GURBETTE HOCA OLMAK
Halime KARABULUT
Bir ramazan günüydü. Çocukların ilk oruç deneyimlerine vesile olmak için vakit uygundu. Orucun faziletini ve cennete reyyan kapısından sadece oruç tutanların gireceklerini anlatıyordum. Anlamaları için somutlaştırmam gerekiyordu. Caminin iki kapısı vardı. Bir tanesi çocukların girdiği ana kapıydı. Diğeri ise acil durum kapısıydı. Çocuklara hangi kapıdan camiye girdiklerini sordum. Ayakkabılarını önünde çıkardıkları kapıyı gösterdiler. Onlar herkesin aynı kapıdan girdiğini biliyorlardı dolayısıyla camiye giriş ve çıkışlarda daha kalabalık olduğunu da. Ben de caminin her iki kapısını işaret ederek onlara dedim ki: Cennetin de böyle farklı kapıları olacak. Birçok Müslüman’ın aynı anda girmeye çalıştığı bir kapıyı düşünün fakat oruç tutanlar için özel bir kapı var. Reyyan kapısı. Oruç tutanlar oradan kolaylıkla girecekler. Mesela şu büro tarafındaki kapıdan girmek ne kadar kolaysa o da öyle kolay ve özel olacak. Anlattıklarımı daha iyi anladıklarını düşünmüştüm bu benzetmeyle. Aradan birkaç gün geçti Erva’nın annesi dedi ki: “Hocam Erva oruç tuttu. Ve bana dedi ki: ‘Anne! Ben de cennete ayakkabı kapısından değil, diğer kapıdan girerim değil mi?’ bunun ne demek olduğunu sordum ve oruç tutanların reyyan kapısından cennete gireceklerini, diğerlerinin de herkesin girdiği ayakkabı kapısından cennete gireceğini söyledi. Siz anlatmışsınız.” diye ekledi.
Erva’nın annesi de Erva da doğru söylüyordu. Ben anlatmıştım. Konu da anlaşılmıştı aslında. Oruç ve cennetin reyyan kapısını daha iyi nasıl anlatabilirdim Türkçeyi çok az bilen 7-12 yaşlarındaki kız çocuklarına. Yurt dışında yaşayan çocukların çok az bildiği Türkçeyle din dilini kullanmak, pedagojik formasyon gerektiren çok hassas bir konuydu. Hocanın yüzüne bakarken gözünü kırpmayan bu çocuklar, aslında anlatılanların çoğunu anlamıyor, anladığı kadarını da aktarırken ayrıca hata ve eksiklikler oluyordu. Bu sebeple de çocuğun en iyi anladığı dili yani oyun dilini doğru kullanmak gerekiyordu. Erva’yı her gördüğümde bunu hatırlıyor ve ona olan sevgim artıyordu. Dinini öğrenmesi için çaba gösteren anneleri ve severek camiye gelen bu çocukların hocası olmak şükür sebebimdi. Her bir çocuğun kalbine İslam’ı, camiyi, Kur’an’ı, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) olumlu birer imge olarak nakşetmek çok değerliydi benim için. Güler yüzle, onlarla oynayarak bunu yapmak ve o sevimli yavruların zihninde pozitif bir hoca tablosu oluşturmak paha biçilmezdi. Gurbette hoca olmak bazen Türkçeyi iyi bilmeyen bir çocuğa cennetin reyyan kapısını anlatabilecek sade bir dili kullanabilmekti.
Almanya’da hoca olmanın en feyizli ve bereketli yanlarından bir tanesi de ramazanı dolu dolu yaşamaktı. Gençlerle ve yetişkin kadınlarla iftardan sabah namazına değin geceyi ihya etme aşkı… Gözyaşları eşliğinde yapılan dua ve tesbihatlar sonrasında dönerdik evlerimize. Bu, tarif edilemez bir güzellikti. Gurbette değil, cennette olduğumuz hissine kapıldığımız anlardı.
Çocuk iftarları, diş kirası hazırlıkları, dua ezberleri… 7’den 70’e herkesin camide olduğu zamanın adıdır Almanya’da ramazan. Asr-ı Saadet’in bir kesitinden Almanya’ya zaman ve mekân üstü hicret eden muhacirler gibiydi oradaki Müslüman kardeşlerim. Toplu iftar ve teravihlerimizle Kadir Gecesi’nde kıldığımız namazlarla miraçtaki hikmeti idrak ediyorduk âdeta. Hepimiz, benzer duygular yaşıyor, gözler yoğunlaşıyordu aynı anda.
Gençlerle yaptığımız programların belki de en kapsamlıları ramazanda olurdu. Saat sınırlaması olmaksızın süren sohbetler. Ataşelik bölgesi genelindeki camilerde ve umre ile kültür turlarında tanıştığımız gençlerle bir camide buluşup iftar-sahur programı yapardık bazen. Bazen de her gün başka bir caminin gençleriyle iftardan sahura ve sabah namazı sonrasına kadar ilim-ibadet programlarıyla ramazanı iliklerimize kadar hissederdik. Evimizden yüzlerce kilometre uzaklıklardaki camilerden dönerken uykusuz fakat mutluyduk. Gündüz 3-4 saat uyumak kâfi geliyordu. Mukabele ve sohbet için gereken enerji kaylulede gizliydi. Asıl çalışma temposu iftardan sonra başlıyordu çünkü. Farklı şehirlerden Köln’e gelen oldukça kalabalık grupların iftar programını organize etmek de Almanya’da Hoca olmanın bir başka güzel tarafıydı. Köln Merkez Cami gibi maneviyatın ve mimarinin harikulade güzelliklerini cem eden bir mekânda ramazanı idrak etmek gurbette hocalığımın unutamayacağım anılarından oldu.
Bir günde üç ayrı şehirde ve camide vaaz etmektir Almanya’da kadın hoca olmak. Bir caminin değil bölgenin bütün camilerinin hocası olmaktı benim görevim. Sabah Dortmund’da kadınlara vaaz etmek, öğlen Essen’de toplantıya katılmak ve akşamında Bochum’da gençlerle sohbet etmek... Bir diğer günün sabahında Witten’de cenaze yıkamak ve bu eğitimi verdiğimiz kadınlara bilfiil rehberlik etmek vardı. Oradan ayrılınca öğlen namazına yakın Herne’de aile semineri yapmak ve akşam da Hattingen’de çalışan kadınlara “İslami İlimler Kursu” adıyla beş yıl boyunca devam ettiğimiz temel ve orta düzeyde, ortalama imam hatip lisesi mezunu seviyesinde dinî, bilgiye sahip, camilerde fahri öğreticilik yapabilecek kişi yetiştirmek oluyordu. Yani geceyi de ilimle ihya ettiğimiz yerdi gurbet.
Gurbette beş yıl hoca olmak, ektiğiniz tohumun fidan oluşuna ve diktiğiniz fidanın meyve verişine şahit olmaktır. 4-6 yaş grubu çocukları eğittikten sonra bir de okula başlayacakları zaman bed-i besmele programı yapmak; 7-12 yaş hafta sonu camiye gelen çocukların abitur törenlerine katılmak, genç kızların üniversite mezunu oluşuna ve evliliklerine şahit olmaktır. Yetişkin kadınların sevinçlerine ve hüzünlerine ortak olmak, onların geniş gönüllerinde selametle yaşamaktır.