GEZİCİ MİKROFON
Tarihe baktığımızda, milletlerin kaderiyle dilleri arasında güçlü bir bağ olduğunu hatta dilin düşünce hayatını beslediğini, dilde meydana gelecek sarsıntının bilim ve tefekkür alanında da sarsıntı meydana getirdiğini görüyoruz. Bu konu hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Mehmet Kaplan
Türkiye’nin en mühim kültür davası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O, bütün davaların başında gelir. Onu halletmedikçe, kültürle alakalı diğer meseleleri halletmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duyguları nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder, insanoğlu, dil vasıtasıyla, dile dayanarak düşünür; dil vasıtasıyla bilgi edinir; millî ve içtimai tesanüt dil ile olur.
Bir milletin dilini bozdunuz mu, onun bütün kültür faaliyetini aksatmış, mazi ile olan alakalarını kesmiş, hâlihazırda cereyan eden fikir hareketlerini tam bir karışıklık içine düşürmüş olursunuz. Dili alt üst edilmiş bir millet, kendisini yaşatan an’anevî kıymetlerden mahrum kaldığı gibi, istikbâlini yaratacak olan içtimai bir fikir nizamı da kuramaz. Böyle bir cemiyette vâzıh, derin ve ince bir ilim ve tefekkür hayatı doğamaz.
Mehmet Kahraman
Dil dediğimiz şey basit bir iletişim aracı değildir. Dil, dinin, kimliğin, geleneğin, kültürün taşıyıcısıdır. Bizi biz yapan şey dilimizdir. Başkasının kelimeleriyle kendimizi inşa etmemiz düşünülemez. Kimin ekmeğini yiyorsan onun kılıcını çalarsın sözüne karşılık şunu söyleyebiliriz: Kimin kelimeleriyle konuşuyorsan onun kelimeleriyle düşünmeye başlarsın. Çünkü dil aynı zamanda deneyimleme vazifesi görür. Bize ait olmayan kelime veya kavramlarla yerli düşünce gerçekleşmez. Bir süre sonra kendimize yabancılaşmaya başlarız.
Yabancılaşmak benliğinden, kimliğinden uzaklaşmak demektir. Mazi ile bağımız koptuğunda öz duruştan söz etmemiz de imkânsızlaşır. Kendin kalabilmek geleneklerini, göreneklerini gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarmakla olur. Peki, gelecek nesillere bunları neyle aktaracağız? Elbette dil ile. Kendi bahçesinde yetişmeyen nesiller başka bahçelerin süsüne aldanarak bodur kalırlar. Özendiği toprak onu beslemeye yetmez. Bu nedenle yozlaşmış dil de bizi geleceğe taşıyamaz.
Değişim dil ile başlar, sonra hayatın bütününe sirayet eder. Millî ve manevi değerler onunla örselenir ve zamanla her şey normal gelmeye başlar. Günlük hayatta başlayan bu normalleşme eğitimden bilime, kültürden sanata her alanı esir alarak geçmişle bağımızı koparır. O bağ koptuğunda bizi biz yapan millî ve manevi değerlerle bağımızı da koparmış oluruz. Bu açıdan milletlerin kaderleri dilleriyle doğru orantılıdır. Ölü dillere baktığımızda konu daha net anlaşılacaktır. Dili yaşayan milletler hayatlarını sürdürmüş, dili ölmüş toplumların varlığı ise nihayete ermiştir.