GURBETİN KANATSIZ KUŞLARI
Nihal AŞAN
Vaiz
Fransa’da yaşayan, kültürümüzü, dinimizi temsil etme mücadelesi veren gurbetçi kardeşlerimizle omuz omuza vererek yürüdüğümüz kervana katılalı neredeyse sekiz ay olmuş. Çocuklara, gençlere ve kadınlara Kur’an öğretimi ve din eğitiminin yanı sıra nişanlı ve evli çiftlere aile eğitimleri derken hızla akıp giden zaman… Elbette din görevlisi olmak sadece camide namaz kıldırmak Kur’an öğretmekten ibaret değildir. İnsanı anlamak, bir gönle dokunmak, ihtiyaç duyulduğunda manevi destekte bulunmak ve daha nicesidir.
Cami derslerimize katılan öğrencilerimizin her birinin hayat hikâyesi birbirinden farklı olsa da ortak özellikleri 2. ve 3. neslin çocukları olmaları. Bu çocukların anne babalarının çoğu, çalışmak için veya evlilik münasebeti ile çıkmışlar gurbete. Fakat bulundukları ülkenin dilini bilmiyorlar. Çünkü 1. ve 2. nesil gurbette misafir olarak yaşamış ve hep geri dönmeyi düşünmüşler vatanlarına. Dil öğrenmeye ihtiyaç duymayan bu neslin son kuşağına ben “gurbetin kanatsız kuşları” diyorum. Ana vatana dönme planı olmayan 2. ve 3. neslin çocukları orada “oralı” olamadığı gibi burada da “buralı” olamayıp her yere “yabancı” kalmışlar. Özellikle lise çağında diğer millet ve dinlerden olan çocuklarla “ayrışmalar” başladığında hepten ötekileştirilmişler. Lise dönemi çocuklar için daha da zor bir evre olmuş. Zira farklı insanlarla tanışmaları yoğunlaşarak artarken ailelerin, evlatlarını yabancı kültürlere karşı koruma gayretleri ve alternatif sosyalleşme ortamı oluşturamamaları onları sessizliğe ve asosyalliğe sürüklemiş.
Göreve başladığım ilk aylarda bu çocukların gerek ders gerekse ders dışı etkinliklerimizde monolog-diyalog gerektiren ödevleri yapmak istemediklerine şahit olmuştum. Konuşmaktan kaçınan tavırları ile sessizliklerinin derinliğindeki çığlıklarını hissetmemek imkânsızdı. İnsan yaşadığı çağdan azade değildi ki. Elbette onu kuşatan, davranışlarına yön veren sosyolojik ve psikolojik etkenler yadsınamazdı. Bu konuda ne yapabilirdim, onlara nasıl yardımcı olabilirdim?
Onları anlama çabama, her ders sınıfın en arka sırasında oturan, sesini eğitimin altıncı haftası olmasına rağmen bir kez bile duymadığım, tüm sorularıma kafa sallayarak cevap veren on altı yaşındaki öğrencim Duygu ile başlamaya karar verdim. Dolu dolu geçen bir ders günü de nihayete ermişti ki akşam telefonla öğrencimi aradım. Nasıl olduğunu merak ettiğimi söyleyerek derste konuşmak istemeyişinin sebebini sordum.
Dersi mi sevmiyorsun? Yoksa bir derdin mi var? Arkadaşların, Kur’an okurken takip etmene rağmen sıra sana geldiğinde niçin sesli okumak istemiyorsun? Eğer güzel okuyamadığını düşünüyorsan benim için bu hiç sorun değil. Dilersen sana özel zaman ayırıp arkadaşlarının seviyesine gelmene yardımcı olabilirim, ne dersin? O anda başladı yarı titrek bir sesle konuşmaya. “Hocam ilk kez beni bir öğretmen aradı, nasıl olduğumu sordu, beni merak etti. Hem şaşırdım hem çok mutlu oldum. Kur’an öğrendiğim ilk yıllarda sınıftakilerden bana gülenler oldu. Ben de çok utandım. O günden sonra bir daha sesli okuyamadım ve geliştiremedim okumamı. Şimdi de geri kaldım; yine gülerler, arkamdan konuşurlar diye okuyamıyorum.” dedi. Ama sonra öğrendim ki okulda da benzer sebeplerden pek kimseyle konuşmuyor, yalnız kalmayı tercih ediyormuş. Telefonu kapatmak üzereydim ki ertesi gün okulda iki dersten yazılısı olduğunu, hiç çalışmak istemezken bu aramamın ona ne kadar iyi geldiğini söyledi, sınavı için dua etmemi istedi.
İnsan hangi yaşta olursa olsun değer görmek, anlaşılmak, muhatap alınmak ister. Duygu’nun istediği de buydu. O günden sonra bu öğrencimin dersle arasındaki setlerin yıkılmaya başladığını fark ettim. Uzun süre Kur’an-ı yine okumak istemedi, arka sırada oturmaya devam etti ama zamanla derste sorularıma cevap vermeye, göz kontağı kurmaya hatta sınıftaki arkadaşlarıyla da kaynaşmaya başladı.
İçine kapanık diğer bir öğrencim ise on üç yaşındaki Elif’imiz. Serçe kadar titrek ve ürkek. Sesini duymak için yanına oturuyorum. Mümkün olduğunca sorularıma tek kelimelik cevaplar veriyor. Babası ile görüştüğümde bana; “Evde de okulda da aynı şekilde hocam. Çok sessiz, hiç konuşmuyor. Yardımcı olup onu açarsanız duacınız oluruz. ” deyince evlerine ziyarete gidiyorum. Annesi; “Elif küçükken böyle değildi, okula gidince kendini kapattı. Sanırım Fransızca’yı iyi konuşamadığından okulda kendini ifade edemiyor.” sözlerine gözyaşları eşlik ediyor. Çocuklar, okulda Fransızca konuşamayanlarla akranlarının dalga geçtiğini daha önce de söylemişlerdi bana. Yavrularımız okulda bazen eğitimci bazen akranları tarafından “yabancı” muamelesine de maruz kalabiliyorlarmiş.
Öğrencilerimi tanımaya, anlamaya başladıkça her nereye gitseler “yabancı” olarak karşılanmanın derin izlerini daha iyi görebiliyor bir yere ait olamamanın getirdiği yalnızlıklarını sessizliklerinde saklamak istediklerini biliyordum. Fransızcalarının da Türkçelerinin de çok iyi olmadığının farkında olan bu çocuklar, duygu ve düşünce aktarımlarını yapamıyorlar, sonra da kendilerini ifade etmekten vazgeçiyorlardı.
Bir taraftan buradaki çocuklarımız ve gençlerimizin çektikleri sancıları hissetmek, kırılan kanatlarını görmek, sessiz çığlıklarını işitmek bizleri üzse de diğer taraftan bir arkadaşlarının ihtidasına vesile olma gayretlerinin sonuç vermesi ile kozadan çıkan kelebek gibi sevinçten uçuşmalarına şahit olmak, görev hayatımın en tatminkâr, en bereketli parçası oluyor.
Kim bilir şimdi nerede, hangi din görevlimiz, kaç kanadı kırık yavrumuzun yüreğini ısıtıyor ecdat izinde yürüdüğü bu kutlu yolda… Kendisi yavrusundan, yerinden, yurdundan uzak ama alnı ak, vicdanı huzurlu, gönlü mutmain...