GÜNÜMÜZ MÜSLÜMAN BİLGİNİNİN
İLMİ YETERLİLİK VE TEMSİL SORUNU
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Geçmişte âlim/ulema, İslam toplumlarının, ifade yerinde ise temel dayanağı ve omurgası mesabesindeydi. Onlar sadece dinî bilgi veren insanlar değil, aynı zamanda çok değişik alanlarda topluma rehberlik eden kimselerdi. Nitekim sahabe-i kiramdan şöyle bir söz nakledilir: “Zelletu’l-âlimi zelletu’l-âlemi.” Yani âlimin hatası toplumun da hatası ve sapması demektir. Buradan mülhem olsa gerek dilimize şöyle bir deyim de yerleşmiştir. Âlimin zellesi, yani sapması, toplumun zillete düşmesi ve birçok musibetlere maruz kalması demektir.

Geçmişe baktığımızda Müslüman toplumlarda, âlimler hem hukuk hem de eğitim faaliyetlerinin öncüleri idiler. Onlar aynı zamanda, toplumun dinî yönden ıslahı, irşadı ve manevi olgunlaşmasının rehberleriydi. Bu anlamda âlimler, halkın yanında ve onlarla beraber hareket eden toplumsal aktörlerdi. Mesela savaşta askere moral veren, toplumsal problemlerde toplumu kaynaştıran ve hayır faaliyetlerinde öncülük eden kimselerdi. İslam dünyasında bağımsızlık savaşlarında âlimlerin oynadığı role tarihî kaynaklar şahitlik etmektedir. Bizim ülkemizin yaşadığı Kurtuluş Savaşı’nda ne büyük katkılar sağladıkları da araştırmalar tarafından ortaya konmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemizde geçen asırda sosyal, siyasi, hukuki, ilmî ve kültürel alanlarında radikal değişmeler olmuştur. İfade yerinde ise taşlar yerinden oynamış, ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Modernleşme çabalarıyla birlikte dinin bahsedilen alanlardaki yeri daralmış, etkisi de önemli ölçüde azalmıştır. Bu gelişmelerden ulema da, sosyal pozisyonu ve etkinliği itibarıyla nasibini almıştır. Yine de belirtmek gerekir ki ilmi, irfanı, samimiyeti ve gayreti nispetinde toplum onlara güvenmekte ve sözlerine itibar etmektedir. Bununla beraber günümüz Müslüman toplumlarında, bir önderlik sorunu olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu sorunun, hem geleneksel medrese tarzını hem de modern eğitim kurumları olarak ilahiyatları/İslami ilimleri dikkate aldığımızda şu yönlerinden bahsetmek mümkündür: 1- Dinî ilimler mirasından gerektiği şekilde istifade edememek. 2- Oryantalist çalışmaların oluşturduğu etkiler. 3- Dinî ilimler alanında yeni metot arayışlarının doğurduğu sorunlar. 4- Yaşanan dünyanın gerçeklerinden, eğitim, kültür ve medya alanındaki gelişmelerden uzak kalmak. 5- Bilgide bütünlüğü kaybetmek. 6- İslam toplumları üzerinde oynanan emperyalist oyunlardan haberdar olmamak. 7- İlim ahlakının, ilim amel birlikteliğinin zayıflaması ve taassubun artması. 8- Medeniyet ufkunu kaybetmek.

Aşağıda bu konulardan bazılarını kısaca izah etmeye çalışayım:

Âlimin/bilginin diğer bilgi dallarından kopması sorunu

Geleneğimizde âlimin ilim anlayışında bir bütünlük vardır. Kelam, fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvuf birbirlerini tamamlayan ilimlerdi. Günümüzde ilahiyatlardaki ihtisaslaşma, ilim anlayışındaki bu bütünlüğü zedelemiştir. İslam’a belirli bir ilmin penceresinden bakmak gibi bir yanlış ortaya çıkmıştır. Bu durumun, dinî anlayış ve yorumlarımızda birtakım sorunlara sebep olduğu ehlinin malumudur.

