HAFIZ ÂMİR ATEŞ İLE
MUSİKİ YOLCULUĞU ÜZERİNE…

Mahir KILINÇ

Hafız Âmir Ateş, 1942 yılında İzmit’in Kandıra ilçesinde doğdu. Hafız olan babasının etkisinde kalarak hafız oldu. 1956 yılında İstanbul’a giderek Hacı Hafız Akkuş Efendi’den talim, tecvit ve tashih-i huruf dersleri almaya başladı. Eğitimini dinî yönde geliştiren bestekâr; Kemal Batanay, Sabahattin Volkan, Saadettin Kaynak gibi büyüklerin öğrencisi oldu. 1959 yılında Belediye Mezarlıklar Müdürlüğüne memur olarak başladı. Aynı yılda Üsküdar Musiki Cemiyetinin çalışmalarına katıldı. Burada Emin Ongan’nın öğrencisi oldu iyi dostluklar yaşadı.

Manevi babası olarak tanımladığı ve vefatına dek Üsküdar Musiki Cemiyeti başkanlığını sürdüren Emin Ongan hocanın da desteğiyle başladığı müzik çalışmalarına şu an 1000’i aşmış sayıdaki Türk sanat müziği ve Türk tasavvuf müziği alanındaki eserleriyle devam etmektedir.

Üsküdar Musiki Cemiyetindeki hocalığının yanı sıra; “Anadolu Yakası Telefon Baş Müdürlüğü”, “Türkiye Denizcilik İşletmeleri”, “İstanbul Ehl-i Kur’an ve Mevlidhanlar Derneği” tasavvuf koroları gibi pek çok toplulukta hocalık yaptı. Bunun yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığının Haseki Eğitim Merkezinde ve Başkanlığın düzenlemiş olduğu çeşitli seminer ve kurslarda hocalık yaptı. Üsküdar Musiki Cemiyetinde hâlen dersler veren ve bestekârlığa devam eden sanatçı, evli ve iki çocuk sahibidir.

Hafız Âmir Ateş denilince musikiye adanmış bir ömür aklımıza geliyor. Musiki ile yollarınızın buluşmasından ve bestekârlığa başlama hikâyenizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Ben Kocaeli’nin Kandıra ilçesinin Esentepe köyünde dünyaya geldim. O zamanlar köyümüzde okul yoktu. İlçelerde ya da nahiyelerde okul bulunurdu. Ben de Kur’an-ı Kerim’i ezberlemekle öğrenim hayatıma başladım. Kur’an-ı Kerim’in tecvide dayalı okunuşunda bir ahenk ve musiki vardır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i tecvit ve kaidelerine uygun bir şekilde okuyan insan, aslında musikiyle de iştigal ediyor demektir. Biz de hiç farkında olmadan aslında musikinin içerisine girmişiz.

Babam, hafız olması hasebiyle köylere mevlit okumaya giderdi ve beni de yanında götürürdü. Bu meclislerde güzel seslerle okunan Kur’an-ı Kerimler, mevlitler, ezanlar musikiyle ilk ve en önemli karşılaşmalarımdan biriydi. O zamanlar radyodan cuma sabahları Kur’an-ı Kerim, kandil geceleri de mevlitler okunurdu. Biz daha çocukluk yıllarımızda o programları dinlerdik. O zamanlar ben de radyoda Kur’an-ı Kerim, mevlit okuyacağım, derdim ve onların okuyuşlarını taklit ederdim. Kur’an kursundayken sesimin güzelliğini fark etmiştim. Bu da beni bir arayışa sürüklemişti. O arayış hâlindeyken Nuruosmaniye Kur’an Kursuna gidip Türkiye’nin en büyük hafız hocalarından Hafız Hasan Akkuş’a talebe olmak arzusuyla yanıp tutuşurken Kandıralı sahaf Raif Yelkenci, Kur’an okuyuşumu dinledi ve İstanbul’a gelmemi isteyerek Hasan Akkuş Hoca’ya talebe olmamı sağlayacağını söyledi. Hasan Akkuş’a bir mektup yazdı ve o mektupla hocam beni kabul etti. Talim, tecvit ve tashih-i huruf okurken Çarşıkapı’da bir musiki derneğinin olduğunu duydum. Kemal Gürses Hoca’nın musiki dersi verdiği musiki derneğine arkadaşlarımızla haftada iki defa gitmeye başladık. Burası da bana musikinin kapılarını iyice araladı. Sonrasında Kadıköy’de bir Kur’an kursunda hocalık yapmaya başladım ve zaman içerisinde o zamanın üstatlarından Hafız Bestekâr Kemal Batanay, Sadettin Kaynak, Emin Ongan gibi büyük isimlerle tanıştım. Kemal Batanay Hoca’dan nota öğrendim. Üsküdar Musiki Cemiyetine başlamadan evvel ben Hacı Bayram-ı Veli’ye ait bir ilahiyi makamını ve usulünü bilmeden besteledim. Üsküdar Musiki Cemiyetine başlayınca da musiki ve bestekârlığın tam merkezinde buldum kendimi.

