HAC HATIRATI
Yıllardır hasretle beklediğim, hayalini kurduğum hac mevsimi gelmişti ve ben hacca gidecektim. O haberi aldığım gün öyle sevinmiştim ki dilimde sadece şu dua vardı: Allah’ım sana binlerce şükürler olsun, beni davet ettin ve bu misafirliğe layık gördün.
Tarih belli olmuştu ve hac hazırlıklarını tamamlamıştım. Artık ayrılık vakti gelmişti eşimden, evladımdan, dostumdan. Beni uğurlamaya geldiklerinde şöyle bir duygu hissetmiştim: Bundan sonra kendinle, amelinlesin ve hesabını tek başına vereceksin. Hemen Abese suresinde geçen “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. ” (Abese 80/34-36) ayetleri zihnimde ve kalbimde yankılandı.
İlk yolculuğumuz Medine’ye olacaktı. Hz. Peygamber’in diyarına, Asr-ı Saadet’e ve sahabeye… Ravza-i Mutahhara’yı, Cennetü-l Baki’yi, Uhud Şehitliği’ni ve Kuba’yı ziyaret edecek, İslam tarihine uzunca bir yolculuk yapacaktık. “Kim ki, vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Darekutni, Hac, No:193, 2/278) buyuran Hz. Peygamber’in müjdesine nail olacak, üzerimize emanet edilen selamlarla birlikte huzuruna varıp “Es-selamü aleyke ya Rasûlallah” diyecek, “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır.” (Muvatta, Kıble, 5) denilen yerde namaz kılacak ve dualar edecektik. Çünkü bu mescit, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa gibi, içinde namaz kılmak üzere uzak yerlerden sefer yapılacak üç mescitten biriydi. Burada kılınan bir namaz da Mescid-i Haram dışında diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletliydi.
Medine’nin ezanları bir başka yankılanıyordu semalarda. Peygamber Mescidi’nin avlusunda yaptığımız sohbetler, okumuş olduğumuz Kur’an-ı Kerimler, yaptığımız dualar kalbimize öyle huzur veriyordu ki kendimizi âdeta cennet bahçesinde gibi hissediyorduk. Derken Mekke’ye gitme zamanı gelmiş, bir taraftan Kâbe’yi görmenin heyecanıyla içimiz kıpır kıpır olmuş, bir taraftan da Resûlullah’tan ayrılmanın hüznü yüreğimize çökmüştü.
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk! Lebbeyke la şerike leke lebbeyk!” nidalarıyla çıkmış olduğumuz Mekke yolculuğu 5-6 saat sürmüş, namaz kılmak için bir yerde mola vermiştik. O kızgın sıcakta bu yolculuk bize öyle zor gelmişti ki acaba Hz. Peygamber ve ashabı yaya yahut develer üzerinde, kimi zaman aç ve susuz, üstelik izlerini belli etmeyerek böyle bir yolculuğu nasıl gerçekleştirmişlerdi. Hayret etmemek elde değildi doğrusu.
Nihayet Mekke’ye gelmiştik. Mekke; Kâbe’siyle, dağlarıyla azametli bir şehir… Artık Hz. İbrahim ve ailesine yolculuk yapma zamanı gelmişti. Hz. İbrahim, tevhidin en büyük savunucusu ve temsilcisiydi. Hayatta en sevdiği varlığı olan oğlunu Allah’a kurban etmekle sınanmış ve “Şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de yaşamam da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’âm, 6/162) diyerek her şeyini Allah yolunda feda etmenin imanın bir gereği olduğunu bizlere öğretmişti.
İşte Kâbe! Kâbe bizim kıblemiz. Kıble ne idi? Neden önemliydi? Hayatın bir kıblesi olmalı mıydı? En basit bir yolculukta bile nereye gideceğini, niçin gideceğini bilmeyen insan nasıl beyhude dolaşır ve gideceği yere varamazsa hayat yolculuğunda niçin yaşadığını, nereye gideceğini bilmeyen insan da öylece menzile varamaz, kalabalıklar içinde kaybolur giderdi.
Ve tavaf... Allah’la olan misakımızı yenileme anlamına gelen Haceru-l Esved’i selamlayarak Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmek…
Kâinatta her şey tavaf hâlinde. Atomun içerisindeki elektron ve nötronlardan galaksilere kadar her şey dönüyor. Sen de bu halkaya katılıyor, dönüyor ve dönüyorsun… Tavaf esnasında kâinatın korosuna iştirak ediyor ve bütünün bir parçası olduğunu idrak ediyorsun. Farklı ırklardan, renklerden ve dillerden insanlar bir araya gelmiş, aynı parolayı söylüyor, farklılıklarına rağmen tevhit akidesinde birleşiyor ve kardeş olduklarını tüm dünyaya haykırıyorlar.
