HAFIZLIK MEDENİYETİ

Kaan H. SÜLEYMANOĞLU

İslam’ın ilk yıllarında, Mescid-i Haram içinde bulunan Safa Tepesi’nin eteklerine doğru kurulu mütevazı bir ev, büyük medeniyetler kurup tarihin akışını değiştirecek bir dinin ilk kıvılcımlarına şahitlik etti: Dar’ul-Erkam. Yani Erkam’ın evi. İlk Müslümanların, Peygamber Efendimizle beraber gözlerden ırak bu tenha evi seçmesinin stratejik sebepleri vardı. Unutmamak gerekir ki o yıllar, başta Allah’ın Elçisi olmak üzere Müslümanların yoğun takibe uğradığı yıllardı. Mekkeli putperestler baskılarını iyice artırmış, hem Müslümanlara hem de Müslüman olacak kişilere göz açtırmıyorlardı.

Hz. Muhammed (s.a.s.), bu evi üs olarak seçerek bir yandan aralarında zayıf kimselerin de olduğu ilk Müslümanları korumuş bir yandan da şehre hac için gelen kimselerle temas kolaylığını sağlamıştı. Kur’an’ın ilk hafızlarını bu evde görürüz. Müşriklerin baskılarına maruz kalan Hz. Muhammed (s.a.s.), eğitim ve tebliğ faaliyetlerini düşman gözlerin uzağında bulunan bu eve taşıdı. Hz. Ömer ve daha pek çok sahabi bu evde Müslüman oldu. İnen ayetler, bu evde okundu, ezberlendi. Okuma yazma bilenler, vahyi bu evde kayda geçtiler.

Kur’an-ı Kerim, ilk buyruklarından itibaren muhataplarının gözünü kamaştırdı. Vahye kulak verenler; tevhidi, eşitliği ve adaleti esas alan bu ilkelerin sadece Mekkelileri değil bütün insanlığı ilgilendirdiğini hızlıca anladılar. Bu fark ediş sebebiyle olacak, Hz. Peygamber (s.a.s.)ve Müslümanlar, Mekke’de 610 yılında nazil olmaya başlayan Kur’an-ı Kerim’i kaydetmek, saklamak, muhafaza etmek konusunda yoğun bir gayrete giriştiler.

Bu konunun altını çizmekte yarar var. Vahiyden hiçbir şeyin eksiltilmemesi ve ona hiçbir şeyin ilave edilmemesi için sergilenen üstün gayret gerçekten dikkate değerdir. Bilindiği üzere Kur’an’ın ilk hafızı, vahyi Cebrail’den alan Efendimiz Hz. Muhammed’di. Aldığı vahyi ezberlemek konusunda onun sergilediği titizliği Kur’an-ı Kerim de kaydeder. Yüce Yaradan, vahyin gelişi esnasında onu hemen ezberlemeye çalışan peygamberini şu sözlerle uyarır: “(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir. O hâlde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyâmet, 75/16-19) Bu ayetten anlıyoruz ki vahyin ezberlenmesi noktasında ilk gayret ve dikkat sahibi kişi, Peygamberimizin bizzat kendisidir. Kimi kaynaklar, onun ticaret geçmişi ve seyahatlerinden hareketle bir miktar okuma yazma bildiğini söylese de Kur’an-ı Kerim bize son elçinin ümmi olduğunu bildirir. Ve Allah Teâlâ, elçisine ezber konusunda şu teminatı verir: “Sana Kur’an’ı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın.” (A’lâ, 87/6)

Asr-ı saadette Kur’an nasıl, hangi yöntemle ezberlenmiştir? Bu sorunun cevabı o dönem yaşanan sade hayatın içinde saklı. Her şeyden önce Kur’an’ın öğrenilmesindeki birincil yöntem onun ezberlenmesi şeklindeydi. Toplumun şiire aşinalığı ve ezber kabiliyeti, ayetlerin ezberlenmesinde kolaylaştırıcı bir etken olmuştur.

Kur’an’ın geldiği toplum, sözlü kültürün egemen olduğu, okuma yazma bilenlerin az olduğu, bunun yanı sıra şiirin ve şairlerin toplum nezdinde itibar gördüğü bir toplumdu. Kaynaklara göre, Mekke’de binlerce beyitlik şiiri ezberinde bulunduran insanlar vardı. Öte yandan İslam öncesi hayatta kabile bağı her şeyin üzerinde tutulduğu için okuma yazma bilmeyenler bile neseplerine dair onlarca ismi ve künyeyi ezberinde tutardı. İşte o insanların, İslam’la müşerref olduktan sonra belleklerinin vahiyle dolduğunu görürüz. Peki, süreç tam olarak nasıl işlemişti?

