GÖNLÜN İKRAMI NEZAKET


Dr. Nimet Keselİ USTABAŞI

Çanakkale Müftü Yardımcısı


“İncinmemek istersen eğer mülk-i fenâda,

Bir kimseyi incitmemeye hasr-ı meram et”

Ziya Paşa

Ziya Paşa bu veciz satırlarında hem bizlere bir empati dersi vermiş hem de dünyada yaptığımız her hayrın bir kelebek etkisiyle mutlak surette yine bizi bulacağına olan inancına vurgu yapmıştır. Bununla birlikte dizenin ana fikri nezaketle davranmak ve her daim nahif tavır içinde olmaktır. Nezaket yalnızca bir görgü kuralı, bir davranış kalıbı değil aynı zamanda derin bir ahlaki duruşun, incelmiş bir ruhun ve kâmil bir imanın dışa yansımasıdır. Tanzimat Dönemi’nin önemli devlet adamı ve şairi Ziya Paşa'nın vurguladığı üzere, bu fâni dünyada incinmekten ve incitilmekten azade olmanın yolu, başkasını incitmemeyi bir hayat gayesi hâline getirmektir. Nezaket, pasif bir eylemsizlik olarak görülmemelidir, aksine aktif bir niyet ve çaba gerektiren bilinçli bir tercihtir. Başkalarının varlığına, duygularına ve haklarına gösterilen en temel saygıdır ve bu saygı, medeni bir toplumun temelini oluşturur.

Nezaket, insan ilişkilerinin en bereketli nimetlerinden biridir: İletişimi kolaylaştıran, kalpleri ısındıran, muhataba güven veren ve tesiri kolaylaştıran bereketli bir nimet, vusul için ön şart olan usullerden belki de en önemlisidir. Nezaket sahibi insanları tanıdığımızda ve gıyaben onları hatırladığımızda içimize bir huzur ve neşe dolar. Onlarla kendimizi güvende hissederiz. Bu insanların varlığı toplumsal hayatın güven düzeyi için her zaman bir umuttur. Nazik insan düşüncelidir, öngörülüdür, saygılıdır ve sınır ihlalinden imtina eder. Muhatabına da kendisine ve görüşlerine verdiği gibi değer verir; baskı yapmaz, ısrar etmez, kötü söz söylemez ve onu hakir görmez.

İslam düşüncesinde nezaket, “edep” ve “adab-ı muaşeret” kavramlarıyla karşılık bulur. Edep, sadece dış görünüşteki zarafet değil aynı zamanda içsel bir olgunluğun da ifadesidir. Klasik İslam eserlerinde edep, “insanı her türlü kötülükten koruyan bir meleke” olarak tanımlanır. Abdülfettah Ebû Gudde'nin ifadesiyle: “Her ne kadar bu edeplerden bazıları sıradan gözükse de bunları hatırlatmakta garipsenecek hiçbir şey yoktur. Çünkü birçok insan bunları yapmakta hataya düşmekte ve güzellik, olgunluk ve seçkin kişilik vasıflarıyla sıfatlanan İslami şahsiyetine gölge düşürmektedir.” Bu tespit, nezaketin gündelik hayatın her anında canlı tutulması gereken bir değer olduğunu hatırlatır.

Yüce dinimiz, hayatımızın her aşamasında ve bütün ilişkilerimizde bizlere nezaketi ve zarafeti tavsiye eder. Sosyal hayattaki iletişimimizden aile içindeki sohbetimize, ibadetlerimizi yerine getirirkenki tavrımızdan vücut dilimizin verdiği mesaja kadar pek çok yerde nezaket mümin için bir ayrıcalıktır. Yunus Emre’nin dizeleri de bu anlayışı destekler. Ona göre gönül, ilahi tecellilerin mekânıdır; bir nazargâh-ı ilahidir. Dolayısıyla bir gönül yıkmak, Kabe’yi yıkmaktan daha ağır bir vebaldir. Yunus bunu şöyle dile getirir:

Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil

Bu dizeler, ibadetin ruhundan kopuk bir şekilciliğin anlamsızlığını vurgularken; nezaketin ve gönül incitmemenin imanın merkezindeki yerini de gösterir. Benzer şekilde Eşrefoğlu Rûmî, Allah’a giden yolun “gönüller içre geçtiğini” belirtir. Bu sebeple gönül kazanmak, en büyük ibadetlerden biri sayılmıştır.

