GÜRÜLTÜDEN ÖNCE UĞULTU VARDI
Berna ATAGÜN
Yaşadığımız yüzyılda işler bir anda sarpa sarmadı, mesela elmalar dallarındayken bir anda yarılmadı, buzullar kendiliğinden bu kadar erimedi, hiçbir diş aniden çürümedi, tıkanıklık gökten zembille inmedi. Gürültüden önce uğultu vardı. Hiçbir bozukluk alelacele olmadı. Bir sabah uyandığımızda ne yeni bir dünyada bulduk kendimizi ne de bambaşka canlılarla karşılaştık. Uzun yıllar boyunca toplum, içindekileri önüne katarak onlarla birlikte değişti, dönüştü. Çok sayıdaki küçük havanların yerini alan dev, tek bir havanda ağır ağır birbirimizi öğüttük. Tatsız tuzsuz bir hamur kıvamına geldik. Özgünlüğümüz soluksuz kaldı. Hayatlarımız birbirlerine benzediği ölçüde aşındı. Benzer kıyafetler, benzer arabalar, benzer kahve bardaklarıyla hayata karıştık. Ortak kaygılarımız, küçük çıkarlarımızla iş hayatına tutunduk, ana akıma birden fazla yerinden dâhil olduk. Çok koştuk ama hiçbir yere varamadık. Birlikte müthiş yorgunluklar biriktirdik. Sere serpe uzandık kafelerin, AVM’lerin şefkatli (!) kollarına. Sırtımız tatlı tatlı sıvazlandı. Dertlerimiz küçülür gibi oldu, umutlandık. Sonra sonra dertlenemez olduk. Yalan dünya deyip ortadan kaybolduk. Suya sabuna dokunmayı başkalarına bıraktık. Önce ruhumuz sonra bedenimiz tembelleşti, tüketmenin hazzıyla üretmeyi unuttuk. Etkin olamayınca işe yaramazlığımız katlandı. Düşünmek zihne külfet oldu. Makaralar boşluğu sarıp boşluğu çözdü. Dilimizin ucuna gelen cümleler kuruyup ufalandı. Birbirlerinin üzerine devrilen ilişkilerimizi çoklu iletişim seçenekleri bile doğrultamadı. Aynı dili konuşurken birbirimizi anlayamadık. Gerilim ve tedirginlik arttı, kalpler korku ve şüpheyle doldu. Ne var ki korkularımız bizi daha cesur, şüphelerimiz bizi daha güvenilir yapmadı; tıpkı yitirdiklerimizin bizi daha duygulu, gözyaşlarımızın bizi daha anlayışlı, başarılarımızın bizi daha mutlu yapamadığı gibi. Aslında hiçbir şey bizi olduğumuzdan daha iyi yapmadı, yapamazdı. Yetmedi çünkü yetemezdi. Daha fazlasının beklendiği, istendiği, dayatıldığı zamanlarda kanaat olacak iş değildi, olamazdı. Olana uyum sağladık. Tez canlılığımız hırslarımızı kamçıladı. Ayarsızca hayata saldırdık.
Hız çağında her şeye hızlıca ulaşabilmek için çoğumuz zengin olmayı dilediğinde makul sebeplerimiz vardı. Öncelikler maddi olana evrilirken de tek bir ağızdan zamanın şartlarını ileri sürdük. Farkında olsak da olmasak da değerler, kabuller ve sınırlar değişti. Anlayışımız evrildi, sevgimiz de saygımız da eksildi. Sesimizle de sözümüzle de şifa olamadık birbirimize. Nefes alanların sayısı çoğaldıkça birbirlerinin içinden geçmek zorunda kalan hayatlarımız delik deşik oldu. Kesişim noktalarında sular çalkalandı, karanlık ve çıkmazın çokluğuyla bulandı. Birbirimizi ikiyüzlülüğümüzden tanır olduk. Sazendenin bile tamburunu bırakıp tahsisatla ilgilendiği dönemde bozulma tesadüf olmadı.
