HAC: MİSAKIMIZI YENİLEME
Hak Teâlâ’nın davetine icabet eden milyonlar bu yıl da dünyanın dört bir yanından mukaddes beldelere akın akın geldiler. Müminler, Rablerinin bu davetini kendilerine ileten Hz. İbrahim’in çağrısıyla yüreklerinde alevlenen bir aşkla yola revan oldular. Nasıl bir aşk ki şehrinden, köyünden bile çıkmamış müminler vuslat özlemiyle yanıp tutuşuyor ve bir yolunu bulup haremeyn-i şerifeyne ulaşıyorlar. Çünkü ruhlarında bu kadim çağrının yankısını hissedenlerin ona kayıtsız kalması asla mümkün değil! Herkes çağrılır ama çağrıya icabet edenler aşkla özlem duyanlardır...
Mekke... Rabbimizin kendi zatına nisbet ettiği beytinin bulunduğu belde... Cenab-ı Hak için yeryüzünde inşa edilmiş ilk mabed. İnananlar için bereket, hidayet ve yöneliş merkezi olan Mekke... Cenab-ı Hakk’ın vahy-i ilahisine beşiklik etmiş kadim belde. Vahyin kutlu elçisinin doğduğu, büyüdüğü, din-i mübin-i İslam’ı tebliğ ettiği ve bu uğurda ashabıyla birlikte mücadele ettiği topraklar... Beyt-i Atik’e hürmeten haram bölge ilan edilmiş, tazim ve hürmet gösterilmesi gereken mükerrem belde... Rabbimiz daha harimine ayak basmadan nasıl bir yere girdiğimizi hatırlatmak istercesine bizleri buluşma noktası olan mikat sınırında bekletiyor. Kendi beytine, harimine girerken önce buraya girişin kural ve adabını yerine getirmemizi; harem bölgesine hürmeten bizleri masivaya bağlayan bağlarımızdan ve aidiyetlerimizden sıyrılmamızı ve onları mikat sınırının gerisinde bırakmamızı istiyor. İnsanlar arasındaki tüm ayrımları ortadan kaldıran ve kullukta eşitleyen ihramla ancak girebiliyoruz harem bölgesine. İhram bizi yaratılışımızdaki saflığa döndürüp dünyevi olan her şeyden uzaklaştırıyor. Rabbimiz tam da mikat sınırında bizden bir söz alıyor. O’nun çağrısıyla geldiğimiz bu sınırda “lebbeyk” diyerek kulluk ahdimizi yineliyor ve O’nun emrine ram olduğumuzu haykırıyoruz. Bu aynı zamanda elest bezminde verdiğimiz kulluk sözünün yeniden ikrarı anlamına geliyor. Sadece Rabbimize karşı değil verdiğimiz söz, aynı zamanda yerde gökte olan hiçbir varlığa zarar vermemek hatta emanet olan bedenimiz üzerinde dahi bir tasarrufta bulunmayacağımıza dair verilen bir sözdür bu. Tam mikat sınırında yapılan bu ahitleşmeyle âdeta yaratılış gayemiz olan kulluğumuzu yeniden inşa etmek için bir seferberliği de başlatmış oluyoruz. Sadece haramlardan değil helallerden dahi el çekerek kulluğumuzu kavileştiriyor ve Rabbimize verdiğimiz sözdeki sadakatimizi ortaya koyuyoruz. Artık emin belde Mekke-i Mükerreme’de her varlık bizden yana emniyet içinde olacak...
Rabbimize olan iman, bağlılık ve muhabbetimizi ikrar eden “lebbeyk” nidalarıyla O’nun beytine giriyoruz. Ve tüm ihtişamı ve asaletiyle siyahlar içindeki Kâbe-i Muazzama’nın etrafındaki tavafımıza başlıyoruz. Arzın merkezi olan Kâbe ile bedenin merkezi olan kalbin buluşmasıdır tavaf. Kalbimizi arzın kalbine rabtedip içimizden taşan muhabbet, heyecan ve şevkle dönüyor, dönüyor ve yine dönüyoruz... Yedi, kesretten kinayedir ve sonsuz bir dönüşün remzidir. Kâinattaki her varlığın katıldığı tesbihe tavafla biz de dâhil oluyoruz. Gökteki devasa seyyarelerin, galaksilerin, atomun içindeki elektron ve protonların ve arştaki meleklerin dönüşlerine iştirak ederek sonsuzluk âlemine doğru akıp gidiyoruz... Sonsuz bir deveran, sonsuz bir akış... Ve nihayetinde buluşma ve bulmanın vecdiyle kendinden geçiş, beytin sahibiyle mülaki olma hâli...