Kur’an-ı Kerim pek çok yerde nezaketi ve ahlak kurallarını vurgulamaktadır. Hucurat suresinde bilhassa 11. ve 12. ayetler bizlere adab-ı muaşeret dersi verir. Alay etmek, hakir görmek, lakap takmak, kötü zan beslemek, kusur araştırmak, dedikodu yapmak gibi ilişkileri zedeleyen tutumlara karşı müminler bu ayetlerde uyarılmıştır.

Kur’an, müminlere hitap ederken “kavl-i leyyin” (yumuşak söz), “kavl-i ma‘ruf” (güzel ve yerinde söz) ve “kavl-i kerim” (onurlandırıcı söz) kullanmalarını öğütler. Bunun en çarpıcı örneği, Firavun gibi bir zalime bile Hz. Musa ve Hz. Harun gönderilirken Allah’ın onlara “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alır veya korkar.” (Taha, 20/44) buyurmasıdır. Yine irşat metodu olarak da nazik ve yumuşak bir tavrı tavsiye eder. Âl-i İmran suresi 159. ayet-i kerimede “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/159) buyrularak toplumsal ilişkilerin nezaketle kurulması Rabb’imiz tarafından emredilmiştir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, inananlara rehber olan üsve-i hasene (en güzel örnek) Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün hayatı boyunca sevilen ve güvenilen bir insan olmuştur. Şefkat, merhamet ve yumuşaklığı ile gönüllere girer, kalpler kazanır, hem varlığında hem yokluğunda sevilirdi. Neşelendiğinde nazikçe tebessüm eder, öfkelendiğinde insanlara zarar vermek veya kalp kırmak yerine bulunduğu ortamı değiştirirdi. Hadiselere sükûnetle yaklaşır, krize dönebilecek tartışmaları latife ile sonlandırır; insanları rencide etmekten kaçınır, küçük-büyük ashabına değer verir, kimsesizleri merak eder, arar sorardı. Duyarsızlık yerine hassasiyeti, sorumsuzluk yerine vazifeyi, ihmalkârlık yerine hakkı gözetmeyi hem uygular hem de öğütlerdi. Elbette her tavsiyesi başımıza taç olan Resulullah’ın nezaketi her işimizde usulümüz olacaktır. Nitekim Kur’an, onun bu ahlakını “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) ayetiyle tescil eder.

Kınalızâde Ali Çelebi de Ahlâk-ı Alâî’de yiğitlik erdemini incelerken “hilm”i, yani öfke anında yumuşaklık gösterebilmeyi erdemin en önemli tezahürü olarak zikreder. Bu da gücün ve kudretin, kaba kuvvetle değil nezaketle birleştiğinde hakiki bir ahlaki olgunluğa ulaştığını gösterir.

Yaşam alanımız sınırlarla çevrilidir. Kendi sınırlarımız, çocuklarımızın ve sevdiklerimizin sınırları, görev alanlarımız, komşuluk haklarımız ve sorumluluklarımız… Sınırlar, hak ve sorumluluk tanımlarımızı bize sunar; ileri gitmemiz ve geri durmamız gereken maddi ve manevi durakları belirler. İşte bu duraklarda nezaketle sorumluluk almak ya da nezaketle beklemeyi bilmek, insan olmanın gereğidir.

Nezaket, bireysel bir fazilet olduğu gibi toplumsal güvenin de temelidir. Empati, yani başkasının yerine kendini koyabilmek, nezaketin besleyici kaynağıdır. Başkasının ne hissedeceğini düşünen insan, davranışlarını bir teraziye koyar. Bu hassasiyet güven duygusunu pekiştirir. Kınalızâde, adaletin bir gereği olarak “sevgi (muhabbet)” ve “dostluk (ülfet)” gibi erdemleri vurgularken bunların ancak nezaket zemininde gelişebileceğini belirtir.

Modern ve postmodern çağların en belirgin özelliklerinden biri, hız ve haz odaklı yaşamdır. Emeği, sabrı, sınırları ve mahremiyeti önemsizleştiren bu telaş kültürü, birçok temel değerimize zarar vermektedir. Özensizleşen hayatlarımızda; yerken, içerken, konuşurken, yazarken, yürürken, alışveriş yaparken ve daha pek çok durumda bu aceleciliğin yıkıcı etkileri görünür. Oysa bir görgüyü nezaketle muhafaza etmek ve her hâlimizde ince düşüncenin izini sürmek, zaten sınırlı olan ömrümüzü telaşa gerek olmadan bereketlendirecektir.

