GÜN IŞIĞINA ZARİF BİR PERDE: ŞEMSİYE
Süreyya MERİÇ
Şems ve kamer, güneş ve ay… Göğü bezeyen iki eşsiz inci, gece ve gündüzün remzi. İnsanoğlu ay ışığına meftun, mehtaplı gecelere mısralar okurken güneşin güçlü ışınları karşısında kendini korumak için ağaç gölgelerini, serin su kenarlarını tercih etmiş. Bilhassa yaz aylarında güneşin ışıktan orduları yeryüzünü yakıp kavururken insanoğlu da kendini bu hararetli savaştan korumak için çeşitli yöntemler geliştirmiş.
Evin bir köşesinde bütün bir yaz kaderine terk edilmiş şemsiyenin kıymetini yağmura yakalanınca anlar insan. Oysa şemsiyelerin ortaya çıkış hikâyesi yağmurdan değil güneşten kaynaklanmaktaydı.
İnsanları gün ışığından koruyan en zarif kalkan şüphesiz ki şemsiyelerdir. Evet, yanlış duymadınız, şemsiyeyi insanoğlunun yoldaşı yapan asıl etken yağmur değil güneştir. Günümüzde her ne kadar yağmurlu havalarla, gri bulutlarla kaplı gökyüzüyle birlikte anılsa da şemsiyeyi ortaya çıkaran Mezopotamya’nın yakıcı güneşi.
Şemsiyenin ne zaman ve nerede icat edildiği tam olarak bilinmiyor. Tarihî bulgular yolumuzu medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’ya çıkarıyor. Kızgın güneşin yakıcılığından ağaç gölgelerine sığınan insanoğlunun, geniş yaprakları kullanarak kendine gölgelik bir alan oluşturmayı akıl etmesiyle şemsiyenin de tarihî serüveni başlamış oldu.
MÖ 1200 yıllarında Antik Mısır’da yine gün ışığından korunmak amacıyla şemsiyeler kullanılıyordu. Mısır’dan Roma’ya geçen şemsiye, özellikle kralların ve asilzadelerin önemli aksesuarlarından birine dönüştü.
Coğrafi şartlar, nesnelerin kullanım alanını çeşitlendiren en önemli faktörlerden biri. Mısır’da güneş, Uzak Doğu’da muson yağmurları… Şemsiyenin yağmurdan korunmak amacıyla kullanımı ise ilk olarak Çin’de görüldü. Kâğıttan yapılan şemsiyeler reçinelenerek su geçirmez hâle getirildi. Yağmura direnen bu zarif kalkan, yine yağmurlarıyla ünlü Londra’da tanınınca şemsiye asıl şöhretine kavuştu.
16. yüzyılla birlikte Avrupa’da yaygınlaşan şemsiyeyi Faslı seyyah ve yazar Janas Hanway (1712-1786), İngiltere’de kullanarak aksesuarın tanınmasını sağladı. Şemsiye, bu dönemde Londra burjuvazisi tarafından "Hanway" olarak adlandırılmıştı.
İlk dönemlerde şemsiyelerde reçineli kâğıtlar yahut yağlı kumaşlar kullanılıyordu. Bu şemsiyeler çok dayanıklı olmamakla birlikte önemli oranda yaygınlık kazanmıştı. Sanayi inkılabının eşyanın imalatında meydana getirdiği değişiklik, şemsiyelerde de kendini gösterdi. 1830 yılında seri üretimin kapıları açılırken plastik malzemeler de kullanılmaya başlandı. Londra’da "James Smith and Sons" şirketinde üretimine başlanan şemsiyelerin saplarının yapımında balina kemiği ve ahşap tercih edildi. 1852’de Samuel Fox adlı bir üreticinin çelik tel kullanmasıyla ergonomik modellerin üretimine başlandı.
Türkiye’de şemsiyelerin kullanımı ülke dışından getirilen örnekler vasıtasıyla oldu. Osmanlı döneminde renk renk dantelalı şemsiyeler kadınların vazgeçilmez aksesuarları arasında yerini aldı. Yazın güneşten, baharda nisan yağmurlarından korunmak için şemsiyeler vazgeçilmez bir enstrümandı. 1882 yılında İstanbul’da yaşayan Robenson adlı bir İngiliz’in üretime başlamasıyla ilk yerli yapım şemsiyeler de kullanıma girdi. Günümüzde hem dünyada hem de ülkemizde, çeşitli modellerde, boy ve renklerde şemsiyeler, değişik yay mekanizmaları aracılığıyla açılıp kapanan, manuel, yarı otomatik ve tam otomatik modelleriyle kullanılageliyor.