HAKİKATİN ÇİZGİSİ
Dünya hayatını en açık ve gerçekçi ifade eden yaklaşımlar “yol” metaforu üzerinden kurulur. Buna göre her insan, dünya serüveninde ister istemez bir yolcudur. Hayata, varlığa ve eşyaya yüklenen anlam başta olmak üzere tercihler, öncelikler, ilkeler, değerler, hayaller, idealler bu yolun ana çizgileridir. Dolayısıyla insanı tanımak için tuttuğu yola bakmak gerekir. Ayakların istikameti, kalbin yönelişini gösteren en belirgin işarettir. Bu meyanda müminler için en önemli ideal, çizgilerini vahyin belirlediği dosdoğru yolun müstakim yolcusu olmaktır.
Yolun mahiyetini ve sonunu merak edenler için en büyük ipucu, tuttukları yolun önceki yolcularına bakmaktır. Peygamberler, krallar, iyilik uğruna yaşayanlar, kötülüğe teslim olanlar, zalimler, mazlumlar, zenginler, yoksullar ve milyarlarca insanın ayak izleri olan bu dünyada herkes elbette gittiği yolun önceki yolcularını görecektir.
Yüce Allah son vahyinde, “De ki: ‘İşte bu benim yolumdur.’” buyurarak müminler için hakikat çizgisini açıkça beyan etmektedir. Diğer yandan hak yolun muazzez yolcularına düşen mukaddes bir görev vardır. O da diğer insanları hakikat yoluna davet etmek, yani Allah’a çağırmaktır. Bu davet, sözle davranışla duruşla bütün bir hayatla ama her hâlükârda basiretle yapılacaktır.
Ayet-i kerimedeki “Ben ve bana uyanlar basiretle Allah’a çağırırız.” beyanındaki “basiret” kelimesi, hem tüm boyutlarıyla davetin en temel ilkesini hem de tüm zamanlar için hakikati kavrama açısından en önemli değeri ortaya koymaktadır. Çünkü bu kelime körü körüne değil farkındalıkla cahilce değil bilgiyle gelişigüzel değil hikmetle aklı yok sayarak değil açık delillerle anlık duygularla değil kalıcı bir inanç ve duyarlılıkla kaba değil nezaketle yoğrulmuş bir yaklaşımı anlatmaktadır.
“Allah’ın şanı yücedir. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim." ifadesi ise tevhide teslimiyetle şirkten arınmış ve Hakk’ın yüceliğini idrak etmiş bir kalbin en kıymetli değer olduğuna dikkat çekmektedir.
“Basiret” aynı zamanda yaşanılan çağda karşılaşılan meseleleri doğru anlayıp tutarlı tavrı belirleme noktasında da büyük bir imkândır. Zira asıl mesele, benimsenen ilkelerle karşılaşılan olayların doğru ilişkisini kurmaktır. Elbette insan, yaşadığı zamanın içinde yüzleştiği fikirler, kavramlar ve olaylar üzerinden hakikatin iz düşümünü bulmaya çalışmakta ve bu bağlamda, eski-yeni, muhafazakâr-seküler, pek çok teklifle karşı karşıya kalmaktadır. Bu noktada sadece “eski” ya da “yeni” olmak bir tercih sebebi olamaz. Eskiyi olduğu gibi çöpe atmak ya da yeniye gözü kapalı teslim olmak yerine her ikisini de bilgi, basiret ve sağduyu ile ele almak gerekir. Zamanın içinden süzülerek âdeta tarihin sınavından geçmiş tecrübeleri “eski” olduğu için yok saymak ya da bir yorum veya yaklaşımı sadece “yeni” ve farklı olduğu için de muteber kabul etmek yerine, tarihin tecrübesiyle yeninin penceresini buluşturup basiret perspektifinden süzerek hayata yansıtmak gerekir.
Tarih, geleceğin üzerinde inşa edileceği zemindir. Geçmişi yok sayarak güçlü bir gelecek inşası çok zordur. Bunun için sanattan edebiyata, mimariden felsefeye klasiklere sahip olmak bir milletin en önemli zenginlik kaynaklarından biridir. Kökü sağlam çınarların, gövdesi güçlü, yaprakları gür olacaktır. Özellikle İslam düşünce ve medeniyeti derin bir tarihe, kapsamlı bir müktesebata sahiptir. Miladi yedinci asırdan on yedinci asra kadar Müslümanlar, Endülüs’ten Orta Asya’ya kurdukları devlet ve medeniyetlerle siyasetten sanata, bilimden edebiyata kadar her alanda insanlığın öncüsü, hukukun ve adaletin teminatı olmuşlardır. Bugün bilim, teknik ve iletişimde oldukça gelişen dünya; adalet, merhamet, güzel ahlak gibi insani değerler ve ahlaki erdemler alanında üç asır önceki dünyanın yani Müslümanların söz sahibi olduğu dönemin çok gerisinde kalmıştır.
Bugün akışkan zamanların içinde, ilgilerin ve olguların sürekli değiştiği, her an yeni sorun ve imkânların gündeme geldiği bir hız çağında yaşadığımız herkesin ifade ettiği bir gerçekliktir. Bu vasatta sosyal, siyasal, kültürel, psikolojik, teknolojik değişim ve gelişimleri yok saymanın imkânsızlığı bir yana, zamana geç kalmadan mevcut durumun gerçekliklerini hesaba katan tutarlı ve etkili bir dil, tavır, yaklaşımı benimsemek mecburi hâle gelmektedir. Zira çağına öncülük etmek gibi bir ideale gönül verenler öncelikle zamanın ruhunu doğru okumak ve onu hesaba katarak hareket etmek zorundadır. Ancak bu durum, her şeyi, her yeni algıyı ve paradigmayı umarsızca sahiplenmek değildir. Özellikle küresel algı operasyonları ve toplumsal mühendislik çalışmalarının hayatı kuşattığı, kapitalist kaygılarla tüketim ve sömürü ağıyla bireylerin manipüle edildiği, bilimin ve teknolojinin emperyal politikalara malzeme yapıldığı bir zamanda yeni kavramlar, teklifler ve olgulara karşı çok daha dikkatli ve rikkatli olmak zorunluluğu vardır. Maalesef fast food merkezli hayat tarzı beslenme alanının dışına taşarak okuma, bilgi ve değerler dünyasına sirayet etmesi; derinliksiz, gelişigüzel okumaların ve tepkilerin ön plana çıkması “yeni” karşısında daha hassas bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Zira modern zamanlarda “yeni” sıfatıyla hayatın karşısına çıkan pek çok şeyin doğal gelişim ve ihtiyaçlarla değil, ideolojik zeminde üretilen, yapay kanallar ve tasarım süreçleriyle meydana geldiği artık iyice aşikâr olmuştur.
Bu karmaşa ve kaosun içinden çıkma noktasında ise yine “basiret” kavramı önemli bir kılavuz olarak imdada yetişmektedir. O da aklı ve kalbi beraber işleterek bilinçli ve sağduyulu bir yaklaşımla dünü/eskiyi anlamak, bugünü/yeniyi yorumlamak ve yarına iyi hazırlanmaktır.