GÜLDÜRÜRKEN DÜŞÜNDÜREN BİLGE: Nasreddin Hoca

Esma TÜRKSEVEN

Son asır tarihçi ve romancılarımızdan Ziya Şakir; Nasreddin Hoca ve latifeleri hakkında yazdığı eserinin ön sözünde şöyle bir hatıra anlatır: “Paris seyahatimde beni Sorbon dârülfünûnunun Türkçe imtihanlarına davet ettiler. Bu imtihanda talebelerin sadece Nasreddin Hoca’nın kitabından imtihan edildiğini gördüm ve hayret ettim. Her talebe, elindeki küçük bir kitaptan ‘Hoja merhum dedi ki…’ diye okumaya başladı ve okuduğu fıkra üzerinde tahliller yaptı. Merak ettim, Hoca merhuma bu alâkanın sebebini sordum. Şu cevabı verdiler: ‘Bu zat artık beynelmilel bir filozof olmuştur.’” (Mustafa Uluçay, “Eğitimde Gelenekten Faydalanma: Nasreddin Hoca Örneği”, The Journal of Social Science, yıl 2, cilt 2, sayı 3.)

Nasreddin Hoca, Türk milletinin hangi coğrafyada olursa olsun duygularına tercüman olmuş bir halk mütefekkiridir. Sekiz asırdır hayata, insanlara, değerlere, geleneklere hatta inançlara farklı boyutlardan bakabilmeyi insanlığa öğreten; alçakgönüllülüğü, hoşgörüsü, eleştiri ve öz eleştiri anlayışı ile akılda kalıcı izler bırakan bir hakîm şahsiyettir. Onun bilgeliği, kendisine, insana ve topluma çekincesiz ayna tutar. Nasreddin Hoca ile yaşam sorgulanır, gözden geçirilir, dengelenir, eşitlenir, çözümlenir, geliştirilir ve yenilenir. O, topluma bakışı ile bir sosyolog, insan ruhunu analiz edişi ile bir psikolog, Türk mizah gücünü, ince zekâsıyla harmanlayışı ile bir nüktedandır. Tabuları, kalıp yargıları sorgulayarak ve sorgulatarak ortadan kaldırır; aydınlanmanın yolunu açar. En ciddi ortamları, anları, ilişkileri, hiyerarşileri, statükoları mizahi yaklaşımıyla yok eder. Selçuklunun yıkılışına şahit olmuş, haçlı seferlerinden yorulmuş, Moğol tehlikesini yaşamış Anadolu insanının yaralarını hikmetli sözleri ve mizah anlayışı ile sarıp sarmalar.

Toplumunun bütün veçhelerini eleştirel bakışıyla aydınlatan Nasreddin Hoca aracılığıyla nesiller, eleştirel düşüncenin sistematiğini, mizahın hoşgörülü dünyasında öğrenmektedir. O başkalarını eleştirip iğnelerken kendini eleştirmekten de geri durmaz; bu yanıyla önemli bir olgunluk sergiler. Hatta eleştirilerine öncelikle kendisinden başlayarak bilgeliğe öz eleştiri ile adım atılacağını herkese gösterir ve öğretir. Toplumda gördüğü aksaklıkları yine kendine has üslup ve davranışıyla hicveder. Yapılan yanlışın saçma ve komikliğini sevimli bir üslupla ortaya koyar. Batıl ve hurafelere inanan kişiyi azarlamaz. Kendisine sorulan sorular karşısında “haramdır, helaldir”, “caizdir, değildir” demek yerine ince bir mizahla muhatabını düşünmeye ve sorgulamaya davet eder.

Kimdir Nasreddin Hoca?

Köprülü’nün ifadesiyle “Medreselerde, mekteplerde okuyan mütefekkirlerden okuyup yazma bilmeyen en iptidaî halka, köylülere hatta göçebelere kadar, Nasreddin Hoca’yı tanımayan bir Türk yoktur. O, çocukluğumuzdan beri âşinâ olduğumuz sevimli bir simâdır. Onu nasıl, ne vakit, nerede tanıdık; bilemeyiz. Yalnız bu ismi duyunca dudaklarımızda kendi kendine bir tebessüm belirir; gülen gözlerimiz önünde ihtiyar Hoca birdenbire canlanır.” (M. Fuad Köprülü, Nasreddin Hoca, Ankara: Akçağ Yayınları, 2004.)

