GURBETTE
KARANTİNA GÜNLERİ
Esma KAN
Bochum/Almanya

Çok iyi hatırlıyorum, çok da uzun bir süre geçmedi ama nedense çok sene evvel yaşanan birtakım olaylardan bahsediyor gibiyim. “Su gibi akıp gidiyor zaman.” deriz ya, demek ki sağlıklıyken ve refah içindeyken zamanın akışını çok da fark etmiyormuşum. Mevlana’nın bir sözü var: “İyi ki geçiyorsun zaman, ya acının en derinime işlediği bir anda donsaydın!” Bu karantina döneminde biz de zaman hemen geçsin istedik, daha iyi zamanların gelmesini bekledik.

Her cuma gençlerle sohbetimiz olurdu. Cumaları, gurbeti unutturup vatan sıcaklığını, huzuru bulduğumuz cami ve sohbet günümüzdü. Kızların toplanmasını beklerken birkaç arkadaşla ayaküstü muhabbete dalmıştık. Diğer arkadaşlarımızdan da kimi oturuyor kimi ikramlıklar hazırlıyor kimi çay demliyordu. (Acaba ben, bu huzurlu ortam için hiç şükretmiş miydim? Hayır, sanmıyorum. İnsan işte, nimet elden gidince anlıyor kıymetini.) Avrupa’nın neresinde olursak olalım kendimizi evimizde hissettiğimiz, tefekkür ve tezekkür için sığındığımız cami, aslında bizim için bir nevi Hira Mağarası’ydı. Gayrısını unuttuğumuz tefekkür ve muhabbet mekânımızdı. Lakin “korona” yüreklere saldığı korkuyla bu mekânda dahi konuşulmaya başlandı. “Aman! Domuz gribi gibi bir şey olsa gerek. Geldiği gibi fazla durmadan gider o da!” dediğimi hatırlıyorum. Neredeyse iki sene geçti maalesef henüz gitmedi.

Bir sonraki cuma günü Almanya’da da ilk korona, vakasına rastlanmıştı. Ben de hastaydım. Arkadaşlar, benimle şakalaşıyor, “Sen koronaya yakalanmış olabilirsin, sana yaklaşmayalım.” diyor ve gülüşüyordu. Sonra biz de artık korkmaya, endişelenmeye başlamıştık. Ve günler geçtikçe neredeyse bütün dünya ülkeleri koronayla tanışmaya başladı. Sosyal medyada her gün korona haberleri, okulda, sokakta, aile içi konuşmalarda korona... Bilgi kirliliği, spekülasyonlar, ilginç rüyalar, fikirler, haberler, komplo teorileri… Bazıları, “Neden böyle bir imtihan ile karşı karşıyayız?” sorusunu sorup kendince yanıtlamaya çalışıyordu. Velhasıl, bu olaylar beni tefekküre sevk etmişti, ki zannediyorum insanların birçoğu bu durumdaydı. Gündelik hayat daha da yavaşladı, bazı şeyler âdeta duraksadı. Sadece Avrupa’da değil, dünyanın neredeyse her yeri aynı şeyleri yaşıyordu.

Gençlik sohbetlerimize bir süre ara verdik. Sonra camiler tümüyle kapandı. Bizler de sohbetleri çevrimiçi yapmaya başladık. Sohbetlerimizin konusu ne olursa olsun, bir ucu koronaya dokunuyordu. Mevcut durumdan kendi payımıza dersler çıkarıyorduk. Atalarımızın deyimiyle “Bir musibet bin nasihatten iyi” olacak mıydı? Ya da korona acaba musibet miydi? Kendi adıma birçok ders çıkardım. Zihnimi meşgul eden sorulara yanıtlar bulmaya çalıştım. Şu dünya hayatında neler gördük, neleri görmezden geldik, neler yaptık, neler yapamadık, niçin geldik bu dünyaya, neden gurbetteydik ve ne için yaşıyorduk?