Günümüzde medrese tarzı eğitime baktığımızda burada da ilim anlayışındaki bütünlük, farklı bir şekilde bozulmuştur. Şöyle ki bu kurumlarda ilim, sadece temel İslam ilimleri (tefsir, hadis, fıkıh, kelam vb.) kaynaklarında yazılanlar olarak kabul edilmektedir. Âlimler de bu kaynaklardaki Arapça ibareleri çözen kimseler olarak görülmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki ilmî faaliyet, yazılan ve söylenen sözün, o ilmin tarihi, metodu, söylendiği sosyal, siyasi ve kültürel vasat açısından da analizini yapmayı gerektirmektedir. Bu açıdan bir yetersizlik olduğu görülmektedir. Diğer taraftan yapılan bu hizmeti hafife almamakla beraber okunan bu eserlerin günümüz muhataplarına nasıl servis edileceği konusunda yetersiz kalındığı, dolayısıyla bir kopukluk oluştuğu anlaşılmaktadır. Herhâlde bunun sebeplerinden biri de günümüzde insanlığın eriştiği ilim ve tecrübeden, yine geliştirilen metotlardan yeterince istifade edilmemesidir.

Dinî tahsilde temel İslam bilimleri asıldır. Çünkü bu ilimler, dinin anlaşılması ve uygulanmasında temeli ve metodu oluşturmaktadır. Bunun yanında akli ilimlerin tahsili de önem arz etmektedir. Ancak günümüzde medrese tarzı eğitimden geçenlerin, din felsefesi, İslam felsefesi ve diğer din bilimleri alanlarına gereken önemi vermedikleri anlaşılmaktadır. Bunun doğru bir yaklaşım olduğunu söylemek zordur. Çünkü İslam düşünce geleneğine baktığımızda bizim zengin bir tecrübeye sahip olduğumuz görülecektir. Dinî ilimler fert ve toplumu manevi hastalık, yozlaşma, tefrika ve sapmalardan korur. Akli ilimler ise düşünceyi besler, medeniyetin yenilenmesi ve ihyasını sağlar. Geçen asırda medrese eğitimi almış veya buralarda müderrislik yapan birçok âlimimizde bahsettiğimiz donanımı görüyoruz. Mesela Muhammed Hamdi Yazır ve Ahmet Hamdi Akseki’yi bu bağlamda zikredebilirim. Bu açıdan din felsefecisi Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’ın, M. Hamdi Yazır’la ilgili sunduğu bir tebliğe “filozof müfessir” başlığını koyması dikkat çekicidir. Yazır’ın tefsirinin bilhassa birinci cildi, akli ilimlerden nasıl yararlandığının ve dinin temel kaynaklarıyla bunları nasıl mezcettiğinin açık bir göstergesidir.

Diğer taraftan şunu belirtmeliyim: Bugünkü dünyada dinî hitabın etkili olması için toplumsal değişim ve süreçleri, zamanın ruhunu iyi okumak gerekiyor. Başka bir ifadeyle topluma ve insanlığa bakarken ifade yerinde ise fotoğrafın bütününü görmeye çalışmak gerekiyor. Aksi bir durum, birtakım olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Mesela bunlardan biri taassuba ve dinî değerlerin topluma dayatılmasına sebep olmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bahsettiğimiz durum, ufuk darlığı ve vizyon yoksunluğuna varmaktadır. Başka bir ifadeyle insanlığa hitap etmesi gereken dinî söylem, içe kapanmakta ve yerelleşmektedir. Küreselleşmenin yaşandığı günümüzde, evrensel bir dilin yakalanmasının ne denli önemli olduğunu zannederim izah etmeye gerek yoktur.

Yine ifade edelim ki medrese eğitiminden geçen çevreler, bu tavırlarıyla farkına varmadan, dinin toplumdan kopması ve hayatın sekülerleşmesine destekçi olmaktadırlar. Sonuçta yaşanan dünyada etkin olmanın, insanlığa örnek olmanın yollarını da bir anlamda kendilerine kapatmaktadırlar. Diğer taraftan insanlığın gidişatını doğru bir şekilde okuyamamak, bilginlerin fonksiyonunu ve etkinliğini zayıflatan durumlardan bir diğeridir. Çünkü bu durum, yaşanan zamana ve şartlara karşı, ifade yerinde ise bir körlüğün oluşmasına sebep olmaktadır. Bahsedilen donanımdan yoksun din bilginleri, belki insanların dinî duyarlılıklarını ve ahlaki bilinçlerini güçlendiren katkılar sağlayabilirler. Ama insanlığa yol gösterecek bir medeniyetin inşasında rehberlik yapmaları ve evrensel bir perspektifi yakalamaları pek mümkün gözükmemektedir. Kısaca, çağını tanımayan ve zamanın ruhunu bilmeyen bilginlerin, muhataplarına o çağı aşan bir ufuk kazandırmaları mümkün değildir.

