GURBET GELİNİ
Habibe GÜLDEŞ
Hattingen/ALMANYA

Aylardan eylüldü. Uçağımız Köln Havalimanına iniş yaptığında gece yarısıydı. Gözümün önünden gitmeyen bir an vardı. Bindiğimiz otobüsün arkasından ağlayan annemin silüeti âdeta çakılmıştı beynime. Gece zifiri karanlıktı oysa. Ama anne yüzü işte, ay gibi parlıyordu. Annem… Canım annemden, sıcak ailemden ilk uzun süreli uzak kalışımdı bu, vatandan ilk ayrılışımdı.

Artık ben de gurbetçiydim, diğer adı Almancı…Vatan topraklarında uzakta uyku girmemişti gözlerime. Uzun bir yolculuğun yorgunluğuna bir de hasretin ağırlığı çökmüştü ilk geceden. Ara ara uykudan sıçrayarak uyanıyordum. Tekrar daldığımda annemi yatağımın başucunda beni teselli ederken buluyordum uykuyla uyanıklık arasında. Yüzü mütebessimdi.

Sabah uyandığımda ilk işim camdan dışarı bakmak olmuştu. Perdenin arkasından gördüğüm manzara o an ki ruh hâlimi yansıtıyordu âdeta. Koyu gri, boğucu ve nemli bir hava… Sokakta sıra sıra dizilmiş, birbirinin aynısı evler… Sokaklar sessiz, in cin top oynuyor ve ruhsuz mu ruhsuz gözümün değdiği her şey. Belki de bendim ruhu geride kalan, bedenimdi yalnızca Almanya’da olan. Ruhum ve bedenim ayrı mı düşmüştü? Artık evim burası mıydı? Oysa memleketteki mahallemiz, evimiz böyle sessiz ve ruhsuz değildi. Bahçesi kocaman üç katlı evde, büyük bir aile ortamında büyümüştüm. Şimdi bu hayalet şehirde ben griler giyinip yağmura mı öykünecektim? Başım dumanlıydı sisli hava misali. Kaç gece uyanıp kapıya koştum. Kaç defa çocuk sesi duydum ve pencereleri açtım. Ah, bir ben bilirim, bitmeyen saatleri, gurbette geçmek bilmeyen haftaları, ayları…

Eşimin ailesiyle akrabaydık. Şükürler olsun ki aile içi iletişimimiz güçlüydü ve huzur vardı hanemizde. Ya bir de hiç tanımadığım bir aileye gelin gitmiş olsaydım, aile bireylerini de Almanya gibi ilk defa görmüş olsaydım? Belki de gurbete gelin gidenlerin en şanslılarındandım. Eşimin ailesi 1970’li yıllarda Almanya’ya gelenlerden. Elbette içinde bulundukları kültürden az da olsa etkilenmişler. Fakat buna rağmen göç eden ilk kuşak, dinini ve kültürünü çok iyi koruyabilmiş. Geniş aile olarak beraber oturmanın kültürü yaşatmaya olan etkisi yadsınamaz.

Kayınvalidemle yaşıt olan birçok kadın, ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri anlatıyordu. Kendilerinin tek gözlü bir odada ve türlü zorluklarla çocuklarını büyüttükleri, geniş aile şeklinde yaşadıkları vs... Belki onlar için bu şekildeki bir yaşam tarzının haklı gerekçeleri vardı. Ailenin her bir ferdinin, gözleri önünde olmasını istedi büyükler, yanlış yollara sapmamaları için. Bir de para biriktirmeyi öncelediler. Bu sebeple de katlandıkları bu sıkıntıları anlayabiliyordum. Fakat ben, aile kurmaya gelmiştim. Para biriktirip köye dönmeye değil. Çocuklarım olacaktı. Okul, iş… Yani ben gitmeye değil, kalmaya gelmiştim.

Bir yandan yeni ortama alışmaya çalışırken diğer yandan eş ve gelin olmanın sorumluluklarını da yerine getirmeye çalışıyordum. Kayınvalidem diğer tanıdığım kadınlara nispetle ufku açık bir kadındı. Hatta birçok yönüyle rol model aldığım bir hanımefendiydi. Mesela: “Evin hanımı olarak kültürel yemeklerimizi kendimiz yapmalıyız.” derdi. Hatta bir sabah güneş henüz doğmak üzereyken hobi bahçesi dedikleri bir yere gitmiştik. Bizim köy evlerine benziyordu bu küçük yapılar. İçinde mis gibi taze ekmeklerin piştiği tandır vardı. Avrupa’nın göbeğinde buna rastlamak beni oldukça şaşırtmıştı. O gün akşama kadar komşu kadınlarla beraber tandırda yufka açmıştık. Büyüklerimizin bu isabetli kararlarıydı aslında, bizi Avrupa’da biz yapan.

Almanya’da herhangi bir kuruma yahut alışverişe gitmek için yanımızda dil bilen birine ihtiyaç duyuyor olmak oldukça can sıkıcı bir durumdu. İlk nesil, bunun çok sıkıntısını çekmişti. Dil öğrenmem, sürücü belgesi almam konusunda telkinlerde bulunuyordu kayınvalidem. Onun yaşadığı zorlukları görmemem için bana yardımcı olmuştu, aynı senenin içinde hem dil belgesini almıştım hem de ehliyet sınavını kazanmıştım. Böylece onun omzundaki yük de hafiflemişti. Çünkü Almanya’da, ev işlerinin yanı sıra çocukları okula ve camiye bırakmak da annelerin göreviydi. Şartlar bunu gerektiriyordu. Almanya’da gelin olmak, anne olmak, Müslüman kadın olmak başlı başına büyük bir sorumluluktu. Ve bu sorumluluklarımız her gün artarak devam ediyordu. Bizler de her gün yeni şeyler öğrenerek yolumuza devam etmeliydik.

Dönüp geriye baktığımda, her gelinin benim kadar şanslı olmadığını görebiliyorum. Ne çok hikâyeler barındırıyordu mahalledeki evler. Kaç gelinin gözyaşlarıyla küflenmişti işlemeli çeyiz yastıkları, kaç genç kızın hayal kırıklığıyla doluydu, her an vatana dönecekmiş gibi kilerde hazır duran bavulları? Kimi gelin alışamadı gurbete kimi benimseyemedi bu yeni hayatı. Baba ocağından çıkıp gurbet gelini olmuş genç kızların hikâyeleriyle doluydu her bir oda.

“İmanının yarısını kurtarmak” olarak gördüğümüz evliliğin kutsallığı tartışılmaz lakin gençlerini evlendirecek olan ebeveynlerin bilinçlenmesi de elzem. Anne baba, kayınvalide ve kayınbabalara düşen, kendilerine emanet olan evlatları gibi, gelin aldıkları başka bir annenin evladına da emanet ve evlat olarak bakmaktır. Her neslin bir önceki kuşağa oranla daha bilinçlendiğine inandığım, dinimizin ve kültürümüzün birer elçisi olarak bulunduğumuz bu gurbet ellerde biz kadınlar, gelecek nesillere örnek ve önder olacağız inşallah. Ve zaman çok hızlı akıyor. Şimdi biz üçüncü kuşağın ithal gelinleri olarak kayınvalide olma yolundayız.