GÖNÜL KAPISI



Hatice KURT

Sakarya Vaizi

 

“Şüphesiz O (Allah), kalplerin içini bilendir.” (Hud, 11/5.) ayetince gönüllerimizin ahvalini güzelleştir. Sevginle, sevdiklerinin sevgisiyle ve sana yakınlaştıracak amellerin sevgisiyle gönlümüzü doldur ya Rabbi!

Gönül kapısı... Herkes bu kapıdan giremez. Farklı farklı, anahtarları çeşit çeşit... Ayna görevini gördüğü ve kendisine ayna kıldığı dostuna maddi ve manevi fedakârlık yapan, bunun için pek çok şeyi göze alan, vefa ve kıymet bilenler girerler bu kapıdan. Kendisine yapılan bir iyilik karşısında, teşekkür etmeyen ve kendisinin yaptığı hatadan dolayı özür dilemeyenler, “iflah olmaz bir kibrin” pençesi altında kalanlar, dostluk mertebesine erişemezler. Zira önemli olan bedenlerin yakınlığı değil gönüllerin, ruhların birbirine yakınlaşabilmesidir.

Gönül uzaklığı vermesin Rabbim... Yol dediğin elbet aşılır; sevdiği uzak, yakın; çektiği cefa, safa olur insana.

Uzak düşmek ne demek hiç düşündük mü? Ya da yakın olmak? Çok sevdiğiniz birinin birkaç saat mesafede olması mıdır uzaklık? Yoksa yanı başınızda olanların sizi anlamıyor olması mı? Çevrenizde olup hâlden anlamayan mıdır size yakın olan yoksa uzak mesafede olup sizin derdinizle dertlenen mi?

Hangi yol daha meşakkatlidir peki?

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” derler. Aslı yok gibi gelir insana. Bazen belki de çoğu zaman, gözden ırak olan, gönlün başköşesinde oturur. Gönlün bahçesinde kırık kanat sesleri duyulur hasreti çekilenin. Her güzel olay zihinde kilitlenir. Gönül penceresinin pervazlarına “ah!”lı sesleri vurur. Keşke o da burada olsaydı ne güzel olurdu, birlikte şöyle yapardık, şuraya giderdik, şunları konuşurduk der, hep bu hayallerle içinde bir yerlerde bir eksiklik hisseder insan... Yeter ki gönülden ırak düşmesin insan; göz önünde olsa da gözde olamaz asla. Kalpte yer edinememişse gözde de yer edinemez...

Yeter ki gönülden kovulmasın insan; hep görünse de gönlün güzidesi olamaz. Gönlün terk ettiğine, göz istese de yakın olamaz. Gönlün uzağında kalanı ışıklar bile görünür kılamaz. Gönül kapısını aydınlatan öz ışığını kaybetmiştir çünkü.

İşte hep bundandır doluyu boşaltamayışlarımız ve boşu dolduramayışlarımız…

İnsan, adının anılmayacağı ölümünün sonrasında da hatırının sayılacağına inanmaya kendisini zorlamakta... Oysa Allah katında makbul amel işleyen, güzel iz bırakan herkes, iyilerden olacak... Önemli olan da bu değil midir ki zaten? Gönüllerin pervazına kısa bir süre için de olsa fısıltılı kanat sesleri bırakan her kalbe güzel nimetler sunulacak...

Bir uçak yolculuğu ile birkaç saatte kat edilebilecek olan mı yoksa hâlden anlamayanın vicdanına giden yol mu uzundur? Yolun uzunluğu kilometre ile değil gönül mesafesi ve meyvesi olan muhabbetle ölçülür.

Nereye gidersen git, yeter ki dön, kendine gel. Neyi ararsan ara, yeter ki kendini bul, kaybetme sakın kendini ve sana güzel ayna olanı… Aynalar vardır, hakikati yansıtmazlar.

Hoşumuza gitse de onlara bakmak, uzaklaştırır bizi bizden. Yolunu aydınlatacak güzelliği görebilmen ve tehlikeyi fark edebilmen için hakikati yansıtacak aynalar lazım sana. Yolunu kolay kılıp yükünü alacak… Hani Cahit Zarifoğlu da der ya, “Birilerinin kalbine iyi gelmeyi öğrenin. Yük olma işini herkes yapıyor zaten…”

