GEZİCİ MİKROFON
Geleneksel dönem boyunca halk edebiyatı ve divan edebiyatında yoğun şekilde tahkiyelerle karşılaştığımız hâlde modern romanın bu topraklardan değil de Batı’dan neşet etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEMİL MERİÇ
Divan edebiyatında roman yok. Niçin olsun?
Batı’nın ilk romanlarından biri Topal Şeytan. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşadır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teşhir etmek hastalığı. Hikâyeleri ya bir cengâveri ebedîleştirir, ya “hisse alınacak bir kıssa”dır.
Roman’ın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi Avrupa’nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.
Başka bir tabirle, bu edebî nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nisbetsizliğin çocuğu. İçtimaî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, pürüzleri yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?
Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm merhalesinden geçecek, iktisadî ve içtimaî müesseseleriyle değişecekti.
Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütünü, yani çarpık insiyâkları, hayvanca iştihaları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. Aşk da -Tanrı gibi- öldüğüne göre, cinsiyet tek değer. Bezirgân hayâsızlığın üstüne bir sal attı: Cinsî bunalım. Sade, kütüphanelerin şeref misafiri, sadizm abesin ikiz kardeşi.
(Cemil Meriç, Bu Ülke, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021, s. 121, 122.)
ŞULE KÖKLÜ
Çünkü biz anlatı kültüründen geliyoruz, bu kültür daha düne kadar devam ediyordu. İnsan kendini dinletemediği yerde ya susar ya başka bir kanal arar. Herkes anlatıcı olamazdı tabii, bunlar kulağı, gözü keskin kişilerdi, önce dinlediler sonra dillerini kullanmayı öğrendiler. Dillerini anlata anlata ustalaştırırken hikâye kurmada üslup kazandılar. Bana göre usta romancı olabilirdi çoğu.
Romanın hikâyesi Batıda erken başladı dememizin tutunduğu yer, sözün yazıya aktarımıyla alakalı sanırım. Batılılar dinleyicilerini bizden önce kaybedince yazmaya daha önce yeltendiler çünkü toplumsal değişimi, insanın insandan kopuşunu fark ettiler. Uzun uzun anlatacakları vardı ve aracı olarak romanı seçtiler. Demem o ki kaybedilen bir şeyin yerine bir şey koyma hususunda mahir davrandılar. Roman sözlü anlatımın ikamesidir aslında.
İlk modern roman olarak bilinen Don Kişot’a bakacak olursak birbirinden bağımsız birçok hikâyenin sürekli mekân değiştiren iki ana karakter üzerinden uzayıp gittiğini görebiliriz. O iki kahramanı romandan çekip alırsak hikâyeler, şiirler ipi kopan tespih taneleri gibi dört bir yana dağılır.
Anadolu kültüründe söz uzatmadan söylenirdi; türküler, maniler, hikâyeler, masallar, mesneviler, şiirler muhatabını kaybetmeye başladığında anlatıcı ve dinleyici romana sığınmaya mecbur kaldı. Söz uzadı hakikat değişmedi, insan anlatmaya devam ediyor.