GÖRGÜLÜ KUŞLAR GÖRDÜĞÜN İŞLER


Mehmet AYCI


Kuşlar kimden ne gördü?

Başlığa aldığımız atasözünü çıplak anlamıyla kavramaya çalıştığımızda, ilk bakışta kuşları “görgülü” ve “görgüsüz” diye ayırmanın anlamsızlığıyla karşılaşırız. Ancak “görgülü kuşlar” parantezine bütün kuşları aldığımızda bu yanılgımızın ne kadar anlamsız olduğunu fark ederiz. Kuşlar zaten görgülüdür ve gördüklerini işlemektedir. Onların görüsü, Kitap’ta farklı canlılar için verilen örneklerde olduğu gibi kazanılan “görü/görgü” değildir; canlı, o “görüyle/görgüyle” birlikte tamamlanarak var edilmiştir. Kuşların görgüsünü bütün varlığa teşmil ettiğimizde yaratılanın/var olanın varlığı gereği, varlığında/kendinde bir görgü taşıdığı hakikatiyle yüz yüze geliriz. Bir çiçeğin salınışını, bir kuşun sekişini, bir ırmağın akışını, mesela güneşin randevusuna geç kalmayışını/vaktinde doğmasını; bu ve buna benzer sayısız durum ve şeyi zarafet ve incelik olarak tanımlamamız, hayret etmemiz tamamen insanidir. Atasözünün ikinci katmanda sakladığı kuşların görgülü olduğu bilgisi bize varlığa bütüncül bakmamızı öğütler. O zaman, ifade zorunluluğu gereği şu hükmü rahatlıkla çıkarabiliriz: Görgüsüz kuşlar gördüğünü işlemeyen kuşlardır. Elbette bu, kuşlar için söz konusu olamaz. Ancak, nezaketi ve zarafeti de içkin kuşlardaki “görünün/görgünün” diğer canlılar ve insanlar için de geçerliliğine itiraz edemeyiz. “Yaratılış” mükemmeldir çünkü. Yaratılışın devam etme süreci de mükemmeldir. O zaman rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: “Nezaketsizlik” ve “zarafetsizlik” bir sapmadır; bizde olan görünün/görgünün dışına çıktığımız durum ve eylemlerde nezaketimizi ve zarafetimizi kaybederiz.

Yerliler doğru yerde…

Son iki buçuk asırdır sosyal bilimlerde ana ekseni oluşturan “ilerlemeci” paradigma ne yazık ki hâlâ hükmünü yürütüyor. İnsanlar önce vahşiydi, sonra barbardı, sonra uygar oldular yalanını sosyal bilimlerden söküp atmak için insanlığın daha kırk fırın ekmek yemesi, daha çok acı çekmesi, daha çok bedel ödemesi gerekecek. Kendilerini uygarlığın en üst formunda görenler, bu aşamayı hak ettiklerini iddia ediyorlar aynı zamanda. Kendileri gibi olmayanlara tahakkümü ve onları sömürmeyi de “doğal hakları” olarak görüyorlar. “İlkellik” diye bir şeyin olmadığı, bunun icat edildiği itirazları cılız kalıyor. Sosyal bilimlerdeki ana akım kurallarıyla, kurumlarıyla, başka şeylerle birlikte neyin “nazik” ve neyin “zarif” olduğunun da standartlarını oluşturuyor. Burada keşifler sonrası yerlilerin incelikli tavırlarıyla sömürücülerin onlara nasıl insanlık dışı ve “vahşi” davrandıklarını örneklendirmeyi yersiz buluyorum. Şu kesin ki dünyada diplomasi, nezaket ve zarafet standartlarını belirleyenler bunu insan olmanın gereği taşıdıkları “görü/görgü” gereği yapmıyorlar. Fıtri standardın dışına çıkarak tamamen tahakküm ve dünyayı yeniden yapılandırma adına yapıyorlar. Tırnak içinde “medeni” olmayan topluluklara yönelik etnografik metinleri okuyun, yerlilerin ne kadar inşa ettikleri “nazik” ve “zarif” dünyanın süreç içinde nasıl yıkıldığını, onların nasıl “görgüsüz” hâle getirildiğini göreceksiniz. Tek yumurta ikizlerinin bile “aynı” olmadığı, bir meşe ormanında hiçbirinin diğeriyle aynı fiziksel özellikleri taşımadığı dünyamızda, ilerlemeci bakışın farklılıkları acımasızca budamasını, dahası farklılıkları vahşilik ve barbarlık (kısaca nezaketsizlik) olarak görmesini sorgulamamız, referans çerçevemizi doğru kurmamız gerekiyor: İnsan, insandır. Görgü/görü sahibidir. Bu görü/görgü farklı tezahür edebilir. Farkların ise bizi ayrıştırması değil zenginleştirmesi icap eder. Her insanın bizimle aynı eşit haklara sahip olduğu bilgisini nezakete ve zarafete dönüştürdüğümüzde dünya birden çiçeklenecek, bütün savaşlar bitecek, bütün sömürü sona erecek, bütün yaralar sarılacaktır. Ütopik tanımlaması da bize ait değil; teklif sade ve fıtri aslında. Oysa birisine hakkını teslim etmek sağaltırken birinin hakkını gasp etmek yaralıyor. İnsan “görüyü/görgüyü” kazandığına inandığında kazancından vazgeçmek istemiyor. “Görünün/görgünün” verilen bir şey olduğunu kabul etse kendisi de verecek; almayacak. Kazandığına inandığını koruma refleksi ise yapıcı değil yıkıcı hâle geliyor.