Kavuğuyla, cübbesiyle, kürküyle, eşeğiyle dekor olarak bütünleşmiş, fıkraları yüzyıllardır dilden dile dolaşmış, halkın gönlünde unutulmaz izler bırakmış bu söz ustası hakkında, pek çok araştırmalar yapılmış fakat ne yazık ki detaylı bir biyografi elde edilememiştir.

Kaynaklara baktığımızda Nasreddin Hoca’nın adına ilk defa 1480’lerde Cem Sultan’ın arzusu üzerine Ebu’l-Hayr-i Rumi tarafından kaleme alınan ve Sarı Saltuk’un menkıbelerini anlatan Saltuknâme isimli eserde rastlarız. Sarı Saltuk, Anadolu’da ve özellikle Rumeli’de İslamiyet’i yayan alperen sıfatıyla asırlarca kabul gören kült bir şahsiyettir. Saltuknâme’de Sarı Saltuk’un Akşehir’e gelip Nasreddin Hoca’yla görüşmesi, evine misafir olması ve Hoca’yla bir süre sohbet etmesi anlatılır. Sarı Saltuk, Nasreddin Hoca’yla ilgili kanaatini şöyle beyan eder: “Molla Nasreddin; gerçi zâhirde hep söyledüği mecâzdur velî hakîkat söylermiş. Mecâzı sırrı sûret eylermiş. Bu bir remz imiş. Bu kişi tekin er değildür.” (Uluçay, a.g.m. s, TJSS, yıl 2, cilt 2, sayı 3.)

Araştırmacıların çoğuna göre Nasreddin Hoca, 1202 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu köyünde doğmuştur. Hoca’nın babası, köyün imamlığını da yapan Abdullah Efendi, annesi ise bu köyün yerlilerinden Sıdıka Hanım’dır. Nasreddin Hoca, ilk dinî bilgilerini babasından öğrenir. Daha sonra Akşehir’e giderek Hace-i Cihan ve Hace-i Fakih gibi devrin tanınmış âlim ve ariflerinden dersler alır. (Ejder Okumuş, 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Nasreddin Hoca, İnsan Yay., 2016, s.104.) Fıkralarından edinilen bilgilere göre, Nasreddin Hoca’nın imamlık dışında çok değişik işlerle uğraştığı; hatiplik, vaizlik, müezzinlik, cer hocalığı (köylülere para karşılığı din eğitimi verme), kâtiplik, müderrislik, kadılık ve mahkemelerde bilirkişilik yaptığı anlaşılmaktadır.

Alay etmez, nükteyle
öğretir!

Kıvrak bir zekânın ve keskin bir dehanın ürünü olan Nasreddin Hoca fıkralarında asıl konu; nefsani tutumları, zaafları, hataları, çaresizlikleri, tebessümleri ile insandır. Korkaklık, saflık, hasislik, güçsüzlük, çekingenlik, vurdumduymazlık, ahmaklık, görgüsüzlük, fırsatçılık, menfaatçilik, kurnazlık gibi hâller, toplumsal konular eleştirel bakış açısıyla değerlendirilir. Nasreddin Hoca, çözüm arayan bireye ve topluma mizahi eleştirel bakışıyla yeni çıkış yolları sunar. Bu çözümlerin asırlar geçmesine rağmen geçerliliğini koruduğu görülür.

Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri öğreten, doğruya sevk eden, kötülüklerden sakındıran bir kişidir. Toplumsal problemleri halkın anlayacağı bir dil ve üslupla mizah yöntemini kullanarak kısa ve öz olarak dile getirmeyi tercih eder. Fıkralarında ince bir nokta vardır. Burada amaç, sadece güldürmek değil, gülerken düşündürmektir. Alaylı bir söylemin aksine o, nükteli sözleriyle insanların hatalarını fark etmelerini ve bu hatalardan ders çıkarmalarını ister.

