GURBET
YOLCULUĞU
Şerife DOĞAN
Derin bir iç çekti Mustafa. Üç aydır uğraştığı yolculuk için gerekli evrakları artık tamamlamıştı. İş yerinden birkaç gün içerisinde çıkışını yapmalıydı. Haftaya pazartesi gününe tren biletini almıştı. Karar veremiyordu, doğru mu yanlış mı yapıyordu böyle bir maceraya atılmakla. Ruhu gelgitler yaşıyordu İstanbul’a geleli iki üç yıl olmuştu, derme çatma bir gecekonduda ailesi ile yaşamını sürdürüyordu. Aslında çalıştığı fabrikanın koşulları etraftaki iş yerlerinden nispeten daha iyiydi. Vardiya sistemli bir fabrikaydı. Gündüz boşta olduğu günler inşaatlarda işçilik yapıyordu. Ek kazanç olmadan üç çocuğa bakmak kolay değildi. Mustafa kendine verilen tüm görevleri eksiksiz yapan, çalışkan, dürüst birisiydi. Bulunduğu her ortamda saygılı, edepli davranışları ile öne çıkan içe dönük tipik bir Anadolu genciydi.
Mustafa’nın eşi Zahide, annesinin derme çatma evinde kiracı olarak oturmaktan hiç mutlu değildi. Babasının küçük bir bakkal dükkânı vardı. Geç saatlere kadar açık olan bu dükkâna yardım edecek birilerine hep ihtiyaç duyuluyordu. Ailesi bu ihtiyacı karşılamasını Zahide ve Mustafa’dan bekliyorlardı. Hâlbuki Mustafa’sı zaten inşaatlarda, fabrikada yeterince yoruluyordu. “Müsaade etmiyorlar ki adam evinde rahatça dinlensin.” diye dertlenip duruyordu. Zahide’nin annesi sert mizaçlı otoriter bir kadındı. Kalabalık ev halkının tüm yüküne Zahide’nin de yardım etmesini istiyordu. Hem kendi evi hem ailesinin işleri Zahide’yi bunaltmıştı. Kendilerini özgür hissedebilecekleri, nohut oda bakla sofa bir ev tek hayaliydi. Zahide ev bütçesine katkıda bulunmak için evde ufak tefek işler yapıyordu. Komşu kızlarının dantelleri Zahide’nin elinden çıkardı. Çocukları uyuttuktan sonra gecenin geç saatlerine kadar hem dantel örer hem hayaller kurardı. Evi olunca balkonuna hangi çiçekleri koysaydı acaba? Yüzünde tebessümle hızlı hızlı örerdi dantelini. Ne kadar harcamalarına dikkat etse de para biriktirmek kolay değildi İstanbul’un şartlarında. Kocası Almanya fikrini söyleyince çok düşündü taşındı Zahide. Gönlü razı gelmese de kalbi istemese de aklı kabul etti. Geçim şartları zordu, çocuklar da büyüyordu. Evlatlarının okuyup güzel bir tahsil hayatlarının olmasını istiyordu.
Şimdi ufukta gurbet vardı. Mustafa fabrikasına gidip çıkışını aldı. Fabrika kendi isteği ile çıktığı için tazminatını da vermemişti. O yıllarda Almanya’ya gidebilmek için ya bir davet mektubu almalıydınız ya da o ülkede aynı soyadı taşıyan bir akrabanız olmalıydı. Bu nedenle Mustafa, Almanya’daki akrabasının soyadını almak için mahkemeye gitmişti. Hâkime Hanım anlamıştı Mustafa’nın amacını, “Oğlum iyi düşün, gurbet zordur, oradaki hayat göründüğü gibi değildir.” demişti. Ama Mustafa’nın gönlüne yol düşmüştü artık. Daha iyi bir yaşam için Almanya’dan başka çıkar yol yoktu sanki. Bazen inandığı şey tek gerçekmiş gibi geliyor insana, Mustafa’da öyle olmuştu.
