HAC GÜNLÜĞÜ:
AHMET BEY’İN
HİKAYESİ
Ali YILDIZ
Kırşehir Akpınar İlçe Müftüsü
2010 yılının hac dönemiydi. Almanya’da din görevlisi olarak bulunuyordum. Beş yıllık görevimin son yılına gelmiştim. Görev sürem içerisinde teklif edilmesine rağmen görevli olarak hacca gitme talebim olmamıştı. Amacım görevimin son yılında eşimle birlikte hacca gitmekti. Düşündüğümüz şey makul bulundu. Kafile başkanı olarak görevlendirildim. Almanya’da yaşayıp hacca gitmek üzere müracaat eden kardeşlerimize din hizmeti sunma hususunda görev yapacaktım.
Kafilemiz ile tanışma dönemini diğer görevli arkadaşlarımızla beraber iyi değerlendirdik. Mukaddes mekânların yolcularının, yolculuğa çıkmadan önce maddi ve manevi olarak hazır, ibadet bilinciyle dolu olmaları gerekiyordu. Bunu sağlamaya çalıştık. Yolculukta elde olmayan muhtemel olumsuzluklar olabilirdi. Sabır sınırlarının geniş tutulması önemliydi. Geçici ve basit şeylerin ibadetin ahengini bozmasına müsaade edilmemeliydi. Bunlar hatırlatıldı.
Artık ayrılık zamanı gelmişti. Havaalanında duygusal bir vedalaşma yaşandı. Hac yolcusu da ağlıyor, onları yolcu etmeye gelen yakınları da ağlıyordu. Uçakta uzun bir sessizlik dönemi yaşandı. Belli ki herkes geride bıraktıklarını düşünüyordu. Belki de geride kalan ömrün muhasebesi yapılıyordu. Bu anın biraz sürmesinin faydalı olacağını düşündüm. Bir müddet görevliler olarak biz de sessizce bekledik. Sonra uçağın içinde görevli arkadaşlarımızla beraber kısa bir program gerçekleştirdik. Son sözüm, “Şayet Cidde havaalanına inince uzunca beklersek şimdiden hazırlıklı olalım.” şeklinde olmuştu.
Bir müddet yolculuktan sonra uçaktan bir anons yapıldı. Küçük bir bakım sebebiyle Mısır’da bir havaalanına 45 dakika süre ile uçağın iniş yapacağı, bu süre zarfında uçaktaki yolcuların inmesi gerektiği, sonrasında yolculuğa devam edileceği söylendi. Arızadan bahsediliyordu ve biz hâlâ havadaydık. Herkes endişeli gözlerle birbirinin yüzüne baktı. Neyse ki uçak inişini gerçekleştirdi. Vakit geceydi ve hava soğuktu. Denizden gelen şiddetli bir rüzgâr vardı. Üzerimizde ihramlarla titreyerek havaalanına girdik. Bekleyiş söylendiği gibi 45 dakika olmadı. On saati bulan bir bekleyişten sonra tekrar uçağa bindik. Vakit sabah olmuştu. Sanırım nasihatlerimiz fayda vermiş ve uzun bekleyişten dolayı bir problem çıkartan olmamıştı.
Mekke’ye ulaşıp otelimize yerleştik. Kafile içerisinde güzel bir uyum göze çarpıyordu. Huzurlu bir ibadet ortamının sağlanması önemliydi. Kafilemizle birlikte Hareme gidiyorduk. Kimi zaman otel mescidinde kimi zaman lobide kimi zamanda kendi odalarında hacılarımız ile muhatap oluyordum. Bir rahatsızlık varsa probleme dönüşmeden haberim olsun ve önlem alalım istiyordum. Aradan günler geçiyor, herkesin ibadetten başka bir şeyle ilgilenmediğini görmenin mutluluğunu yaşıyordum.
Ahmet Bey* de hacılarımız içerisinde oturuşu ve kalkışıyla, hayata bakışıyla, konuşması ve sükûtuyla, hâl, davranış, nezaket ve ibadetiyle, yetişmiş bir insan olarak dikkat çekiyordu.