Uydurma fıkralara dikkat!

Fıkralarının doğru anlaşılıp yorumlanması için Nasreddin Hoca’nın kişiliği, yaşadığı bölge, olayların geçtiği yer ve kişilerin özellikleri, o çevrenin hayat düzeni, değer yargıları da iyi bilinmelidir. Onun gibi geniş bir coğrafyaya yayılan, yüzyıllar boyu yaşayan, farklı kültürlerin rengine boyanan tarihî fenomenlerin zamanla gerçek bağlamlarından koparıldığı, kendilerine ait olmayan söz ve hatıralarla anıldığı bilinen bir gerçektir. Günümüzde Nasreddin Hoca latifesi diye anlatılan pek çok fıkra gerçekten ona ait değildir. Bu yakıştırmalar bazen onun tarihî şahsiyetini incitecek boyutlara ulaşır. Ona atfedilen fıkraların bazılarında Nasreddin Hoca hırsızlık yapar, rüşvet alır, yalan söyler! Bu da yetmezmiş gibi bir de obur mu obur, pinti mi pintidir. Velhasıl ne kadar olumsuzluk varsa Hoca’ya mal edilmiştir. Çocuklar, gençler, yetişkinler, toplumun her kesimi bu yalan yanlış fıkralarla zehirlenir. Mesela Hoca’ya isnat edilen birçok fıkra, XVI. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Lamiizade Abdullah Çelebi’nin Letâif isimli kitabının “Deliler ve Divanelerle İlgili Lâtifeler” bölümünde geçer. “Bindiği Dalı Kesen Nasreddin Hoca” fıkrası ise Nasreddin Hoca ile aynı devirde yaşayan Şeyh Sadi’nin Bostan adlı kitabında zikredilir. Yine Hoca’ya atfedilen fıkraların birçoğu Timur’la ilgilidir. Hâlbuki Timur ile Nasreddin Hoca aynı dönemde yaşamamışlardır.

Hoca’nın maruz kaldığı bu uydurma, olumsuz tasvirlerden hanımı da payını alır. Bu fıkralara baktığımızda Hoca’nın hanımı çok defa aykırı, uyumsuz, anlayışsız, inatçı, çirkin, kıt akıllı, saf ve yalancı konumdadır. Hâlbuki Saltuknâme’de saliha, bilge bir kadın olarak tavsif edilir. Esere göre; Sarı Saltuk Akşehir’e geldiğinde Nasreddin Hoca ile görüşmek için evine uğrar. Kapıyı Nasreddin Hoca’nın hanımı açar. Hoca’nın evde olmadığını, derse gittiğini söyler. Sarı Saltuk, “Hayf bize birkaç nasihat ide dirdüm, bulımadum.” der. Nasreddin Hoca’nın hanımı da “Ben sana nasihat eylesem kabul eyle eylersen.” deyince Sarı Saltuk, “Buyurgıl işidelüm.” der. Nasreddin Hoca’nın hanımı, kapı eşiğinde Sarı Saltuk’a bazı öğütlerde bulunur: “Nasihat budur kim, evvel bu kim, dünyada fâsık, fâcir, fâsid ile alaka eyleme. (…) Ve dilünden tevbe ve istiğfârı koma. Kendüne ne sanursan her mümine anı sanasın. Allah’dan korkup ve Resûl’den utanasın. Ve âhiret içün bunda amel-i ahsen idesün. Dahi yaramazlardan kaçasın, yaramazlık etmeyesin, sakınasın. Ve günah çokluğun etmeyesin kim gönlün kararmaya. Tâ mükâşefe her dem sana zâhir olup sırra vâkıf olasın. Âyine-i dilde Hakk’ı müşâhede idesin.” Bu nasihatlerden de anlaşılacağı üzere; Hoca’nın hanımı İslam ve tasavvuf kültürüne vâkıf, takva sahibi, saliha bir kadındır (Uluçay, a.g.m. s, TJSS, yıl 2, cilt:2, sayı 3.)