Kur’an’ın kevni ve biyolojik ayetleri inceleme çağrısının unutulması

Kur’an’da ilim ve âlim kavramları değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Bunlardan biri de canlılardaki yaratılış sırları hakkında “düşünmek” ve “düşünenler” anlamıdır. (Fatır, 35/28.) Böylece sayısız ayette yaratılış hakkında insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Kur’an âdeta bütün yönleriyle varlığı önümüze koymakta ve oradaki kanun ve incelikleri anlamaya bizleri davet etmektedir. Ancak şunu belirtelim ki asırlardır Müslümanlar, Kur’an’daki tabiat ve yaratılıştaki bu kanunları anlamaya yeterince önem atfetmemişlerdir. Birkaç asırdır Batılılar tabiatı inceleme ve araştırma işini oldukça başarılı bir şekilde yapmaktadırlar. Acaba bizler bu perspektifi, yaratılışı ve evreni anlama merakını nasıl oldu da kaybettik? Bunun önemli sebeplerinden birinin, her daim kevni ayetleri anlamaya davet eden Kur’an üzerinde düşünmeye yeterli önemin verilmemesi olduğu anlaşılmaktadır. Zamanımızda bile kaynaklar oldukça çoğalmasına rağmen bu konunun ciddiyetinin yeterince kavranamadığı görülmektedir. İşte burada ilim anlayışımız ve âlimin sorumluluğu ile ilgili bir sorun olduğu anlaşılmaktadır.

Akademisyenlerin dinî-toplumsal konularda tavır koymaması

İlahiyat fakültelerimizde çok değerli çalışmalar yapan hocalarımız vardır. Hatta İslam toplumlarının birçoğunda bu nitelikte çalışmalar yapılmadığını söylemek de mümkündür. Ancak şunu ifade etmekte fayda vardır: Kimi zaman İlahiyat fakültelerinde yürütülen çalışmalar toplumsal süreçlerden ve gelişmelerden uzak, nesnel çalışmalar olabilmektedir. Objektif ilmî çalışmaların önemi elbette inkâr edilemez. Fakat İlahiyat akademisyenleri âlim geleneğinin bir devamı ise o gelenek bize farklı bir şey söylemektedir. O da şudur: İslam âlimi, yeri geldiğinde hak ve hakikat uğrunda mücadele eden, haksızlıklara direnen, mazlumlara kol kanat geren toplumsal bir aktördür. Bütün peygamberler ve salih insanların mirası da bizlere bunu anlatmıyor mu? Dolayısıyla toplumda din eksenli bir tartışma olduğunda, doğal olarak insanlar donanımlı ilim insanlarını bünyesinde barındıran ilahiyat fakültelerinden gelecek sesi duymak, onları yanlarında görmek istemektedirler.

Burada Pakistanlı meşhur âlim Mevdudi’nin konumuzla ilgili bir tespitine yer vermek isterim: O, Kur’an’ı doğru anlayabilmek için onun idealleri uğrunda, hak ve batıl mücadelesinde aktif olarak katılmak gerektiğini söyler. (Tefhîmu’l Kur’an, İnsan Yay., İstanbul 1986, 29.) Yine Tahsin Görgün, dinî ilimlerin gereği gibi yapılmasının, esas itibarıyla bireysel ve toplumsal anlamda Müslümanca var olmayla doğrudan ilişkisine dikkat çeker. (İslam Düşünce Kılavuzu, edit: Ahmet Koç, Tidef, 2019, 286.)

Burada bahsettiğimiz toplumsal rehberlik rolü, ihmal edilirse oluşan boşluk birileri tarafından bir şekilde doldurulmaktadır. Nitekim bunun, toplumu yanlışa, hurafeye yönelten, hatta istismara varan esef verici örneklerini hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla Diyanetiyle ilahiyatlarıyla burada herkese önemli görevler düşmektedir. Bu anlamda din bilginlerinin, toplumun ihtiyaç duyduğu güncel bilimsel bilgiyi üretme, bu bilgiyi topluma servis edecek yapılanmaları gerçekleştirme yine hak ve hakikat uğrunda topluma rehberlik etmelerine ihtiyaç olduğu açık bir gerçektir.

Şunu da ilave etmekte fayda vardır: İlim insanının, Müslümanlık konusunda derdi olan veya olmayan kesimlerle beraber olması, onların soluduğu havayı teneffüs etmesi, yeri geldiğinde onların sözcülüğünü yapması yeri geldiğinde de onları yanlışa sapmaktan koruması önemli bir görevdir. Aksi bir durum yani toplumdan kopukluk, zamanla bazı akademisyenlerde topluma karşı olumsuz bir yaklaşım sonucunu doğurmaktadır. Böylece pratikten uzak, masa başında üretilen bilgilerle toplumun dinî, kültürel kodlarına sürekli eleştiri getiren elit bir tabaka oluşmaktadır. Bu duruşa sahip araştırmacıların üretecekleri bilginin, topluma ve medeniyetimize ne kadar katkı sağlayacağı şüphelidir.