İnsan şehre, şehir de insana benzer birçok yönü itibarıyla... Tanımak, tanış olmak, geçmişi yâd etmek, birlikte zaman geçirmek... Bize yabancı bir şehri ancak bir tanıdık sesi, bir dost sohbeti güzelleştirebilir. Nasıl ki içinde yaşadığı şehrin dahi en güzel, en doğal güzelliklerini görmek her insana nasip olmaz, zaman ve emek harcamadığımız hiçbir kimseyle de dostluk kuramayız. İnsan, acısıyla tatlısıyla kendine tanıdık gelen hikâyeleri sever. Gönülde ünsiyeti, sevgiyi artırmanın; acıyı, zorluğu azaltmanın; hasbiliği, samimiyeti, yürekte taşımanın; yanında hem gülüp hem ağlayabilmenin, aynı duyguları taşıyabilmenin adıdır dostluk. Her şeye materyalist bir zihniyetle bakışın arttığı, menfaatlerin en yakın ilişkilerde dahi ön plana çıkartıldığı, insanoğlunun gitgide yalnızlaştığı bir dönemde ruhlarımızı yakınlaştırdığımız, gönlümüzün kapısını araladığımız, gönlüne girebildiğimiz, anlamaya çalıştığımız, anlaşıldığımızı hissettiğimiz, yola revan oluşunu, yol tutuşunu seyrüsefer ettiğimiz, kalbinin inceliklerine şahit olduğumuz, zorluklara karşı gösterdiği tavrını, mutlu olduğu inceliklerini yakından bildiğimiz dostlarımız ne kadar da varlıklarıyla hayatımızı anlamlı kılıyor. Aradan sanki seneler geçmemiş gibi… Arada geçmiş sayfalardaki altı çizili satırlara da göz atarak yarım kalmış güzel bir kitaba kaldığı yerden devam eder gibi bir sohbete koyulmak ne güzel bir terapi insana... İnsanın hayatındaki manevi rızık kapılarından biri de seni dualarına katan, senin için gerçekten ve içten sevinen, üzülen, Allah için seni seven, değer veren, bunu sana hissettiren, seni doğrultup düzelten, öğüt veren, merak eden dostlara sahip olabilmek ve bu duygulara sahip dost olabilmek değil midir birilerine?  

“İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 19/96.)

Hayatın seneler öncesi bir döneminde hem tatlı hem acı anılarını paylaştığın o zamanlara hürmeten, sonu ahirete çıkan bu yolculukta birbirine yaren olabilmenin, hayatı yaşanır ve kolay kılabilmenin vefasını bir ömür gönlünün güzel bir yerinde narin bir şekilde taşıyabilmektir dostluk.

Dostun evi gönüllerdir, kristal bir cam gibi de özen ister. Verilen değer, hak edende incili kaftan, hak etmeyende yamalı fistan gibi durur, denir. Gönül bir sırça saray. En çok sevdiklerinin incittiği. Sevmediklerinden her şeyi bekler de insan sevdiklerine konduramaz. “Nasıl söyledi bana? Nasıl böyle davrandı?” Nedenler, niçinler hem zihni, hem kalbi meşgul eder. “Herkesten beklerdim de ondan asla beklemezdim… Oysaki ben…” diye devam eder bu döngü...

Bir baba, sürekli tartışan ve ardından özür dileyen oğluna bir öneride bulunur: “Al eline bir tahta, her tartıştığında ve kötü söz söylediğinde tahtaya bir çivi çak. Özür dilediğinde ise çaktığın çiviyi sök. Bir ay sonra tekrar konuşalım.” Bir ay sonra baba oğlundan tahtayı istediğinde, tahta yeni sürülmüş bir tarla gibi görünüyordu ve her yer çivi izleriyle doluydu. Baba, öğüdünü tamamladı: “Evladım, özür dilemek erdemli bir davranış olsa da asıl önemli olan kırıp incitmemektir. Özür dilemek çiviyi tahtadan söker ancak izi kalır. En iyisi hiç çivi çakmamaktır.”

Mevlana’ya atfedilen şu sözler de dostluğun nasıl olması gerektiğini anlatıyor: “Eğer daima cennette olmak istiyorsan herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma! Fazla şeyler isteme ve hiç kimseden fazla olma! Merhametli ve aydınlık bir varlık ol! İğne gibi küçük olma! Eğer hiç kimsenin sana kötülük yapmasını istemiyorsan kötü söz söyleme, kötü öğüt verme, kötü niyetli olma! Birini dostlukla anarsan daima sevinç içinde olursun... İşte o sevinç, cennetin ta kendisidir. Eğer birini düşmanlıkla anarsan daima üzüntü içinde olursun. İşte bu üzüntü, cehennemin ta kendisidir. Dostlarını andığında içinde bir bahçe çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolu olur. Düşmanlarını anmak ise içini dikenler ve yılanlarla doldurur, canın sıkılır, huzursuz olursun...”

İnsanların gönlünde güzel bir yer edinmek, sevgiyle anılmak Rabbimizin bize en büyük lütuflarından biri. Hak edilmiş, hakkı verilmiş her dostluk, dinlenme durağıdır, yeryüzü yolculuğumuzun. Yanında huzur bulduğumuz insanlar ise en büyük servetimiz.

Güzel dostlar mı istiyoruz? Kim istemez ki? O hâlde bunun formülü Allah’ın istediği gibi bir kul olmaktan geçiyor. Bir insan, içini güzel yaparsa Allah onun dışını güzel kılar. Bir insan, ahiretini güzel yaparsa Allah onun dünya işlerini güzel yapar. Bir insan, Allah ile arasını düzeltirse Allah onun insanlarla arasını düzeltir ve onu sever, meleklere ve insanlara sevdirir. Peki, nasıl olmalı güzel insan, güzel Müslüman? Güzel insan, güzel Müslüman geldiği yere sürur ve neşe getirir. Gittiğinde de arkasından, “Ah nerede?” denir, özlenir, aranır ve bilhassa dualarda saklanır.

İbn-i Arabi’ye göre, bir ağacın altında dinleniyorsan, gölgeleniyorsan bu da bir arkadaşlık sayılır. Eğer bu ağacın suya ihtiyacı varsa ve senin de imkânın varsa arkadaşlık hakkı gereği ağacı sulaman, ihtimam göstermen gerekir, der. Ya bir de dostu…