Şöyle ki ayetler vahiy meleği Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilmekte ve ona ezberletilmekteydi. Ardından Peygamber (s.a.s.), vahyedilen ayetleri ilk fırsatta ashabına öğretiyor, bunu yaparken bazen aynı ayetleri birkaç kez tekrar ediyordu. Sahabiler, Peygamber halkasından yeni ayetler ezberlemiş olarak ayrılıyorlardı. Ve bütün bunlar hayatın sade, doğal akışını aksatmadan, gündelik meşguliyetlerin bir parçası şeklinde oluyordu. Öte yandan İslam; bir sohbet, arkadaşlık dini olarak serpilip gelişti. Canlarını ve mallarını birbirine emanet eden, Allah ve Elçisini her şeyden aziz bilen bir dostluk örgüsü, asr-ı saadetin temel atmosferidir. Son Peygamber (s.a.s.), önce Mekke’de sonra Medine’de Müslümanları çevresinde toplamış, özellikle namazlardan sonra onlara dinî, ahlaki ve dünyevi konularda sohbetler etmişti. Bu sohbetlerde de ayetleri üçer kez tekrarlayarak ashabına ezberletmişti.

İlk vahyin “Oku!” olarak gelmesi; ayrıca onun kıraat, tertil ve tilavet üzere okunmasına yönelik emirler; vahyi Cebrail’den öğrenen Hz. Peygamber’e (s.a.s.), bu konuda da sorumluluk yüklemişti. Ayetleri özenle, ihtimamla, tane tane okuyan Hz. Muhammed (s.a.s.), onları başkalarına aktarırken de bu özeni muhafaza etmişti. O, telaffuzu, ezberi ve bilgisi daha ileri düzeyde olan kişileri, diğerlerine eğitim vermesi hususunda görevlendirirdi.

İşte bu öğretmenlerden biri de Müslümanlığını açıktan ilan eden ilk beş ya da altıncı kişiden biri olan Habbab bin Eret’ti. Habbab, aslen bir köleydi. On parmağında on marifet bir köle. Okuma yazmaya meraklı bir muallim, elinden her iş gelen bir zanaatkâr, attığını vuran bir kemankeş ve iyi bir demirci ustasıydı. Mekke’nin gözdesi bu adam, elde ettiği kazanç ile kendi bedelini ödeyerek hürriyetine kavuşan nadir kölelerden biriydi. Mekke’deki demirci dükkânının kapısında insanlar sıraya girerdi. Ayrıca o dükkân entelektüel meselelerin konuşulduğu, insanların bir araya gelip sohbet ettiği, sorular sorduğu, cevaplar bulduğu bir buluşma yeriydi. İlme ve öğrenmeye meraklı Habbab, aynı zamanda Daru’l-Erkam’ın ilk öğretmenlerinden biriydi.

Hz. Muhammed (s.a.s.), Erkam’ın evine gelemeyen bazı Müslümanları, yeni inen ayetleri öğrenmek ve ezberlemek üzere Habbab’ın dükkânına gönderirdi. Allah Resulü’nün, mesleği ve prestiji dolayısıyla diğer Müslümanlardan biraz daha rahat hareket eden Habbab’ı, ayetleri ezberletmek üzere Müslümanların evine gönderdiği de olurdu. Örneğin o evlerden biri de Hz. Ömer’in kız kardeşi Fatıma’yla kocası Said b. Zeyd’in eviydi. Henüz Müslüman olmadığı yıllarda Ömer, kız kardeşinin Müslüman olduğunu işitince hınçla o evin yolunu tutmuş, orada Kur’an talimine denk gelmiş, işittiği ayetlerin etkisiyle Müslüman olmuştu. (İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1:371-372)

Mekke’de Erkam bin Ebi’l Erkam’ın evinde süren ezber faaliyetleri, Medine’nin ilk zamanlarında Mahrame bin Nefvel’in evinde devam etmiştir. Tabii Medine, Mekke gibi değildi. Müslümanlar müşriklerin zulmünden kurtulmuş, huzura kavuşmuşlardı. Hâl böyle olunca eğitim faaliyetleri de hızla kurumsallaşacaktı.

Medine’ye hicret ettikten sonra hafızları, hem Mescid-i Nebevi’de hem de onun bitişiğindeki suffe mektebinde görürüz. Özellikle Medine dışından gelenler, Peygamber halkasındaki sohbetlere iştirak eder, ihtiyaç duyulması hâlinde suffe mektebinde ağırlanır, orada ezber çalıştırılır, tabiri caizse hızlandırılmış bir eğitimden geçirilirdi. Peygamberimizin, “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenen ve onu öğretendir.” (Tirmizi, “Fedâil’ul Kur’an”, 15) sözünü rehber edinen sahabiler de öğrendiklerini başkalarına öğretmeye can atardı.