İnsanları sokakta, alışveriş merkezlerinde gözlemliyordum. Herkes çok gergin ve birbirinden kaçıyordu. Bana mahşeri hatırlatıyordu bu durum. İnsanları bir ölüm korkusu sarmıştı ve huzursuzlardı. Oysaki her an ölümün kendisini yakalayacağı inancına sahip olan biz Müslümanlara bu durum çok ağır gelmemeliydi. Sanki ilk defa öleceğimiz ihtimali aklımıza gelmişti. Sanki bu virüs ile birlikte ölümsüz olmadığımızı ilk defa anlamıştık. Şaşkındık. O kadar sakınıyorduk ki her şeyden, virüsün bulaşmasından öylesine korkuyorduk ki! Çok titiz davrandığımız bu zamanlarda “Keşke Allah’ın hudutlarını aşmamak için de bu titizliği gösterseydim.” dedim kendime. Ölümün bize ve sevdiklerimize yaklaşmasından korktuğumuz içindi bu titizlik. Korona yayılmaya devam ediyordu ve maalesef çok sayıda insanın ölümüne sebep olmuştu. Sevdiklerimiz için endişeleniyorduk. Ah! Bunlar hep emaneti sahiplenmeye kalktığımız içindi! Endişemiz bundandı.

Dünya genelinde durum kötüye gidiyordu. Ölüm oranları artmış, dünyanın çeşitli bölgelerinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Almanya’da durum farklı değildi. Alışveriş merkezleri bir bir kapanıyordu. Bir gün balkondan gün batımını izliyordum. Dedim ki kendime, şu dünya hayatı telaş ve koşuşturmadan ibarettir. Senin bu gidişin nereye? Şairin dediği gibi “Zihin sakinliği, ihtiyacımız olan şey bu.” Öyleyse ihtiyacım olan şeye talip olmalıyım sadece. Üstelik bu hâlimize reçete sunan yüce kitabımız, bu telaşlardan “Allah’a sığının” (Zâriyât, 51/50) diyor. Ben de Rabbime sığınmaya çalıştım. Elhamdülillah, bu hastalığa yakalanmadım ama iki yılım sanki karantinada geçti. Aslında karantina demek istemiyorum, ben Hira’ma çekildim demek istiyorum. Kendimle bu kadar baş başa kaldığım başka bir zaman dilimini hatırlamıyorum. Kendimi kendimde ağırladım bu süreçte. Yıllar yılı dinlememişim kalbimi, onu dinledim. İnsanın kendisiyle baş başa kalabileceği zamanlar olmalıymış meğer yoksa öyle zamanlar gelir ki, Abdurrahim Karakoç’un şu mısralarında bulur insan kendini:

Sılada sılasız kaldım; Suyum garip, aşım garip.

Ben kendime gurbet oldum; İçim garip, dışım garip.

Yalnızlık Allah’a (c.c.) mahsustur demişler, her insan bir cana hasret. Evde geçirilen bu günlerde, dostlara, muhabbete ve dahi ilme hasret kalmıştım. En çok da ailemi, arkadaşlarımı kucaklamayı özledim. Kucaklaşmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Yine bir cuma günüydü, Yusuf suresinin tefsirini okuyordum. Doksan dokuzuncu ayetinde, Yusuf’un anne ve babasına kavuştuğu anlatılıyordu ve Yusuf’un anne babasını bağrına bastığı, kucakladığı yazıyordu (Yusuf, 12/99). Ayette geçen “âvâ” kelimesi (kucakladı, bağrına bastı) aynı zamanda Me’vâ cennetinin kök fiiliydi. Buradan şunu anladım, cennet bizi kucaklayacak, anne babayı, evladı, bir dostu kucaklar gibi. Bu ayetin tefsirini okurken dua ettim, Rabbim sevdiklerimizle tekrar kucaklaştırsın, diye.

Anladım ki ister gurbette olalım ve isterse memlekette, Rabbimize yaklaştıkça kendimizi bulacağız. Kendimizi imar ettikçe insanlarla daha içten kucaklaşacağız. Memleketinde yahut kalabalıklar içinde olduğu hâlde ruhen gurbeti yaşamak uzak olsun hepimizden.