Zahide kafasında konuşan bin tane konu ile sabahın seher vaktinde evlerinin önündeki kuyunun başında hem çamaşırları yıkıyor hem de geleceği düşünüyordu. Ne zordu ana olmak, eş olmak, fakir olmak. Çalışkandı, dürüsttü ama yetmiyordu bu hayatta ayakta kalmaya. Yetmişli yıllarda iş imkânları çok azdı. Mustafa’sına gurbetten başka yol gözükmüyordu. Acaba yanlış mı yapmışlardı köyden göçmekle. Oysaki çocukları okusun, daha iyi şartlarda büyüsünler diye gelmişlerdi.
Serin bir ilkbahar mevsiminde Sirkeci Garı’nda elinde valizi ile kalkacak trenini bekliyordu Mustafa. Cebinde üç beş kuruş parası, aklında hayalleri, kalbinde ailesi vardı. Büyük gruplar hâlinde Avrupa’ya giden Türk yolcuları arasındaydı. Tren acı bir düdükle istasyondan hareket etti. Belli duraklarda durup hızlıca yol alan trenin ilk ülkesi Bulgaristan’dı. Sonra sırasıyla Balkan ülkelerine doğru akıyordu tren. O zamanlar bu ülkeler tek çatı altında Yugoslavya olarak biliniyordu. Mustafa’nın aklına mahallesindeki göçmen komşuları geldi. Bu güzel eşsiz doğayı görünce onların memleket hasretini daha iyi anladı. Hatırası olan yerlerin gönüldeki sevgisi bambaşkaydı. Kendisi de köyünün uzun selvi ağaçlarına, dağdaki çeşmesine, bozkırdaki sarı ekinli başak tarlalarına özlem duyuyordu. Ahhh köyü; taşlı topraklı can köyü…
Nihayet tren Avrupa sınırına geldi. Tüm yolcular sınırdaki otele yerleşti. Her gün otelden beş on kişi ayrılıyor, sınırdan geçiyordu. Mustafa’nın trenindeki yolcular üç gün sonra otelden ayrıldılar. Tüm işçilerin sahip çıkanı, evrak getireni olmuştu. Bir tek Mustafa kaldı sınır otelinden içeri giremeyen. Dil bilmez, yol bilmez, iz bilmez bir şekilde kalmıştı. Tabii cebindeki parası hızla tükeniyordu. Elini dedesinin ona düğününde verdiği köstekli saate attı. Satmaktan başka çaresi yoktu. Parmağındaki evlilik yüzüğü ile birlikte saatini sattı. Bu parayla birkaç gün daha idare edebilirdi. Ne zordu yaban ellerde ıssız, kimsesiz kalmak. Gece gündüze, gündüz geceye karışmıştı sanki. Gencecik yaşında on yaş çöktüğünü hissetti. Bir türlü kendisini almasını beklediği akrabaları gelmemişti. Hâlbuki onlar Mustafa’yı bu maceraya sürüklemişlerdi. “Almanya’da daha iyi bir hayat var, biz sana her türlü destek oluruz.” sözleri vermişlerdi. Ama kaç gündür gözü yollardaydı. Heyecanla bekledi, umudunu kaybettiği anlar oldu. Yaban ellerde ne gelen vardı ne giden. Otel odasında bir ara sandalyede otururken uyuyakaldı. Rüyasında sanki üzerine ev çöküyordu. Bunalmış, sıkılmış, ter içerisinde uyandı. Bir silkelendi, kendine geldi sonra camı açtı, gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldı. Bulutlara baktı, ne zamandır dönüyorlardı yoksa dönen ruh hâli miydi bilemedi. Hava açıkken aniden ince bir yağmur başladı. Toprak kokusunu içine çekerek gözlerini kapadı. Demek ki istemiyordu bu topraklar Mustafa’yı. Çiçek bile kök verebileceği toprakta filizlenirmiş. Yaban ellerde nasibinin olmadığını anladı. Buraların kapısı açık değildi Mustafa’ya. Gördüğü bu rüyayı Almanya macerasından dönmesi için bir işaret olarak algıladı. Geride bıraktığı evlatlarını, fedakâr eşini, köydeki anne babasını düşündü uzun uzun. Hayatın sonu değildi bu olay. O gün geri dönüş için karar verdi. Ertesi günkü İstanbul trenine biletini aldı. Kalbi de gözleri de bulutlu bir hâlde valizini topladı. Kaderin cilvesi olarak ne acıdır ki günlerdir “Sen al, ben alamam.” diye tartışan akrabalarından biri Mustafa’nın bineceği dönüş treniyle şehrin içinden gelmişti. Aynı istasyonda Mustafa trene binmiş, akrabası Hasan Amca da sınır istasyonunda inmişti. Etrafa sordu soruşturdu Hasan Amca Mustafa’yı. Otel görevlisi “Senin indiğin trene Mustafa bindi.” diye anlattı. Burada çok beklediğini, onunla gelenlerin gittiğini söyledi. Çok üzüldü Hasan Amca “Keşke önce gelseydim.” diye. Ama giden çoktan gitmişti. Hayallerini kalbine gömüp yüreği buz gibi soğuklukla dönüş yolundaydı Mustafa. Yine güzel yeşil yollar, ırmaklar eşliğinde Balkanlardan yol alarak Sirkeci Garı’na ulaştı. Oradan evinin yolunu tutup mahalleye vardığında bahçedeki kuyunun başında Zahide su çekiyordu. Küçük kızı “Babaaa!” diye bağırınca Zahide’nin yüreğine taş oturdu. Demek işler yolunda gitmemişti, onca masraf, işinden ayrılma hepsi boşunaydı, demek Mustafa’sı geri gelmişti.