Çok çiçekli çerçeve…

Birine “nazik” veya “zarif” dediğimizde bir yargıda bulunuyoruzdur. Mesela; “Ahmet nazik bir insandır.” cümlesi bir hüküm cümlesidir. Bir hüküm cümlesi kurarken aynı cümle içinde söylemesek de zihnimiz Ahmet’i nazik olmayan biriyle, onun nezaketini nazik olmayan başka bir durumla kıyaslıyordur. Kimliğimizi inşa eden her şey, inancımız, aidiyetimiz, nasıl bir toplumda yaşadığımız, nasıl bir muhite doğduğumuz, bilgilerimiz, öğrendiklerimiz, kimliğimize irili ufaklı “dokunan” ne varsa bu cümleyi kurarken devrededir. Bir hükümde bulunurken aynı zamanda o hükmü kuşatan bir referans çerçevesi çiziyoruzdur. Millet olarak bizim çerçevemiz ne olmalıdır? Bizi millet yapan bileşenlerin bu çerçevede belirleyici etkisi nedir? Anlama çabasını somutlaştırmak ve bir çerçeve çizmek için “edille-i şer’iye” kavramına başvurabiliriz. Asgari “ilmihal” bilgisine sahip olan birisi edille-i şer’iye’nin ne olduğunu anlayacaktır. Her ne kadar “Ahmet nazik bir insandır” cümlesi “şer’î” bir cümle olarak görülmese de bu bizim “edille-i şer’iye’yi” edille-i erbaa olarak sınırlamamızdan, hükmün kaynaklarını da sınırlı görmemizden kaynaklanır. Oysa İmam-ı Azam’a göre bir hüküm verilirken dikkate alınması gereken başka kaynaklar da vardır: Sahabe kavilleri, istihsan ve örf. İmam-ı Azam, sünneti birinci ağızdan anlatan tanıkların söylediklerini, bir olaydan güzel sonuç çıkarmayı ve ilk altısına aykırı olmayan diğer toplumların örflerini de hüküm kaynağı olarak görür. Örf, sonuçta o toplumun dünyadaki hikâyesinin süzüle arına günümüze kadar gelmiş değerler toplamından ibarettir. Örfe bakmadan “nazik” ve “zarif” bir karar veremeyiz. İmam-ı Azam’ın dörtle sınırlamadığı, ancak ilmihal yazarlarınca dörtle sınırlanan “görülecek” kaynak maalesef bizim “görümüzü/görgümüzü” de sınırlamaktadır.

“Sizde bir türlü bizde bir türlü.”

Ara başlığı rahmetli Tahir Karagöz’ün ilahisinden aldım; ilahideki hayret duygusu ve kabullenme olağanüstüdür. Her toplumun nezaket ve zarafet anlayışları da türlü türlüdür ve toplumsal ontolojiden bağımsız değildir. O (başka) bir türlü olanı anlamaya çalışmak, hakkını teslim etmek asgari nezaket gereğidir. Sizde başka türlü diye yadırgayıp yargıladığımızda nazik ve zarif olamayız. Anlama çabası olumludur; insanı açar, zenginleştirir, görgüsüne görgü katar. Güzellik, anlama çabasının ürünüdür. Yargılama ise kolaya kaçmadır, insanı içe kapar, görüsünü/görüşünü/görgüsünü daraltır. Anlama çabası, insanı merkeze çeker. Yargılama ve yadırgama ise insanı merkezden uzaklaştırır. Anlamadığımızda nazik ve zarif olamayız. Yargılıyorsak ve yadırgıyorsak zaten nazik ve zarif değilizdir; ayıca yanılıyoruzdur da. Anladığımız hâlde yadırgıyor ve başkalaştırıyorsak burada anlama kavramıyla izah edilemeyecek bir ideolojik tutum var demektir. Katolik Eco, doğuyu çok iyi bilir; anlar da, ancak Güzelliğin Tarihi’nde doğuya ait referans yok denecek kadar azdır. Borges, Doğu edebiyatını çok iyi bilir ancak rüya seçkisinde ideolojiktir. Yine de bu tutumlar bir ölçüde anlaşılabilir ve makul görülebilir. Japonlar çok naziktir ancak Japonların nazikliğini aynı zamanda onların acımasızlığıyla birlikte değerlendirmediğimizde onları anlayamayız. Onların nezaketi kendilerinde yapay durmaz ancak başka bir toplum aynı davranışı gösterdiğinde suni ve gülünç olacaktır. Özetle dünyanın her toplumunun nezaket ve zarafet anlayışı farklılık gösterir; bu farklılıkları değer olarak gördüğümüzde dünyaya söyleyecek zarif bir sözümüz olabilir.