Bozulma katlandıkça “diğerleri” dediklerimizi güvenilmez, tehlikeli, çıkarcı bulmaya başladık. Neyi kaybettiğimizi gazete manşetlerine, haberlere yazıklanırken anladık. Elimizden gittiğinde fark edemedik, edemezdik de! Güven bir yıldız olmuş kayarken aklımızda dilek tutmak vardı. Yerini dolduramadık. Ahlakın kabukları yavaşça soyuldu, fazlalık diye kenara koyuldu. Ruhun yıkımı, ahlakın yıkımıyla başladı. Ahlak bireysel alana çekildi, hiç olmadığı kadar genişletildi. Hoşa gitmeyen, fevriliğe metelik vermeyen her düşünce taşlandı. Uyulması zor gelene zorluk çıkarıldı, dişler sıkıldı, diller şaklatıldı. Ahlakın tanımı, ahlak yoksunlarınca yazılmaya çalışıldı. Ölçü ve denge çıkmaza sürgün edildi. Taşkınlık mübah sayıldı. Aramızda Zülfikâr’ı kınından çıkarmaya cesareti olan var mı? Tek vuruşta bu çıkmazı kesip kopartacak biri…
Sireti suretine uymayan milyonlar bir araya gelsek bir köşesinden düzeltebilir miyiz hayatlarımızı? Hani şu inişlerini ve çıkışlarını ayırt edemediğimiz, bulutlarından habersiz olduğumuz hayatlarımızı. Her şeyin yoluna girmesi için kaç vakit, kaç insan gerekir? Kendi varlığımızın ve fikirlerimizin izini sürmeden benliğimize dâhil ettiğimiz seslerin gürültüsüyle neleri değiştirebiliriz? Çöpten rayihalar saçıldığı görülmüş müdür?
İnsan ihya ettiklerinden de bozguna uğrattıklarından da sorumludur. Zira insan kendisine pay edilmiş ömründe hesabını bilmeye mecbur tutulmuştur. Kayıtsızlık geçerli akçe değildir burada. İnsan dünden, bugünden ve yarından; zaferden ve mağlubiyetten, tereddüt ve aşağılıktan mesuldür. Önü ve arkası, sağı ve solu ondan bağımsız değildir. Her gün gelip geçtiği yollardan kalkan tozun, bir gün gelip de kendi ömrüne şahitlik edebildiğini gördüğünde insanın inkâr ettiklerini hatırlaması tesadüf olmayacaktır.
İnsan hakikatinden kaçamaz, yapabilirse çok geç olmadan onunla yüzleşir. Gerçek bir yüzleşme insanı dönüştürür. Dönüşen başka bakar, başka görür. Hayatın neresinde konumlandığını ve hayatının izdüşümünü bilir. Salt, esen rüzgârla hareket etmez. Döner dolaşır, sorup öğrenir, yaşar acı çeker, istikametini çizer. Başıboş olmamanın yükü ağırdır. Sorumluluk sahibi olmanın ve sınırlara riayet etmenin de. Yükü hafifletmek için terk etmek gerekir. Terk etmeyen canın derdi de huzursuzluğu da çok olur. Fazlalıkları insana ayak bağı olur, hızını keser. Üstelik meşguliyetini çoğaltır ve odağını şaşırtır. Yine de almak ve artırmak daha caziptir. Öyle ki heybenin doluluğu ve şangırtısı; kısa, ani, kesik bir güç verir insana. Parlak ve güzel gelen, her seferinde çeldirir aklını. Her şey insan içindir ve insan, her şeyden biraz içerir. Yanılgı ve düşüş sınırlı sayıda değildir. İnsan, bile isteye aynı hataları defalarca yapabilir, tekinsiz sapaklara yönelebilir, aynı kuyulara defalarca atabilir kendini. Şaşırabilir yolunu da yönünü de. İçinden çıkamayınca daha da dibine batabilir yerin. Yapmam dediğini yapabilir, gitmem derken gidebilir. Yeter ki bu çelişkiyi fark edebilsin.
Gafletin pişmanlıktan büyük olmaması evladır. Aksi de mümkündür ama telafisi zahmetlidir. İnsan büsbütün şaşırdığında bile iflah olmaz değildir. Yamaları eskiten, boşlukları unutturan zaman; şaşırmışı üstünden silkeledi mi, silkelenen bir güzel kendine geldi mi, evvela nasibinde de varsa iflah olur. İşte o zaman kişi nefsine yazıklanmayı bırakır, hamdeder hâline. Sular duruldu mu nevaya başlar dili; nergisi, laleyi, süseni ve yasemini sayıklar.