Mustafa olanları kısaca anlattı, zaten hiçbir şeyi uzatmazdı. Tüm sıkıntısını, derdini içine atardı. Aslında gönlü anlatamadıklarıyla doluydu. İçindeki boşluk hissi tarif edilemezdi. Her gurbet türküsüne gözlerinde yaşla eşlik etti yıllarca. Acısını, kırgınlığını içine gömdü. Yine yaz tatilinde Almanya’dan gelen tüm akrabalarını en güzel şekilde misafir edip ağırladı. Bu konuyu açmamaya çalıştı, kırgınlığını hiç belli etmedi. Yıllarca kendisini hep misafirlikte unutulan çocuk gibi değersiz hissetti. Nihayetinde insanoğlu görülmek, duyulmak, fark edilmek istiyordu.
Yıllar geçip yaş alınca anladı ki Mustafa, bir hataydı gitmek. O yıllardaki gurbet işçileri şimdiki gibi öz güvenli değildi. Başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlardı belki ve sonuç olarak gelememişlerdi. Ömür boyunca yakın dostluklarla derin pişmanlıklar hep yan yana değil miydi zaten. Ondan güzel bir gelecek bekleyen ailesi vardı. Elindekilere şükrederek yoluna devam etti. Yeni bir fabrikada işe başladı. Üç vardiyalı daha yorucu bir işti ama yılmadı, çalıştı, çabaladı. Zahide de işe girmişti. İki koldan hayata tutundular. Bir kız çocukları daha oldu. Mustafa bu bebeğe annesinin adını verdi. Kırılan umutlarının, döktüğü gözyaşlarının ardından anam diye sevdi, kokladı evladını. Varlığıyla, gülüşüyle, kokusuyla iyi gelmişti bu evlat.
Mustafa geçmişe dönüp baktığında “İyi ki gidememişim.” diyordu. Gurbetin getirdiği savrulmalara, çözülmelere dayanabilir miydi bilmiyordu. “Can vatanımızda yaşamak, aile olmak, kök salmak en güvenlisi.” diyordu. Hayata daha sıkı tutunmayı başardılar. Aldıkları arsanın üzerine Zahide’nin istediği gibi küçük, müstakil evlerini yaptılar. Hayat derin iç çekişlerle gölge peşinde koşmak gibi geldi geçti. Dünya bir nasip yurduydu, ona nasip olmamıştı Almanya’da çalışmak. Ömür, bir hatanın peşinde takılı kalmak için harcanamazdı, çünkü gelecek öngörülemezdi.
Mustafa çok erken yaşta adına ömür denen bu dünyadaki zamanını doldurup göçüp gitti. Öyle ya insanoğlu bir gün doğar, bir gün ölür. Gerideki tüm kardeşlerinin ve akrabaların dilinde ismi hayırla yâd edilen bir geçmiş bıraktı. Çünkü insanda bırakılan iz, gerçek duygu ne ise öylece kalıyor. O da hakiki izler, samimi duygular bırakmıştı geçmişinde. Yaşadıkları ya da yaşayamadıkları ile…