Yitiğimiz ne yahut güzeli seviyor muyuz?

“Hikmet, değerli bilgiler müminin yitik malıdır.” ve “Allah güzeldir, güzeli sever.” Ebu Hüreyre ve Abdullah b. Mesut’tan nakledilen bu iki hadis-i şerifin bize ne söylediğini idrak etmemiz için “örf” ve “istihsan” ana kaynaklarını da dikkate alarak, “hikmet” ve “güzel” kavramlarını alabildiğine idrak etmemiz gerekiyor. Güzellik ve hikmet her toplumda zarafet ve nezaketin iki temel dayanağıdır. Çünkü güzellik ve hikmet toplumsal aidiyeti ve asabiyeti aşar; sınır tanımaz. Güzellik ve hikmet kimse adına tescillenemez, sadece bir zümreye, bir topluma, bir anlayışa has kılınamaz. Güzellik ve hikmet Âdem ve Havva oluşumuzla ilintilidir; varoluşsaldır. Türkçede “Vardır bir hikmeti” söz öbeği bize zengin bir bakış açısı sunar. Bu başka bir saflıktır; sadeliktir, hakikatin önsel kabulüdür; hakikati kabul etmeyen ise nazik ve zarif olamaz.

Yaşasın istihsan…

Yahu yazar kardeş, bugün evden çıktım, metroda bilet kuyruğunda beklerken biri önüme geçti, uyardım, yüksek sesle benimle tartıştı, metroya binerken bir kişi inenleri beklemeden boş yere koştu, üstelik genç ve sağlıklıydı, hamile bir kadına yer vermedi, bir yer boşaldı, tam kadın oturacakken yandan bir genç hızlıca o yeri kaptı, metrodan indim, buluşacağım kişi randevusuna yarım saat geç kaldı, üstelik özür bile dilemedi, geldiğinde ayakta karşıladım ama asık suratla yüzüme bakmadan elimi sıktı, el sıkarken kedi patisi yaptı, tam kavramadı, garsona emir kipinde sipariş verdi, görüşmemiz hususi idi ancak mekâna gelen bir tanıdık izin istemeden masaya oturdu, o kişi benden ödünç aldığı iki kıymetli kitabı beş yıldır getirmeyen birisiydi, alakasız konulardan konuştu, her cümlesi kendine çıkıyordu, Kızılay’da iki kişi kavga ederken ayırmaya çalıştım, sen ne karışıyorsun diye neredeyse beni döveceklerdi, karşıdan karşıya geçerken yayaya yeşil ışık yandığı hâlde daha kırmızı olmadan taksi üzerime sürdü, başka bir araç bana korna çaldı, kitabevinden kitap alırken kasiyer çocuk bana “sen” diye hitap etti, o arada telefonda bilmediğim bir numara aradı, adımı söyleyerek, buyurun, dedim, ilk sözü “Beni tanımadın mı?” oldu, arkadaşlarla buluştuğumuz bir kafe var, gruba yeni katılan arkadaş izin istemeden aldığım kitapları karıştırdı, garson, ne içersiniz, diye sormadan önüme çay getirdi, daha yarısını içmişken boşlarla birlikte benim bardağımı da aldı, bir gün içerisinde yaşadığım nezaketsizliğin bir kısmı daha bu sen de tutmuşsun, afaki ve kuramsal nezaket dersi veriyorsun, bırak derin konuları güncele gel, bırak başka toplumları kendi toplumuna gel, diye beni uyarabilirsiniz. Hoş, bir gün içerisinde yaşadıklarımı sizin ağzınızdan anlattım. Bunlar da bir ölçüde anlaşılabilir ve izah edilebilir belki. Pratikte karşılaştığımız nezaketsizlikleri, nezaket ve zarafet konusunu yeni ve farklı bir dille değere dönüştürerek önce kendimize sonra yakınlarımıza öğreterek hayata geçirebilir miyiz, ben de bilmiyorum. Kötü örneğin örnek olamayacağını elbette biliyorum. Bir irtifa kaybı var ve telafi etmemiz lazım. Eski övgüsünün işe yaramadığını biliyoruz. Hazreti İsa’ya ve Lokman Hekim’e izafe edilen bir söz var: “Edebi kimden öğrendin?” “Edepsizlerden?” Nezaketsizlerden de nezaket öğrenebiliriz. Bizi insan kalmaktan uzaklaştıran her şeyle mesafe ayarımızı yeniden gözden geçirerek elbette. En büyük nezaketsizliklerin peygamberlere yapıldığını ve en büyük nezaket/zarafet ustalarının peygamberler olduğunu unutmayarak…