Arafat, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennetten indirildikten sonra buluştuğu mahaldir. Orası aynı zamanda ölmeden önce kendimizi hesaba çektiğimiz ve hakkımızdaki hükmün gerçekleşmesini beklediğimiz mahşer yerini hatırlatır. Kendimizi tanımladığımız tüm dünyevi kimliklerden soyutlanıp sadece iki parça ihramla Rabbin huzurunda durduğumuz ve Hz. Âdem ile Hz. Havva gibi affedilme ümidiyle tövbelerimizi, dualarımızı ediyoruz. İnsanın kendisiyle ilgili bir hesaplaşma yaşayarak bundan sonraki hayatında nasıl bir kul olacağı ile ilgili marifete erişme makamıdır Arafat. Güneş batıncaya kadar süren vakfenin sonunda arınıp temizlenmenin sevinciyle meş’aru’l-haramdan coşkuyla inip müzdelife vakfesi ve akabinde cemarata varıyoruz. Günahlarından arınan ve hayatına yepyeni bir başlangıçla devam etme azminde olan insan için şeytan asıl büyük tehlikedir. Onu, bize bir daha yaklaşmaması için taşlarız. Ancak şeytan tuzaklar kurar, hile ve desiselerle ayağımızı kaydırmak için ısrarla yanaşmaya çalışır. Tıpkı atalarımız Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın ayağını kaydırdığı gibi. Daha sonra şeytan Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hacer validemize yanaştı. Rabbimizin emrini yerine getirmekten onları caydırmak için uğraştı. Ancak onlar şeytanı taşlayarak uzaklaştırdılar. Şeytan, hacla hayatında yeni bir sayfa açan biz müminlerin peşinde olmaya devam edecek. O nedenle kıyamete kadar peşimizde olan düşmanımızı tekrar ve tekrar taşlayarak uzaklaştırırız.
Vakfeyle insan önce kendisiyle hesaplaşır sonra şeytanla olan mücadelesini ortaya koyar. İnsan için kıyamete kadar sürecek bu mücadele için çaba göstermek ve hiç vazgeçmeden çalışmak gerekir. Çünkü ölüm gelinceye kadar devam eder insanın çabası. Say, şartlar ne kadar zor olsa da Rabbimize dayanıp güvenerek çalışıp çabalamanın sembolüdür. Hacer validemiz kuş uçmaz kervan geçmez, ekin bitmez vadide evladıyla yanlız kalınca Rabbine dayanıp güvendi. Ama çabalamaktan da geri durmadı. Bunun neticesinde Hak Teâlâ kendisine ve evladına hayat suyu zemzemi ikram etti. Mehmet Akif’in dediği gibi:
“Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete ram ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol”
Kurban ile Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in erişilmez teslimiyet ve sadakatlerini hatırlarız. Rabbimize yakınlaşmak için en çok sevdiklerimizden dahi feragat etmeye ve O’nun yoluna feda etmeye hazır olduğumuzu gösteririz. Kurban aynı zamanda Allah’ın çağrısıyla O’nun beytini ziyaret etmenin ve günahlarımızdan arınıp temizlenmenin bir şükrüdür. Sonra saçlarımızı keseriz. Böylece sadece kurbanlarımızı değil tüm benliğimiz ve varlığımızla kendimizi de Allah için kurban ettiğimizi ifade ederiz. Zira bizim tüm ibadetlerimiz, hayatımız ve ölümümüz de âlemlerin Rabbi olan Allah için değil midir? (Enam, 6/162.)