Hocanın fıkralarını Bektaşi, İncili Çavuş ve Bekri Mustafa fıkralarından ayırmak oldukça kolaydır. Çünkü Bektaşi fıkralarının kahramanı isimsiz bir Bektaşi babasıdır. İncili Çavuş fıkraları, efendilerini eğlendirmek isteyen bir saray nediminin hazır cevaplarıdır. Bekri Mustafa fıkralarında ise bir tiryaki tipi anlatılır. (Ejder Okumuş, 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Nasreddin Hoca, , İnsan Yay., 2016, s. 31.)

Hoca’nın gerçek fıkralarını ayırt etme kılavuzu

Bir fıkrada ahmaklık, budalalık varsa o, Nasreddin Hoca’ya ait değildir. Nasreddin Hoca, zamanın bütün dinî ve müspet ilimlerinden haberdar, kendini yetiştirmiş, bilge bir kişidir.

Bir fıkrada, dalkavukluk, ikiyüzlülük, çıkarcılık varsa Nasreddin Hoca, bir paşa veya büyük bir adamın emrinde gösteriliyorsa bu anlatılan ona ait olamaz. Hoca’nın halkı güldürmesi asla bir dalkavukluk biçimini almaz. O, toplumsal çarpıklıkları eleştirerek doğru olanın adresini gösterir. Ama bu tutumu, onu, devlet adamlarını, bürokratları, din adamlarını eleştirmekten alıkoymaz.

Bir fıkrada Hoca; çok zengin, mal mülk, köle, cariye sahibi olarak gösteriliyorsa bu fıkra da onun olamaz. Çünkü Hoca, devrinin iktisadi şartlarının da etkisiyle pek çok insan gibi yoksul bir hayat sürmüş; bağda bahçede çalışmış, pazarcılık yapmış, her zaman halkın arasında olmuştur.

Bir fıkrada içki veya içki meclisi, çapkınlık, iffetsizlik, ahlaksızlık varsa o fıkra, Hoca’nın değildir. Çünkü Hoca’nın Kur’an’ı Kerim’de açıkça yasaklanan davranışların içinde olması akıl kârı değildir.

Hoca, bir fıkrada kaba güçle hak arıyorsa, dik başlı, dilediğini zorla yaptıran bir kişilik olarak gösteriliyorsa bu ona ait olamaz. Çünkü o, Dede Korkut gibi işleri kıvrak zekâsı ile halleder. Çok sevilip sayılmakta ve hemen her konuda kendisine danışılmaktadır. Onun, yaşadığı toplumda ve sonraki asırlarda bu kadar hüsnü kabul görmesi eğiticiliğini tatlı dille güler yüzle ve zekice yapmasındandır. Asık suratlılık, dinden onay alamaz. Son olarak bir fıkra çok uzunsa bu da onun olamaz. Çünkü Hoca, az ve öz sözle maksadı anlatır.

Yalnız Anadolu insanının nazarında değil, Azerbaycan’dan Yugoslavya’ya, Amerika’dan Japonya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası bir şöhrete kavuşarak evrensel bir kimlik hâline gelen bu bilge şahsiyet 76 yaşında Akşehir’de vefat etmiştir. (Ali Fuat Arıcı, “Eğitsel Yönleriyle Nasreddin Hoca Fıkraları: Bir İçerik Analizi”, eefdergi, cilt 20, sayı 3.) Yine Köprülü’nün ifadesiyle Nasreddin Hoca, “Şark’ın bütün İslam kavimleri arasında, bilhassa Avrupa ve Asya’nın geniş, dağınık sahalarına yayılan Türkler arasında asırlardan beri bütün kuvvetiyle yaşayıp durmaktadır.” Azeriler arasında Molla Nasreddin, Türkmenistan’da Hoca Ependi, Kazakistan’da Mulla Nasreddin olarak tanınan Nasreddin Hoca, çağlar öncesinden günümüze seslenmeye ve nesillere mesajını iletmeye devam etmektedir.