Hafız, mevlithan ve bestekâr olarak tanınıyorsunuz. Âdeta birbirinin mütemmimi olan bu vasıfların birbirlerine olan katkılarını anlatır mısınız?

Hafızlık, mevlithanlık ve bestekârlığın buluştukları ortak nokta musikidir zaten. Bunlar da birbirini besleyen unsurlardır. Hafız olan kimse, Kur’an-ı Kerim’i tecvit ve tadil-i erkâna göre okuyandır ki bunu icra ederken dahi kendiliğinden bir ses ahenginin içerisinde bulur kendini. Efendimizin “Seslerinizle ziynetlendirin.” sözü buna eklenince de musiki ile o güzel sesi süsleme yoluna gider. Aslına bakılırsa bir hafızın musiki ile tanışması bu şekilde başlar. Hafızlık ve mevlithanlık kişiye makam yolunu açar. Hafız ve mevlithanlar, güzel seslerini en iyi şekilde kullanabilme kabiliyetleriyle çıktıkları bu yolda önce makamlarla karşılaşır. Seslerini nerede ne zaman hangi makamlara uygun olduğunu öğrenirler. İlahi ahengi güzel ses ve makamla birleştirdikten sonra da okudukları Kur’an-ı Kerim ve mevlitlerde okuyuş anında beste yaptıklarını fark ederler. Dolayısıyla bir hafızın ya da mevlithanın gerek musikişinaslık gerek bestekârlıkla karşılaşması kaçınılmaz olur. Çünkü sesini ehlileştirirken makamların o güzel dünyasında buluverir, mevlitlerde okuduğu ilahilerin derinliğine iner ve okuduğu bir eseri meydana getirmeye çalışır. Sonrasında da bencileyin kendisini bestekârlığın içerisinde buluveriyor.

Türkiye’nin en önemli mevlithanlarından biri ve pek çok meşhur mevlithanın hocası olarak kültürümüzde önemli bir yere sahip “mevlit geleneği”nden söz edebilir misiniz?

Süleyman Çelebi çok büyük bir şairdir. Mehmet Akif’e Süleyman Çelebi sorulduğunda “Süleyman dedenin şanına, şerefine erişilir mi hiç?” der. Ziya Paşa da Süleyman Çelebi’den “Birçok şair ve edibe ‘Dedi gördün ol habibin hanesi/ Bir acep nur ki güneş pervanesi’ dizeleriyle icaz karşısında kalemlerini kırdırtan Süleyman Çelebi.” diye bahseder. Mevlit de böylesi pek çok övgüye mazhar olmuş bir şairin, Allah aşkı ve Peygamber sevgisiyle tutuşan gönlünden dökülenlerdir.

Süleyman Çelebi, pek çok ayet-i kerimenin mealini öyle etkileyici bir şekilde şiire dönüştürmüştür ki mesela Bakara suresindeki “Bir işe hükmetti mi ona sadece ‘ol’ der, o da hemen oluverir.” ayetini “Ol! dedi bir kere var oldu cihan/ Olma! derse, mahv olur ol dem hemân” diye nazmetmiştir. Bu ayeti şiir olarak değil de vaaz olarak anlatmaya kalksanız insanlara bu kadar tesir edemezsiniz. Bu manada mevlit büyük bir şaheserdir.

Türk-İslam coğrafyasında büyük bir aşkla ezberlenen ve okunan bu eser, Balkanlar ve Kafkasya’daki bölgelerde Müslüman halkların arasında âdeta çimento vazifesi görmüştür. Türkiye’den resmî temaslar için Türki cumhuriyetlerine giden bir heyete oradaki insanlar “Yaşadığımız o zor zamanlarda camilerimizi yıktılar, Kur’an-ı Kerimlerimizi yaktılar ancak mevlit bizim töremizdir dedik de öylelikle mevlide dokunmadılar. Bizler de bu sayede dinimizden, Allah ve Peygamber sevgisinden uzak kalmadık.” diyerek mevlidin önemini anlatır.

Mevlidi alelade bir şiir gibi görüp küçümseyen ve hatta aşağılayan söylemler kalbimde büyük bir yaradır. Gençlik zamanlarımızda büyük camilerde okunduğu, dönemin en meşhur hafızlarının katıldığı ve halkın müthiş bir teveccühünü kazandığı mevlitler vesilesiyle namaza başlayan, dinî hassasiyeti artan ve hatta Müslüman olan pek çok kimse tanıdım. Dolayısıyla mevlit, bizim geleneğimizde güçlü bir damardır ve buna sahip çıkmamız gerekmektedir.