Bir gün kendisine, “Başka şeylerle vakit kaybetmeksizin, kendinizi böyle manevi olan şeylerle meşgul etmeniz bizleri de mutlu ediyor.” dedim. “Mukaddes topraklardayız. Diyanet bizlere temiz bir ortam sağlıyor. Sağlıklı gıdalar ikram ediliyor. Seçkin insanlarla, görevine önem veren hocalarımızla zamanımız geçiyor. Şayet lüzumlu olmayan şeylerle vakit geçirirsek bize yazık olur. Kaldı ki maneviyat namına yaptığımız da fazla bir şey yok…” diye karşılık verdi.
Günlerimiz geçiyor, Arafat günleri yaklaşıyor ve hazırlığı başlıyordu. Arafat duasının ve hacı olabilmenin heyecanı herkesi sarıp sarmalamıştı. Derin manevi duygularla vakfe ve dua gerçekleşiyor, herkes gözyaşları içinde birbirini tebrik ediyor, Ahmet Bey sürekli hacılara hizmet ve ikram etmenin fırsatını kullanırken göze çarpıyordu.
Otobüslerle Müzdelife’ye intikalimiz gerçekleşti. Vakfemizi yapıp tel örgülerin çevrelediği alanda Mina’ya hareket etmek için vaktin gelmesini bekliyoruz. Her bir hacı grubumuz öbek öbek toplanmış, aralarında sohbet ediyorlardı. Görevliler olarak bizlerin de içinde bulunduğu kalabalık bir gruba Ahmet Bey çay getirip ikram etti. Aradan çok zaman geçmeden Ahmet Bey tekrar geldi. Beni bir kenara çağırarak çay parasını ödedikten sonra cüzdanını belindeki kemere koyacak yerde tahminen boşa bırakıp farkında olmadan çay satan Afrikalı gencin yanında düşürdüğünü, kimlikleri ile beraber bütün parasının da cüzdanda olduğunu söyledi.
Birlikte kenar bölümde çay satan Afrikalı gencin yanına gittik. Durum çay satan gence anlatıldı. Genç, cüzdanı görmediğini, asla almadığı gibi alanı da görmediğini, yanı başında bir cüzdan bulunmadığını çok ciddi olarak anlattı. Gencin sözleri kadar beden dilini de gözlemliyordum. Benim gözlemim gencin çok doğal, masum ve doğru söylediği şeklinde idi. Kenarda Ahmet Bey ile konuşurken bu gözlemimi kendisine ilettim.
Fakat Ahmet Bey’in kanaati faklıydı. “Kesin olarak burada düşürmüşümdür, cüzdanı ya bu genç almış ya da alanı görmüştür.” dedi.
Ahmet Bey tekrar gence dönüyor, gencin ceplerini yokluyor, polisten bahsediyor, genç ise şaşkın şaşkın Ahmet Bey’in ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Durumda ısrar edilince genç, o gece satmış olduğu çay paralarının kutusunu ağlamaklı bir şekilde Ahmet Bey’in önüne koydu. Belki de bütün sermayesi bundan ibaretti. Ahmet Bey kutuyu iterek yanından ayrıldı.
Ahmet Bey’in o nazik duruşu her geçen zaman değişmeye, sertleşmeye ve kırıcı olmaya başlamıştı.
Bir kenarda bana, “Cüzdanımın bu adamda olduğundan eminim. Polis getirip her tarafını aratalım.” dedi.
Tel örgülerin çıkış bölümündeki kapı olarak kullanılan yerde bulunan görevlileri gösterdim. Kendisi ile beraber gitmeyeceğimi anladı ve bana da kızarak yanımdan uzaklaştı.
Şeytan taşlama sonrasında otele ulaştık. Birkaç gün sonra fırsatını bularak Ahmet Bey ile konuşmak istedim. Ama sanki benden uzak durmak ister gibiydi. Kendisine hiçbir yerde rastlayamıyordum. Odasına gidip kapısını çaldım. Gözlerime bakmadan benimle konuşması kırgınlık belirtisiydi. “İnşallah cüzdanınız Allah’tan korkan bir insana rast gelir de tekrar size döner.” diye temennide bulundum. Ahmet Bey acı acı gülümsedi, “Çaycı cüzdanın icabına çoktan bakmıştır.” dedi.