Bilgi ahlakının zayıflaması veya ilmin amelden kopması

İslam geleneğinde dinî tahsilde, bilgi ahlakla beraber yürür. Bilgideki ilerleme takvayı, ihlas da tekâmülü getirir. Bugün dinî tahsilin, bu ahlaki boyutunun gittikçe zayıfladığı görülmektedir. Söylenen ve yazılanlarla yapılanlar arasındaki mesafe gittikçe açılmaktadır. Böylece bilgi sanki alınıp başkalarına pazarlanan bir metaa dönüşmektedir. Sonuçta, çoğunlukla bilgiyle ahlaki yücelme değil, kariyer sahibi olma ve toplumsal prestij hedeflenmektedir. Dolayısıyla bilgi, ahlaki olgunlaşmanın değil, dünyevi nüfuzun aracı olarak kullanılmaktadır. İlim amel bütünlüğü açısından Zümer suresinin şu ayeti açıklayıcıdır: “(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 39/9.) Burada hangi ilmin insanı yücelttiği ve âlimin özellikleri anlatılmaktadır. Bu âlimler gecenin derinliklerinde kâh secde ederek kâh ayakta durarak Allah Teâlâ’ya ibadetle meşgul olan ve ahirette O’na hesap verme kaygısı taşıyan ve Rablerinin rahmetine nail olmayı uman kimselerdir.

Günümüzde bilgiye ulaşmak son derece kolaylaşmıştır. İlim insanlarımız, bilgiyle donanma konusunda büyük bir yarış içindedirler. Ama sadece bilgiyle âlim olunmadığının bilinmesi gerekir. Atıfta bulunduğumuz ayetten bunu anlıyoruz. Bilginin yanında ibadet gayreti, hesap bilinci, nefis terbiyesi, takva duyarlığı, ihlas, cihat ve edep de gerekiyor. Yine Kur’an, âlimlerin rabbaniler olmaları gerektiğini bizlere bildirmektedir. (Âl-i İmran, 3/9.) Yani okuyup okutmakta olduklarıyla amel etmeleri halka önderlik yapmaları, onların temel görevidir. Geçmişteki ulemanın hayatları bizlere bunu söylüyor. Hatta âlim biyografilerinde ilim tahsili bittikten sonra amelî icazet almaktan bahsediliyor. Bu manada âlim, öğrencilerin sadece aklını olgunlaştıran değildir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle aynı zamanda onların kalbini de yoğuran ve kıvam veren kimsedir.

Diğer taraftan ilme ve bilgiye dünyevi hırs ve tamahlarla sarılmak, bilginlerin toplumda örneklik ve temsil durumlarını da zayıflatmaktadır. Bu sebeple insanlara rehberlik edecek olanlar, önce kendi nefislerini tezkiye etmeli ve maneviyatlarını olgunlaştırmalıdırlar. Çünkü toplum, takva ve ahlaki değerler açısından kendini aşan ilim insanlarını hasretle beklemektedir.

Bu konuda şunu da belirtmek istiyorum: Bilgi ahlakı, doğrudan ve haktan yana olmayı, zalimlerle mücadele etmeyi de gerektirmektedir. Bu, âlimin önündeki handikaplardan biridir. Çünkü bahsettiğimiz durum, fedakârlık yapmayı, zorluklara ve çilelere katlanmayı gerektirmektedir. O yüzden Kur’an’da İsrailoğulları din bilginlerine, “İnsanlardan korkmayın benden korkun, dünyevi menfaatler için benim ayetlerimi satmayın.” uyarısı yapılmaktadır. (Maide, 5/44.)

Bilginlerin geçmişi ve hâli anlama sorunu

Müslümanlar zengin bir ilim mirasına sahiptir. Bunu anlama ve günümüze taşıma konusunda çalışmalar sürmektedir. Ancak burada iki aşırı ucun olduğunu görüyoruz. Bir tarafta geçmişte yazılan ibarelerin gözlüğüyle günümüze bakılmaktadır. Burada tarihî tecrübeye âdeta kutsal bir nitelik atfedilmekte ve herhangi bir değerlendirmeye gitmeden nakledilmesi yeterli görülmektedir. Böylece bilgilerin, belirli sosyo-kültürel şartlarda ve ihtiyaçlara karşı üretildiği, bu sebeple tarihsel bir nitelik taşıdıkları unutulmaktadır. Bu çevrelerde, günümüz dünyasında “var olma”nın gereklerinin yeterince idrak edilmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla burada geçmiş miras, ilmî bir metotla okunmamakta ve bir ayıklamaya gidilmemektedir. Sonuçta günümüz gelişmelerine karşı olan tavır, duygusal ve tepkisel olmaktan öteye geçmemektedir. Biz bu durumu, geçmiş ilmî mirasın altında ezilmek şeklinde değerlendiriyoruz.

