GÖĞE DOĞRU YAŞAMAK

Elif CAN

Âlemi tefekkür, Âdemî kusurlardan gözü özgür kılar. Yeryüzünün mavi kubbesi olarak gök, insanı bu tefekkür yolculuğunun işçisi hâline getirir. Öyle ki göğe bakmayan bir yaşam, solar. Dinamiğini kaybetmeye başlar. Onun tefekkürü maviden geçmediği için mazide yalpalayıp durur. Bu açıdan diyebiliriz ki gök, manalı literatür bahçemizin mavilikli tanımıdır. Maviye boyanmayan göz, mazi ile kararabilir. Yani gözün sağırlaşmasının önüne geçebilmek adına tefekküre yönelmek gerekir. Bu açıdan tefekkürün de manasını kavrayabilmemiz önem taşır.

Tefekkür, yeri ve göğü hakikati ile fikretme kuşağıdır. İnsanın şehir içerisindeki tefekkür ritmi ise gönlünün hareket kazanması ile biçimlenir diyebiliriz. Bu sebeple zikretmediğimizi fikredemeyiz. Aynı zamanda fikretmediklerimizin zikrini de gerçekleştiremeyiz. Allah’ı hatırlatan unsurlardan uzaklaşmamız, O’nu zikredebilmenin önünde engel teşkil eder. Göğe açılmayan mekân hareketlilikleri tükettiği insanın fikretmesine olanak tanımıyor demektir. Bu durumun önüne geçebilmek için insana günlük fikriyatını gerçekleştirebilmesi adına hız çağı içerisinde göğe bakma imkânı vermek gerekir. Çünkü kul, tabiat olarak şehrin renklerine ayak uydurmaya çalışırken zarar görebilir.

Göğe bakmayan şehirlerin insan ruhu için tüketici olması bu zararın en tabii sebeplerindendir. Göğe bakmayan konutlar, en nihayetinde göğe bakmayan kalplere doğru yol alır. Çünkü göğün mizacı, kul fıtratıyla hakikat minvalinde bir diyalog kurar. Bu diyaloğu zedeleyen kentler, idrakimizin kısıtlanması adına her güne yeni bir reçete sunarlar. Öyle ki otobüs pencerelerinden hızlı soluklarla seyredilen manzaralar, koşarak güzelliğine yetişemediğimiz çiçekler, telaş içerisinde geçtiğimiz caddelerdeki estetik unsurlar, bu reçetenin parçası olarak eksiltili şekilde edindiklerimizdir. Masa başında yaşlanan yaşamak ise zedeleyici kentlerin mekân içerisinde insanı nasıl tükettiğini ifade eder. Oysa insanın göğe dizilen mevsimleri seyir hâlinde olması gerekir ve bu hareketlilik kulluk memuriyetinin gerekliliklerindendir.

Bir başka açıdan gök, hakikat meclislerinden biridir. Allah göğü ve yeri hak üzere yarattığını ifade eder. Bu durum, hakikat ile kurmak istediğimiz irtibatın onun yarattıkları ile irtibatla güçleneceğinin açık ifadesidir. Bilhassa insan elinin değmediği tabii yapıda, bizler hakkı görürüz. Biliriz ki göğe bakan ruh, yeşerir. Öyle ki gözün körleşmesi göğe bakmamaktan ileri gelir. Mülk suresinin, “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların, (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (Mülk, 67/3-4.) ayetleri bizlere, kusur ararken bu körlük hâlinden kurtulabilmenin de yolunu açar âdeta.

Aynı zamanda körlük hâlinden kaçışımız hep doğaya, denize, toprağa, yeşile, dağlara, göğe yani hakikati yaşamaya doğrudur. Nitekim göğe, denize ve yeşile bakmanın şifa olduğu da söylenir. Yeşilin göze cila, denize bakmanın ibadet oluşu gibi. Bu şifa oluş durumu, onu tedavi aracı kılar. Ayrıca göğün insanı eğiten bir unsur olduğunu da ifade edebiliriz. Kulun eğitimi için gök medresesi ile irtibatı önemlidir. Zira bu semavi eserin üzerindeki nişaneler, insanı hakikat penceresinden varlığı gözlemeye davet eder. Göğün kökünü tahlil ederek manada yükselişimiz de bu şekilde gerçekleşir.

