Emekli Vaiz/TDV İstanbul
Gönüllü Çalışmalar Koordinatörü
Müslümanlığın görünen yüzü, Hakk’a münacatın kalıba dökülmüş hâli, gözümüzün nuru namaz. Zaman ve mekânla ilişkimizi kuran, sınırlı varlığımızın önüne sınırsız ilahi kapıyı açarak bizi sonsuzlukla tanıştıran ibadet. Günümüzü beş vakte bölerek zamanın yani ömrümüzün bilincine varmamıza yardımcı olan namaz, mümine bahşedilmiş ilahi bir lütuftur. Vaktinde kılınan her namaz yeni bir başlangıç, yeni bir umut anlamına gelir. Mümini karamsarlığın karanlığından kurtararak Allah’tan ve kendinden ümit kesmemeye sevk eder. Beş vakit namazıyla kul, Rabbiyle olan misakını yenilemiş olur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), günde kılınan beş vakit namazı bir nehirde her gün beş kez yıkanan birinin durumuna benzeterek böylece eda edilen namazlarla müminin hatalarının silineceğini (Buhari, Mevakitü’s-salat, 6) buyurması, namazın kulu her daim yeniden inşa edişine işaret eder gibidir.
Beşerî yönümüzü sürekli kışkırtan hazların esaretinden namazla kurtulur, hayatın akışında önümüzde oluşan girdaplara yuvarlanmaktan namazla korunuruz. Hayatın bütün çeldiricilerine karşı dik duruş (kıyam) sergileyebileceğimizi namazla fark ederiz. Bu dik duruş, insandaki behimi arzulara ket vurarak özgürleşebileceğimizi gösterir. İnsan, nefsinden bağımsızlaşabildiği ölçüde haricî baskılara direnebilir. Namaz bir bakıma bu direncin temrinidir. İradeyi güçlendirir. İmanın ve iradenin kuvvetini test edecek her türlü tuzak karşısında gerçek müminler için Allah’ın “Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.” (Meâric, 70/23) buyruğu en önemli motivasyon kaynağı olur. Kul zorlandıkça namazla Rabbine iltica eder; bu sığınmayı O’nun en sevdiği amelle yani vaktinde kılınan namazla (Buhari, Mevakit, 5) yapabilirse kulluğun idrakine varır. Her namazda Rabbine niyaz hâlinde olduğunu idrak eden insan, iki namaz arasında tertemiz kalmaya gayret eder. Böylece “ (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor…” (Ankebût, 29/45) ayeti tecelli etmiş olur. Ancak, itinayla hayata yerleştirilen ve gafletten uzak şekilde ifa edilen namaz, insanı günah karşısında dik tutar, bedeni ve kalbi kötülükten, kasvetten korur.
Namaz insanı dünyevi her düzlemden yukarı taşır. Nefsin ve eşyanın tasallutundan kurtarır. Felaket anında insanın Allah’ı kolayca hatırlaması (Lokmân, 31/32) dünyevi bütün çeldiricilerin o anda tüm anlamını yitirmesinden dolayıdır. İftitah tekbiriyle ellerin tersiyle arkaya itilen şey de aslında tam olarak budur. Namaz, Allah ile kul arasındaki her engeli ortadan kaldırarak kulun dünyaya ram olmasına mâni olur. İnsanla dünyanın arasına girer, onu elinden tutar, gökler sofrasına oturtur. İnsan, namazla cismanilikten uzaklaşarak melekleşir. Çıktığı manevi yolculuk onu kendi miracına yükseltir.
Hendek Savaşı’nın şiddetli günlerinden birinde namaz vaktinin geçmesi nedeniyle Allah Resulü (s.a.s.), “Bizi meşgul ederek ikindi namazını geçirmemize neden oldular. Allah kabirlerini (veya evlerini ya da karınlarını) ateşle doldursun!” (Müslim, Mesacid, 203) demekten kendini alamamıştı. Bu demektir ki insanı namazdan alıkoyan her meşguliyet Allah Resulü’nün bedduasına maruz kalmıştır, bu nedenle o iş ya da meşguliyette hayır, bereket ve huzur olmaz.
Namazla kul kâinatın ritmine katılır, ontolojik kaygı ve savaş yaşamaz. “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsrâ, 17/44). Namazın Kur’an’daki bir isminin zikir olması boşuna değildir. Namaz zikir için vesiledir. Zikir Allah’a kulluğun, Allah’ın bizim için çizdiği sınırların farkında olmak demektir. Bu yönüyle namaz tam bir hatırlayıştır; Allah’a ait olduğumuzu, ondan gelip ona gideceğimizi hatırlayış. Allah’ı unutarak şifa bulamayız. Namazı ihmal etmek bize iyi gelmez. Namaz, başı ve sonu Allah’a ait olan hayatımızın ortasını da O’nun iradesine teslim ettiğimizin ilanıdır.
Namaz, kalp ile Allah’ın huzurunda olduğunun idraki, dil ile Allah’ın zikri, beden ile O’na azami derecede tazim edilmesi olduğundan âdeta diğer ibadetlerin de bir sentezidir. Namaz sırasında oruçluya yasak olan eylemlerden uzak durulur; kişinin vaktini Rabbine ayırıp O’nun huzuruna çıkması yönüyle namaz, bir taraftan hac ibadetini yansıtır; yine Rabbinin huzurunda teslimiyet ifadesiyle rükû ve secdeye kapanmak, nefsini Rabbine kurban olarak sunmaktır. Ayrıca “temizlenme ve arınma” olan zekât gibi namazda da abdestle beden, namazın erkânıyla zihin ve kalp temizlenmiş olur.