Nezaketin ihmal edildiği alanlardan biri de günümüzün dijital mecrasıdır. İnsanlar sosyal medyada ya da günlük koşuşturma içinde en temel saygıyı göstermeyi ihmal etmektedir. Oysa Abdülfettah Ebû Gudde, “Çok edeple yapılan az bir amel, az edeple yapılan çok amelden daha hayırlıdır.” diyerek amellerin niceliğinden çok nezaketle yapılma biçiminin kıymetine dikkat çeker.

Resulullah (s.a.s.) da, “Kardeşlerinizin yanına varmak istediğinizde elbisenizi güzelleştirin, görünüşünüze özen gösterin. Çünkü Allah çirkin söz ve fiili sevmez.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Libas, 27) Bu ifadeler, nezaketin yalnızca sözle değil aynı zamanda beden dili, görünüm ve davranışla da ilgili olduğunu gösterir.

Nezaket, nadir bulunan bir cevher gibidir; onu kuşanan insanı ayrıcalıklı kılar. Nazik insan aranır ve sevilir. Belki de en çok kırmayan, incitmeyen, nazik insanlara ihtiyacımız vardır; yüzünde tebessüm, tavırlarında sükûnet, hitaplarında denge… Kur’an’ın tabiriyle, “…onlar haddi de (sınırları) aşmazlar.” (Furkan, 25/67)

İnsanız ve gelişmekle mükellefiz elbette. Yanlış yaptığımız, hata ettiğimiz, belki de kalp kırdığımız zamanların olması gelişmeye muhtaç yönlerimizden kaynaklanır. Peygamber Efendimiz: “Her insan hata eder, hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn Mace, Zühd, 30) buyururken nezaket kurallarından biri olan özür dilemeyi de tavsiye etmektedir. Kalp kıran, yanlış davranan bir insanın yapacağı en doğru davranış, hatasını fark edip nezaketle özür dileyebilmesidir. Gerektiğinde özür dilemek, hak ve sorumluluklarının farkında olan mümin için bir yücelik basamağıdır.

Nezaketin zirve noktası ise affediciliktir. Kusur görmemek, hataya ve yanlışa odaklanmamak; iyiyi, güzeli ve olumluyu görebilmek bambaşka bir nezaket boyutudur. Nefis terbiyesinin basamaklarından biri incitmemekse daha ilerisi incinmemektir. Anlayışlı olmak ve güzeli görmek hayatımıza lezzet, ilişkilerimize derinlik katar. Kur’an, “Öfkelerini yutarlar, insanları affederler.” (Âl-i İmran, 3/134) buyurarak müttakilerin bu özelliğini över. İmam Gazali de bu konu ile ilgili müminin özelliklerinden birinin, kendisine kötülük edene iyilikle karşılık vermesi olduğunu belirtir. Bu, nefse ağır gelse de ahlakın en yüksek mertebelerinden biridir. Yunus Emre’nin “Yaradılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü” sözü de bu anlayışı besler. Eşrefoğlu Rûmî’nin ifadesiyle “Allah Teâlâ’nın yarattıklarından hiç kimseyi incitmemek” kâmil bir dervişin nişanesidir. Bu şefkat anlayışı, yalnızca insanları değil bütün mahlûkatı kapsar.

Güzele bakmak, güzeli görmek, güzeli sevmek, varlığı güzel sevmek… İşte nezaket budur.

Kaynaklar

• Abdülfettah Ebû Gudde, İslam’da Âdâb-ı Muâşeret: Görgü Kuralları, Çev. Hasan Atalay, Muallim Neşriyat, İstanbul: 2015, s. 18.

• Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs, s.186.

• M. Zeki Duman, Kur’an-ı Kerim’de Âdâb-ı Muâşeret: Görgü Kuralları, Genişletilmiş 1. Baskı, Fecr Yayınları, Ankara: 2017, s.153.

• Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî, sad. Murat Demirkol, 1. Baskı, Fecr Yayınları, Ankara: 2016, s. 92.

•             İmam Gazali, Kimyâ-yı Saâdet, s. 415.