İslam’ın estetik anlayışının bir tezahürü olarak ortaya çıkan musikinin insan hayatında gerek ruhi gerek zihnî anlamda ne gibi tesiri olur? Musiki, insanların ruhî ve zihnî gelişimine ne gibi katkılar sunar?

“Mûsiki denilen nutk-ı ilâhî / engin bir denizdir nâmütenâhî.”

Musiki, ilahi bir nutuktur. İnsanların elest meclisinde duydukları ilk sestir. İnsanlar hep o sesi arar dururlar. Şairler kelimeleriyle o sesi yakalamaya çalışırlar, musikişinaslar sazlarda ya da bestelerde hep o sesi arar dururlar. O ilahi nutka yaklaştıkça gönüller huzur ve sekinet bulur. İşte o ilahi nutuk, ruhun gıdası oluverir. O ilahi nutukla ruhlar arınır, gönüller yıkanır. İnsanların musikinin nağmelerinden etkilenmeleri de bu yüzdendir. Musikiyle insan, ruh sağlığına kavuşur. Bu durum, ruhi anlamda sağlıklı olan kimsenin dikkat, hafıza, zekâ ve idrakine de yansır. O kişinin beyninde, algılama, duygu, öğrenme, öğretme ve hafıza gibi tüm zihinsel fonksiyonlarını da geliştirir. Kişiyi duygular, düşünceler arasında dolaştırır ve yepyeni düşüncelere sevk eder.

Sizin şiir ile musiki arasında köklü bir bağ olduğu söyleminiz Ahmet Haşim’in “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt bir lisandır.” sözünü hatırlatıyor bize. Şiirin musiki ile olan bu köklü bağından kısaca söz edebilir misiniz?

Şiir ile ses arasında hiç kopmaz bir bağ vardır. Şiir; ölçü, kafiye, redif, asonans, aliterasyon gibi unsurlarla bir ritim bir ahenk üzere kuruludur. Şiirdeki bu ritim de musikideki notadır. Şiirde kelimelerle oluşturulan müzikalite musikide notalara dönüşür. Nihat Sami Banarlı da bu ilişkiyi “Dillerin bir ses güzelliği kazanmasında, sazlardan yükselen seslerin büyük tesiri vardır. Bu sesler zamanla hem kelimeleri hem de kelimelerle söylenen mısraları musikileştirmiştir.” diye ifade etmiştir. Şiir ile musiki arasındaki ilişki sadece seslerin müzikalitesi değil, aynı zamanda duygu yoğunluğu ve bütünlüğü oluşturması açısından da önemi haizdir. Kısaca şiir ve musiki, hem duyuş hem hissediş açısından birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan iki unsurdur.

İnsanların gönüllerinde derin izler ve tesirler bırakan bestelerinizin arasında sizin için özel bir yeri ve hikâyesi olan eseriniz var mı? Bunu ve hikâyesini okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Benim ilk eşim, ikinci çocuğumuzu dünyaya getirirken vefat etmişti. Can dostum, ağabeyim Bekir Sıtkı Erdoğan hanımıyla benim evime taziyeye geldiler. Biraz oturup sohbet ettikten sonra müsaade istediler ve gittiler. Onlar evden gittikten sonra sehpanın üzerinde “Boş Kafes” başlıklı bir şiirin yazılı olduğu bir kâğıt buldum. O kâğıdı bana verememişlerdi. O şiiri hâlâ unutamam. Şiir şöyleydi:

BOŞ KAFES

Diyemem derdimi bir başkasına

Duysa efkârımı susmaz dağlar

Bürünür kalbimin engin yasına

Geceler hâlime sessiz ağlar

Tüter oldu dumanım arşa değer

Dilerim yakmasın âhım feleği

Şu çapulhânede çok gördü meğer

Bana birkaç tüyü birkaç teleği

Neş’eler çoktan esir oldu gama

Gelmiyor can kuşumun tatlı sesi

Rûhumun rûhu uçup gitmiş ama

Çırpınır sînede hâlâ kafesi

Şiiri gözyaşları içerisinde okudum, hemen udumu elime aldım, besteledim. Besteledikten sonra Bekir Sıtkı Erdoğan’ın evini aradım birkaç kez ama telefona cevap veren olmadı. Anladım ki evlerine henüz varmamışlar. Nihayet telefondan bir cevap alınca o besteyi telefonda okudum. Suadiye’den kalktılar tekrar evime geldiler. Kapıyı açar açmaz hepimiz gözyaşlarına boğulmuştuk. O geceyi ve o besteyi unutamam.