İbadetlerden hâsıl olması ümit edilen füyuzatın ortaya çıkması ibadet formlarıyla irtibatlıdır. Herkesin ibadetlerin usul ve erkânına riayet etmesi gerekir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamasına aykırı bir namaz şekli düşünülemeyeceği gibi ibadet esnasında onun nizamına aykırı davranışlarda da bulunulamaz. Namazı bozan hâllerden kaçınmanın ve tadil-i erkân denilen prensibin insanı disipline eden bir yönü vardır. Adabına uygun eda edilen namazla insan başkalarıyla ilişkilerinde de ölçülü ve kontrollü davranabilme becerisi kazanmış olur; aile, toplum ve iş hayatında daha sabırlı olabilir.
Önemle hatırlanmalıdır ki namaz her şeyden önce ibadettir, teslimiyettir, tefekkürdür, zikirdir, duadır, ilticadır, huşudur. İbadetlerin psikososyal boyutuna fazlaca takılmak metafizik boyutunu ihmale sebep olur. Keşfedilmiş hiçbir faydası olmasa da inanan kul sadece Rabbi emrettiği için kulluk nişanesi olarak ibadetini yerine getirmeli, hikmetle faydayı birbirine karıştırmadan, hikmeti aramaya, anlamaya çalışmayı aklın vazifesi, fayda üzerinden bir yaklaşım sergilemeyi nefsin oyunu olarak görmelidir.
Genel anlamda imanı besleyen ana damar olan ibadetler ve özel olarak namaz, insanı toplumsal sorumlulukları karşısında duyarlı davranmaya teşvik eder. Ehl-i namaz olmak kişiyi çevresinde gördüğü yanlışların bertaraf edilmesi için inisiyatif almaya yönlendirir, “Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar…” (Hac, 22/41) ve “Dediler ki: ‘Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.’” (Hûd, 11/87) ayetleri namazın toplum hayatına yansıyan boyutuna işaret eder. Yine maûnu, yani en küçük bir yardımı engelleyen, riya ve gafletten alıkoymayan namazın namaz olmadığı Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmesi (Maûn, 107/4-7) ahlak ve sorumluluk üretmeyen dindarlık anlayışının zemin meşruiyetini tartışmaya açar. Gayriahlaki davranışlardan alıkoymayan namazın sahibine vebal yüklediğini ifade eden rivayet, kendimize ve topluma karşı sorumluluklarımıza dikkat çekerek emaneti hakkıyla taşıyabilme kapasitemizi ibadet ve namaz ekseninde yeniden gözden geçirmemizi ihtar eder. Aliya İzzetbegoviç, “Namaz, İslami dünya görüşünün bir ifadesi olduğu kadar, İslam’ın dünyayı nasıl düzenlemek istediğini de göstermektedir.” derken Müslümanlarda gerçekleşmesi gereken ibadet-ahlak dengesine telmihte bulunur gibidir. Ahlaki bir sonuç üretmesi beklenen ibadetlerin ise hayata yerleşmiş olması yani devamlılığı esastır.
Namazla dünyaya kimliğimizi ilan eder, imanımızdaki sadakati kendimizden başlayarak herkese göstermiş oluruz. Namazın oruçtan farklı olarak görünür bir ibadet olması, onun şahitli bir kulluk şekli olduğunu gösterir. Bu şehadet ve görünür olma hâlini riyadan ayıran husus, niyet ve ihlastır. Hiç kimsenin bir diğerinin niyetini sorgulama yetkisi ve hakkı yoktur, zira niyetteki samimiyet kul ile Allah arasındaki sırdır.
Namazsız İslam anlayışı boş bir söylemden ibarettir. Kur’an’ın nazil olmaya başladığı andan itibaren tebliğin ilk konusu tevhit ve namaz olmuştur. İnkârcılar ilk olarak “insanları namazdan alıkoymaları” (Alak, 96/9–10) nedeniyle eleştirilmiş, Kur’an’da insanı cehenneme sürükleyen davranışların başında namaz kılmamanın geldiği bildirilmiş (Müddessir, 74/42–43), Allah’a yakın olmanın ancak secdeleri artırmakla olacağı ilan edilmiş (Alak, 96/19), dünyada O’na secde etmeyenlerin kıyametin dehşetinde secde etmek isteyecekleri ama yapamayacakları haber verilmiş (Kalem, 68/43) ve kurtuluşun namazla olacağı öğretilmiştir (A’lâ, 87/15). Resul-i Ekrem’in, peygamberliğinin ilk fiili namaz olduğu gibi bu dünyaya veda etmeden önce yaptığı son amel namaz olmuş ve “Namaz, namaz, namaza dikkat edin.” (İbn Mace, Cenaiz, 64) sözleriyle aramızdan ayrılmıştır.
Kuru kalabalığı nitelikli bir topluluk yapacak, tevhit iklimini derinden yaşatacak, insanların eşit olduğunu ve iman kardeşliğinin her şeyden üstün olduğunu gösterecek en önemli ortam cemaatle namazdır. Namazın cemaatle eda edilmesi, yaşları, sosyal statüleri, meslekleri, mezhep ve meşrepleri, hatta ırk ve kültürleri farklı ama imanları bir olan insanları kaynaştırmanın, aralarında sevgi ve dayanışma bağı kurmanın en muhteşem imkânıdır. Cemaatle namaz, evden, işten, dünyevilikten uzaklaşıp Hakk’ın evine, O’nun katına sığınılan bir hicret olduğu gibi mutlak anlamda namaz kulun Rabbine hicretidir.