Gök medresesinden icazet almak her ne kadar kolay görünmese de yerdeki eylemlerimizle gök ehlinin içerisine katılabiliriz. Bu yönden secde ve zikir hâli, gök meclisi ilmini anlamlandırmamız açısından bizlere yol ve yöntem sunar, usul öğretir. Dolayısıyla gök, tesbihatın gerçekleşme sahasıdır diyebiliriz. Öyle ki ayette, onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ancak siz onların tesbihlerini kavrayamıyorsunuz, ifadesi geçer. Aynı zamanda bir başka kısımda her birinin kendi duasını ve tesbihini hiç kuşkusuz bildiğinin aktarılması bizlere nasıl bir ilerleyiş göstermemiz gerektiği yönünde rota çizer. O masaya ne duasız ne de tesbihsiz oturulabileceğini anlatır.

Gök ile ilgili ele almamız gereken bir diğer husus yaşam alanı olduğudur. Bizler sadece yeryüzünü yerleşim alanlarından sayarız. İnsanın sahip olduğu düzlemlere yerleşim yeri deriz. Oysa burada Allah’ın sağladığı yaşam âlemi bizi cevaplar. Yerler olduğu gibi gökler de yaşam alanıdır. Yerliler olarak göklülere bakar, varlığı tefekkür ederiz. Gök elbisesinin boyasını çözümlemenin derdine düşeriz. Bu açıdan diyebiliriz ki gök, mana evinin es geçilmez parçasıdır. Maddi düzlemde maneviyatı diri tutabilmek açısından mana etinin maviliğini temsil etmektedir. Onunla kurduğumuz diyalog, manevi ışık huzmesi olarak sinemize yansır. Yolculuklarımız yalnız yeryüzüne dair değildir. Nitekim ayette geçen yeryüzünü dolaşın aktarımı her ne kadar yer mekân dolaşımı ile irtibatlı görünse de yolda oldukça göğü de keşfe çıkarız. Göğü keşfe çıkmak inkişafın temaşa edilmesidir.

Şehrin dinamikliği içerisinde göğü ve dahi diğer tefekkür merhalelerini nasıl keşfedeceğimiz noktasında Kur’an-ı Kerim’deki göklü ifadeler yönümüzü belirler. Gözümüzün aydınlığı için bu hakikat cüzdanından faydalanmalıyız. Zira göğün seyrini tembihleyen ayetler yalnız onu fikretmeyi değil bizatihi üzerine varlık elbisesi giydirilmiş unsurları da düşünce günlüğümüze eklemeyi öğretir. Âl-i İmran suresinde, hangi konumda olursak olalım Allah’ı zikredip varlığın yaratılışı hakkında düşünmemiz gerektiği belirtilirken, “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin. Bizi ateş azabından koru.” (Âl-i İmran, 3/191.) duası tembihlenir. Bu hitap, dünyayı algılama ve onu değerlendirme noktasında bizlere düşün cetveli sunar.

Göğün varlık aktarımı temiz akıl sahiplerine, safderun göğüslere yol göstericidir. Onun üzerine düşünürken kendi iç âlemimize doğru yolculuğa çıkabiliriz. Onun idrakinde olmak, onu dinlemek, ondan yansıyanı zikretmek modern yüzyılda edindiğimiz statik yaşam biçimini dinamik hâle getirmemize yardımcı olacaktır. Aynı zamanda kazandığımız semavi kimlik, iç âlemimizin gökselleşmesini hızlandıracaktır. Yaşadığımız dönem, her ne kadar göğü boğan binalarla bizleri nefessiz bıraksa da Farid Farjad’ın kelamıyla çok şükür ki gökyüzü henüz hiçbir cüzdana sığmıyor.

Demem o ki gök hepimizin, onunla neşvünema bulacağız. Gökleri seyir hâlinde olacağız ve her Âdemî günde, “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor?” (Yunus, 10/31.) sorusunu, günlük sual ölçütü olarak düşün defterimize ekleyeceğiz. Robert Burton’ın aktardığı gibi bütün yerler gökten aynı uzaklıktadır. Yeter ki biz ona yaklaşmak isteyelim. Göğün yanaklarından öpelim. Göğe karşı iştiyakımızın artması temennisiyle…