Benzer bir durum, bazı akademisyenlerin, egemen modern düşünce ve uygulamalar karşısında yaşadıkları tavırda da tezahür etmektedir. Burada kendi geleneğinin kıymetini takdir etmeyip Batı düşüncesi ve medeniyeti karşısında hayran bir tavır sergilenmektedir. Bazen aceleci ve toptancı bir yaklaşımla geçmişte İslam’ın yanlış anlaşıldığı ve yaşandığı iddia edilebilmektedir. İlim insanının yanlışları tespit etmesi ve doğrulara dikkat çekmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ancak bunun da bir metodu, bir edebi yok mudur? Bu şişirilmiş özgüven duygusu, genellemelere giderek bu ahkâm kesme tutumu nereden kaynaklanmaktadır acaba? Oysa Kur’an bizi, sözlerimizde adil olmaya, bilerek ve araştırarak konuşmaya davet etmiyor mu? Sonuçta burada geçmiş ilmî mirasa bakarken modernitenin kavram ve uygulamaları esas alınmaktadır. Onu meşrulaştırıcı bir yaklaşım sergilenmektedir. İslami naslar da Batı’dan ödünç alınan bu model ve paradigmalara göre yorumlanmaktadır. İşte bahsedilen bu durum, modern İslam düşüncesinin temel sorunlarından biridir.

Bilginlerin, ümmetin esas sorunlarını unutup kısır çekişmelere dalmaları

Bugün maalesef bazı dinî gruplardaki temel sorunlardan biri taassup veya fanatizmdir. Burada çoğunlukla dinde birleştirici bir nitelik taşıyan temel ortak noktalar göz ardı edilmektedir. Böylece teferruat konulardan hareketle bir dışlama ve ötekileştirme tutumu sergilenmektedir. Sorumsuz bir şekilde insanlar inkâr ve bidatçılıkla birbirini suçlamaktadırlar. Bu durum, medeniyetimizin inşası önünde önemli bir engel olarak durmaktadır.

Malum olduğu üzere, ülkemizde din içi çoğulculuk gittikçe çeşitlenmektedir. Kendi görüşünü tanıtma ve daha geniş toplumsal kesimlere onu ulaştırma, her grubun doğal hakkıdır. Ancak karşı tarafa iftira etme, onu aşağılama hatta düşman hâline getirme yoluna başvurulmamalıdır. Birbirine muhalefet ederek veya iftira atarak var olma, bu şekilde taraftar toplama gruplaşmaların çokça başvurdukları bir yoldur. Ancak bu durumun, Müslümanların sahip oldukları potansiyelin kısır çekişmelerle heder edilmesine sebep olduğu bir gerçektir. Şu hâlde yapılması gereken şey, hiç kimseye faydası olmayan aksine ayrımcılığa ve husumetlere sebep olan tartışmaların bir tarafa bırakılmasıdır. Bunun yerine ümmetin sahip olduğu güç ve enerjinin, bilim, kültür, eğitim, sanat, mimari, medya vb. alanlarda derinlikli çalışmaların yapılmasına yine medeniyetimizin karşı karşıya bulunduğu temel sorunların çözümüne harcanması gerekmektedir.

Ulemanın siyasi bilincinin olmaması

Buradaki siyasi bilinçle günlük politika değil, daha geniş anlamda, uluslararası güçlerin milletimize, daha genel manada ümmete yönelik siyasi manevralarının farkında olunması kastedilmektedir. Hak batıl mücadelesi olanca hızıyla bugün de devam etmektedir. Ne yazık ki zayıf ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürülmesi, Müslüman toplumların boyunduruk altında tutulması, işgaller ve talanlar yeni yöntemlerle devam etmektedir. İslam toplumlarına yönelik akıl almaz komplolar ve çökertme operasyonları düzenlenmektedir. Ülkemizin karşı karşıya kaldığı 15 Temmuz hadisesi bunun tipik örneklerindendir. Şu hâlde sadece dinî ilimleri tahsil etmek yeterli değildir. Bunun ötesinde ümmete yönelik emperyalist emeller ve istilacı girişimler karşısında âlimlerin siyasi şuur ve basirete sahip olmaları son derece önemli bir hâle gelmiştir.