gezici mikrofon
Sanatın ve sanatçının kutsalla, aşkın olanla ilişkisine dair neler söylersiniz?
Sezai KARAKOÇ
Sanat, kaçsa da, inkâr etse de, “Tanrı’ya doğru”dur hep. Dante, Miracı yazmak istedi. Faust’un konusu, efsaneler arkasına saklansa da, gerçekte Tanrı ve ebedîliktir. Dostoyevski, ömrü boyunca, Tanrı’yı bulmayı amaçlayan bir roman yazmak ihtirasını taşıdı. Karamazovlar, Ecinniler o romanı arayıştır. Yine de asıl istediği eseri yazamadığına inanıyordu son zamanlarında. Mesnevi, bizi hep öteki dünyaya götürme çabasıdır baştanbaşa. Leylâ ile Mecnun, Hüsnü Aşk da bu sebeple Vahdet-i Vücud inancıyla son bulurlar. Sanat eseri, fizikten bir kurtuluş, fizikötesine bir çıkış noktası ararken, ileri atılan bir köprü ucudur. Kimi zaman, bu uç, muallakta kalır; tutunacağı yeri bekler, ya da kollar gibi. Kimi zaman da, tekrar yere düşer ve parça parça olur. Paramparça olur. Tuzla buz olur. Ama bir kere yükseldi o; yere düşse de, o ülkeden, izler, yaldızlar taşır. Yerdekilerin içine bir ateş düşürür.
(…) Ama en büyük esintiyi, metafizik akışı, islâm klasiklerinde görürüz. Attar’da, Senai’de, Mevlâna’da, Câmi’de, Yunus Emre’de. Onların eserlerinde rahmanîliğin rüzgârları eser. O dünya gelmiş, bu dünyayı içine almıştır sanki. Âdeta, bu dünya, öbür dünya yapraklarından bir yapraktır. Ya da bu dünya gitmiş âhiretin bir parçası olmuştur. Öyle bir dünya doğurmuşlardır ki, edebiyat, bu dünya içinde soluk alır. Tasavvuf ve musiki, bu dünyaya, zaman ve mekân boyutları olur. İslâm uygarlığının ruhudur bu.
(Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I: Medeniyetin Rüyası, Rüyanın Medeniyeti Şiir, Diriliş Yayınları, İstanbul: 2015, s. 25, 26, 28.)
Kadir DANİŞ
Sanatta kesinkes bu âlemden olmayan, ötelerden bir şeyler var; sanki her sanat dalı, kendisinden daha büyük bir şeyleri, ulvi anlamları, hikmetleri kendi aparatlarıyla bizim âlemimize, “buralara” indirmeye çalışır. Bu yüzden ben sanatın ve sanatçının kutsalla, aşkınla doğrudan bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. Mesela peyzaj resimlerinde anlık tecelliler somutlaştırılır, yüksek müzikte sanki başka bir âlemde çekilen zikirleri dinleriz, halis edebiyat çeşitli esmaların ve o esmaların tezahürlerinin virdi gibidir. Bu inançtan sanatın büyük bir emanet olduğunu çıkarıyor ve bu emanete de ancak sanatı insanları iyiye, güzele, hayra, doğruya, hakka sevk etmekte kullanarak riayet edilebileceğini düşünüyorum. Bununla didaktizmi kastetmediğim takdir buyrulur. İnsanları iyiye sevk etmekte didaktizmi kullanan başka pek çok aparat olduğuna göre, sanat, aksine, didaktizmle değil, estetikle alakadar olmalı, bedaat etrafında temerküz etmelidir. Kutsalla ve aşkınla bizi bu madde âleminden o mana âlemine yükseltecek bir bağ, ancak estetikle hikmetin birleşmesi yoluyla tesis edilebilir. Sanatçının mutluluğunun yahut bedbahtlığının da tamamen bu sırda gizli bulunduğu kanaatindeyim. Sanatkâr bu bağı kurmaya çalıştığınca mutlu, bu tesis çabasını ihmal ettiğince de bedbaht olur.