Tavırlarına bir türlü anlam veremiyordum. Sanki cüzdanını bulup kendisine teslim edemediğim için bana da tepki gösteriyordu. Son sözü, “Polisleri çağırıp o çaycıyı aratmalıydınız.” şeklinde olmuştu. Ben de neyle suçlandığımı anlamış oldum.
Aradan birkaç gün geçmişti. Telefonum çaldı. Arayan Diyanet görevlileri idi. Kafilemde bulunan Ahmet Bey’in cüzdanının bir Türk hacı tarafından bulunup kendilerine teslim edildiğini söyledi. Hemen Ahmet Bey’i telefonla arayıp durumu haber verdim. O kadar ön yargılıydı ki daha cüzdanı bile görmeden, “Çaycı parayı alıp cüzdanı atmıştır, birisi de bulup getirmiştir.” dedi.
Buluşup birlikte kayıp merkezine gittik. Diyanet görevlileri Ahmet Bey’e cüzdanını teslim ettiler. Hemen cüzdanını açtı. Desteyle parayı çıkartıp saydı. Başını kaldırdı. Bana değil uzaklara bakıyordu. Gözlerinin kızardığını fark ettim. Hangi duygular yaşadığını anlayamadım. Cüzdanının bulunduğuna sevinememişti.
“Bulan kişi, merak edip kaç para olduğuna bakmaya bile tenezzül etmemiş, paraların katı bile açılmamış.” dedi. Yüzüme bakmadan konuşmaya devam etti. “Allah’ım, ben buraya hac yapmaya sevap kazanmaya geldim. Su-i zannımla, ön yargılarımla masum gencin ne kadar da günahını almışım. Müzdelife’ye gitsek o çaycı genci bulabilir miyiz? Bu paranın bir kısmını helalleşmek için ona vermek istiyorum.” dedi. “Bu günlerde Müzdelife’de kimse bulunmaz. Bazı insanlarla hayatta sadece bir kez karşılaşırsın. Şayet gönlünü yıkarsan bir daha tamir etmek için arasan bile bulman imkânsızdır.” dedim.
Bir taksiye binerek kaldığımız otele doğru hareket ettik. Uzun bir sessizlik dönemi yaşadık. Hangi konuda bir söz söylemek içimden geçse konuşmaktan vazgeçiyordum. Onun da aynı durumu yaşadığını düşünmeye başladım. Sessizlik uzadıkça haksızlığının mahcubiyetini daha da yaşadığını, oturduğu yerde küçüldüğünü, kaçamak bakışından teselli beklediğini anladım.
Uzun bir sessizlikten sonra, “Bu haccınız sizin hayatınızda bir dönüm noktası olsun. Bir daha ne zaman, zan ve tahminlerinize göre bir karar verirseniz Müzdelife’deki genç aklınıza gelsin. Siz onu suçlarken o size masumiyetini anlatmak için ne kadar da uğraşmıştı. Ama sizi inandıramamıştı.” dedim. Ahmet Bey cevap vermedi. Sanki sessizliğin etkisi konuşmaktan daha fazlaydı. Uzun süren suskunluğunun duygusallığı ikimizi de sarmıştı. Otelimize ulaştık. Hiç kimseye Ahmet Bey’in parasının bulunduğunu söylemeye gerek duymadım. Sanırım o da söylemedi. Çünkü artık cüzdanın bulunması önemini yitirmiş, haksız yargılanan ve suçlanan, gönlü kırılan çaycı gencin durumuyla baş başa kalınmıştı.
Zaman su gibi aktı. Medine günlerimiz de geçip tükendi. Dönüş için hazırlık başladı. Kafile ile birlikte otelde dönüş hazırlığı için toplantı yaptık. Hacılarımızın duygularını almak istedim. İlk söz alan Ahmet Bey olmuştu: “Bu haccımda ben, kesin bildiğimi düşündüğüm bir konuda haksız çıktım. Suçladığım bir kişinin de masum olduğunu Allah bana gösterdi. Bu kutsal mekânlarda Allah’a söz verdim. Bundan sonra zan, hayal ve tahminlerime göre kimseyi suçlamayacağım.”
* Ahmet Bey, olayı yaşayan kişinin gerçek ismi değildir.