Hz. Peygamber (s.a.s.), hicretten iki yıl önce, Birinci Akabe Biatı’nın ardından genç sahabi Musab Bin Umeyr’i Kur’an öğretmesi için Medine’ye göndermiştir. Musab, evleri dolaşarak oradaki Müslümanlara Kur’an öğretmiştir. Allah Resulü, Muaz bin Cebel’i aynı amaçla Yemen’e yollamış, Muaz da köyleri gezerek mektepler kurmuş, eğitim faaliyetlerine refakat etmiştir. Bir kişi Medine’ye geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) onu hafız muallimlerden birine gönderir, gönderdiği muallim de ona Kur’an’dan bölümler ezberletirdi.

İslam’ın ilk devirlerinde Arabistan Yarımadası’nda yazı ve yazılı materyaller henüz yaygınlaşmamıştı. İlerleyen süreçte hem Araplar arasında hem komşu coğrafyalarda okuma yazma faaliyetlerinin gelişmesinde İslamiyet öncü rol oynayacaktır. Fakat henüz o vakitlere daha vardır. Şimdi öncelikle Kur’an’ın ezberlenerek muhafaza edilmesi gerekmektedir. Kur’an’ın ezberlenme gerekçelerinin başında onun ibadet dili olması gelir. Kaldı ki İslam dini, namaz başta olmak üzere pek çok ibadette Kur’an ayetlerinin ezbere okunmasını emrettiği için Müslümanların hepsinin bir ölçüde bu ezber kervanına katılması gerekmektedir.

Peygamber halkasının, ilk hafızlık mekânları olduğunu söyledik. Peki, bu eğitim faaliyeti sadece erkeklere yönelik miydi? Elbette ki hayır. Allah Resulü, erkeklerin hemen ardından kadınlardan oluşan bir topluluğa yeni gelen ayetleri, emir ve nehiyleri tebliğ ediyordu. İhtiyaç duyulması hâlinde de açıklıyordu. Ezber seferberliği, tıpkı erkeklerde olduğu gibi kadınlar arasında da devam ediyordu. Nitekim Ümmü Varaka, Hz. Âişe, Hafsa ve Ümmü Seleme ilk kadın hafızlar arasında zikredilir. (DİA, “Hafız”, Nebi Bozkurt, 1997, c.15, s. 75)

Kur’an nazil olmaya başladığı ilk andan itibaren Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hafızasına nakşedilmiştir. Kur’an’ın korunmasındaki bu ilk yöntemi, ayetlerin vahiy katiplerine yazdırılması izlemiştir. Büyük İslam bilgini ve kıraat âlimi İbnü’l Cezeri, vahyin korunması ile ezber geleneği arasındaki ilişkinin altını şu sözlerle çizer: “Kur’an’ın naklinde Mushafların ve kitapların korunmasına değil, kalplerin ve zihinlerin korunmasına (ezbere) güvenilmiştir. Bu durum, Allah’ın bu ümmete nasip ettiği en değerli bir özelliktir.” Bütün bunları içine alacak şekilde Kur’an üzerindeki en büyük koruma şüphesiz ki Cenab-ı Allah’a aittir. Nitekim O, bir ayet-i kerimede, “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr, 15/9) buyurmaktadır.

İslam’ın yayılma dönemlerinde de hafızların kritik önemi devam etmiştir. Bizans’tan Afrika içlerine, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya hatta Çin’e kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılan sahabe kabirlerinden anlaşılacağı üzere, yazılı materyallerin yok denecek kadar az olduğu bir dönemde ezber müessesinin icra ettiği görev hayatidir.

İnsanlara hitap eden Kur’an, yine insanların belleğinde korunmuş, aklı ve kalbi mesken tutarak diyar diyar dolaşmış, Peygamber’in ifadesiyle “harabe evler” imar edilmiştir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), içinde (kalbinde) Kur’an’dan hiçbir şey bulunmayan kişiyi harap bir eve benzetir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 223) İslamiyet’in Kur’an tarafından övülen ilk halkası olan sahabiler, onu içtenlikle inandıkları bir kandil gibi dünyanın dört bir yanına taşıyarak yeryüzünde hiç harap ev kalmamacasına cihanşümul bir coşkuyla tebliğ etmişlerdir.

Hasılıkelam, Mekke’de, yazılı kültürün yaygın olmadığı bir ortamda, imkânsızlıklar içinde ve Allah Resulü’nün öncülüğünde başlayan Kur’an’ı ezber seferberliği, asırlar boyu nesilden nesle, diyardan diyara, kesintisiz devam eden bir bayrak yarışına dönüşerek bugünlere kadar erişti.