Ya Kâbe’nin etrafında pervane olmuş insanlar? Her biri eşini dostunu, evini barkını, makamını mevkisini geride bırakmış, baş açık, yalın ayak nereye gidiyorlar? Bütün hayatları boyunca aradıkları ve bulamadıkları şeyi mi arıyorlar? Ve namaz vakitleri yaklaştığında Kâbe’nin kapılarına akan o insan seli! Sanki her biri bir ırmak olmuş, okyanusa doğru hızla akıyor ve bir zamanlar kopmuş oldukları kaynağa tekrar kavuşmanın heyecanıyla coştukça coşuyor.
İşte Safa ve Merve... Allah’ın nişanelerinden iki nişane.
Allah’ın emri ile Hz. İbrahim’in eşi Hacer ve oğlu İsmail’i bırakmış olduğu vadi, Bekke. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Issız bir çölde bir kadın ve bebeği. Nihayet yanlarındaki su ve azık bitince Hacer Anne’mizin binbir ümit ve gayretle koştuğu iki küçük tepecik, Safa ve Merve. Çaresizlerin çaresi olan Allah’a tevekkül ve teslimiyetin zirvesi. Bununla birlikte çalışıp çabalamanın ve mücadelenin birlikte olduğu, ibret alanlar için binbir dersleri haiz bir mekân. Hepimiz Hacer olmuş koşuyorduk sanki evlatlarımız, gençlerimiz ve ümmeti Muhammed için. Yalvarıyorduk Allah’a bizi de İbrahim ailesi gibi sadakat ehli ve teslimiyetli kullarından eyle diye…
Arafat! O büyük gün! o mahşeri sahne!
Hz. Âdem ve Havva’ya yani insanlık tarihine yapılan yolculuk… Rivayetlere göre Hz. Âdem ve Havva cennetten yeryüzüne indirilmişler, uzun süre dolaşmışlar ve son olarak Arafat Meydanı’nda buluşmuşlar. Bu uzun süre içerisinde cennet gibi bir yerden çıkarılmanın, adi ve düşük bir yer anlamına gelen dünyaya sevk edilmenin pişmanlığını ve acısını öyle yaşamışlar ki tövbeleri de bir o kadar içten ve samimi olmuş. “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’râf, 7/23) duası yüreklerinden ve ağızlarından dökülüvermiş.
Bu nasıl bir hasret, yürek acısı ve pişmanlık! İşte âdem olmanın en büyük göstergesi pişmanlık ve tövbe, öze dönüş ve hakikati idrak ediş…
Arafat, kendini bilme ve bulma yeri. Günahları itiraf ve pişmanlık yeri. İlk yaratılan insana giderek aslımızı, kim olduğumuzu ve aidiyetimizi yeniden inşa etme, varlığımızın gerçek amacını keşfetme yeri. “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) ayeti fehvasınca Allah’tan bir ruh olan insanın tekrar o ruha kavuşması ve özüne dönüş yeri.
“…Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin…” (Bakara, 2/198) Müzdelife, şuur ve bilinçlenme yeri, Allah’ a yaklaşma ve Allah’ı anma yeri. Sonrasında şeytanı taşlamak için Mina’nın yolunu tutmak…
Müzdelife’den Mina’ya bitmek bilmeyen, o uzun ve kasvetli yolda Hz. İbrahim’in şeytanla olan mücadelesini idrak ediyoruz. Uzun yıllar sonra kavuşmuş olduğu, çok sevdiği oğlunu, ciğerparesini Allah yolunda kurban edecektir. Şeytan bu yolda defalarca karşısına çıkar ve çeşitli desiselerle onu bu işi yapmaktan alıkoymaya çalışır. İbrahim (a.s.) ise onun şeytan olduğunu bilir ve her defasında onu taşlar. Bu nasıl bir imtihan Allah’ım! Sevdiğin ne kadar şey varsa hepsinden vazgeçmek, her şeyini Allah yolunda feda etmek. Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Azimüşşan’da buyurduğu gibi: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz...” (Âl-i İmrân, 3/92) İşte Hz. İbrahim’i İbrahim yapan, insanlığa örnek ve önder yapan özellikler.
Ve sevdiklerini Allah yolunda feda etmenin en büyük göstergesi olarak kurban! Allah’a yaklaşma ve takvaya ulaşma vesilesi. İmtihanı hakkıyla başaran bir insana bahşedilen hediye. Kurban olarak bir koç…
Son olarak saçını tıraş etmek. Amaca giden yoldaki basamakları bir bir aşıp zirveye ulaşma…
Ziyaret tavafı, veda tavafı derken haccın bütün menasiki tamamlanmış, hacılar için artık ayrılık zamanı gelip çatmıştı. Ne yapacaklardı bundan sonra? Hacı olduktan sonra hayatlarında ne değişecekti? Önemli olan bundan sonrası değil mi?
Cenab-ı Allah cümlemize mebrur ve makbul bir hac yapmayı ve hayatımız boyunca hacı kalmayı nasip eylesin…