Gezici Mikrofon

Türkçenin tarih boyunca kendine mahsus bir canlılık içinde geliştiğini, zenginleştiğini görüyoruz. Fakat bazı insanların Türkçeye mal olmuş kelimeleri farklı saiklerle hor gördüğüne, dilin dışına itmeye çalıştığına da üzülerek şahit oluyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?

Türkiye Türkçesi’nde “değişen şeyler” vardır. Bu değişme, binlerce ve binlerce Türkçeleşmiş kelimenin sesinde ve mânâsındadır. Dilimizin, yeni bir târih safhasında ve yeni bir vatan coğrafyasında “dokuz asır” işlenip güzelleşmesindedir; bu işlenme ve güzelleşme târîhinde, kelimelerin yeni sesler ve yeni mânâlar kazanmasındadır.
Bu sebeple, kelimeleri hor görmek, hakîr görmek, hele şu veya bu politik veya ideolojik sebeple dilden atılabilir görmek, onların oluş ve yontuluş târîhini bilmemekten veya umursamamaktan doğan, büyük gaflettir.
Çünkü “milletlerin olduğu gibi, kelimelerinde târîhi vardır”.
Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle duymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiş; bu kelimeleri tamâmıyle millî bir sanatla işleyip güzelleştirmiş ve kendi millî mûsıkîsiyle seslendirmişse… evlâtlar, artık o kelimelere düşman kesilmezler!...
Buna “büyük milletler” değil, yaratılıştan küçük milletler bile cesâret etmemiştir.
Böyle bir târih boyunca işlene yontula, güzelleşmiş halk şiirine, âile harimine, millî vicdâna yerleşmiş kelimeleri sevmemiz, anlamamız ve korumamız tabîîdir. Böyle kelimeler, dillerde, efsânenin Nisan yağmurundan düşen damlaları sadef içinde saklayıp işledikten sonra, iri ve parlak inciler hâline koyması gibi, zamanla ve sabırla işlenmişlerdir.
Bu hâlis incileri, birtakım encik boncukla değiştirmek, en azından incideki kıymeti anlamamaktır.
(Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul: 2009, s. 23, 24.)

Dursun Ali TÖKEL

Hepimiz Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın çocukları olduğumuz gibi yine hepimiz bu iki atamızın konuştuğu dilden doğan o “ana dil”in kollarından birini konuşup yazmaktayız. Buna göre “benlik” iddiası ne saçma!
Saf millet de saf dil de yok. Hiçbir millet başka bir milletten aldığı kelimeyi kendileştirmedikçe kullanmaz, ona kendi rengini verir. Minareyi Araplardan aldık, minarelerimiz benziyor mu? Fonksiyon olarak evet ama biçim olarak ne kadar farklı. Kelimeler de öyle.
Denir ki: “Bir Türk sadece Allah kelimesini kullanarak bütün duygularını ifade eder”. Evet, biz ikileme, vurgulama, tonlama ile Allah kelimesini kullanarak sevincimizi, hüznümüzü, korkumuzu, hücumumuzu, şaşkınlığımızı, sevgimizi ifade ederiz ama Arapçada Allah lafzında bu çeşitlilik ve zengin kullanım yok işte.
Dilimizde, başka dilden gelip de sadece o dildeki anlamıyla kullanılan bir tek kelime gösterilemez; biz kelimeyi alır ve bizleştiririz. Muhammed kelimesi bir isim olmaktan çıkıp ordumuzun umumi adı olmamış mıdır?
Kelime düşmanları, belli dilden alınan kelimelere düşmanlık gösterip de başka dilden alınan kelimelere muhabbet duyuyorsa -ki öyleler- dertleri kelimeler değil, ideolojik kuşanmışlıkla nefret kusmaktır.
Nurullah Ataç, divan şiirini öve öve bitiremiyordu ama okullarda -gençler zevk alırlar da bırakmazlar korkusuyla kesinlikle yasaklanması taraftarıydı ve çevirilerinde asla yeni kelimeler kullanmadı.
Kelime düşmanlığı tarihi göstermiştir ki dil düşmanlığının altı kazınınca altından din ve medeniyet düşmanlığı çıkar.