Gezici Mikrofon
Mehmet Akif Ersoy
Edip için her şeyden evvel mevzuûnu, kelimenin bütün manâsiyle, hissetmiş olmak lâzımdır. Evet, işin güçlüğü yazmakta değil, yazmaya başlamazdan evvel hissetmektedir. “Ancak iyi hissolunan zemînler iyi tasvir edilebilir.” sözü pek kıymetli düstûr-ı edebîdir. (…)
Eğer yazmaya başladıktan sonra manâlar, fikirler birbirini velyetmek sûretiyle kayd-ı tertibe girmiyorsa demek mevzuûnuz henüz size râm olmamış, daha kemâle gelmemiş. O hâlde aynı mevzu üzerinde tekrar imâl-i fikr etmek, uzun uzadıya düşünmek îcâb eder; o zamâna kadarki karihanızda bir cûş u hurûş başlasın da kendinizde bir ân yazıp kurtulmak için âdetâ bir ihtiyaç hissedesiniz. Evet, hakîkî talâkat, hakîkî ilhâm-ı san’at ancak o vakit gelebilir.
Mevzûu meşime-i karihada uzun müddet taşımak, cenin-i sâkıt gibi vaktinden evvel meydâna çıkarmaya özünmemek iyi yazmanın en birinci şartıdır. Maamâfîh işe başlamadan evvel bu kadar şerâite inkıyâd herkes için kat’î değildir. Öyle edipler vardır ki sâatlerce, hatta günlerce düşünmeden bir şey yazamazlar; sonra öyleleri vardır ki hurûşa gelmek için mutlaka kaleme sarılırlar. Meselâ meşhur Rousseau birinci; Chateaubriand ise ikinci zümreye dâhildir.
Bir sa’y-i edebînin kıymeti mevzuu intihâb ettikten sonra bir nevzâd-ı kâmil suretinde vücuda getirebilmek için karihada epeyce beslemekle kâimdir. Îcâd; mevzûu hissetmekten, o mevzûun hissiyâtınız, hayâliniz üzerinde husûle getirdiği tesîrâtı tamâmiyle teblîğ eylemekten ibârettir.
(Mehmet Akif Ersoy, Kavâid-i Edebiyye -Edebiyat, Dil ve Eğitim Yazıları-, İstanbul: Büyüyenay Yay., 2016, s. 24, 25.)
Necip Tosun
Şehirleri kurarken onlara kendi ruhumuzu üfleriz. Hacı Bayram Veli’nin mısraları bunu eşsiz bir belâgatle özetlemiştir: “Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm/ Ben dahi bile yapıldım taş ü toprak âresinde.” Bu ne demektir? Nasıl inanıyor, dünyayı nasıl kavrıyor, hayata nasıl bakıyorsak yaşayacağımız şehre de öyle şekil ve düzen verir, daha da önemlisi, şehrimizi kurarken kendimizi de yeniden inşa eder, bir yaşama iklimi yaratırız. Bu, bizden sonraki nesillerin de hayatını kuşatacak, onların hamurunu kendi teknesinde yoğurup şekillendirecek bir iklim, bir çerçevedir. Bu çerçeve, insanlar arasındaki ilişkilere, yani toplum hayatına düzen verir; içine almak zorunda kaldığı yabancı unsurları kendine benzeterek bir parçası hâline getirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı.” sözüyle bu oluşumu anlattığını sanıyorum. Ancak sömürgelerinden akan olağanüstü zenginlik sayesinde büyük bir dönüşüm gerçekleştiren ve sanayi devrimiyle de bütün dengeleri değiştiren Batı medeniyetinin baskısı bizde de ekonomik, sosyolojik, psikolojik ve kültürel travmalara yol açtı. Zihniyet dünyamızda, Ziya Paşa’nın meşhur beytinde (Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün vîrâneler gördüm) en veciz ifadesini bulan bulanıklık başladı. “Diyâr-ı küfr”ü gezip gördükleri “beldeler, kâşâneler”e hayran olan ve benzerlerini yapmaya kalkışan yakın cetlerimizin şaşkınlığı ve kafa karışıklığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tarif ettiği “inzibatlı terkip”in paramparça olmasına ve “vîrâneler” olarak görülen tarihî şehirlerimizin vandalca yakılıp yıkılmasına ve hepsi birbirine benzeyen kimliksiz şehirlerin doğmasına sebep oldu. O beldelerin, kâşanelerin arkasında Afrika, Amerika ve Asya sömürülürek Avrupa’ya aktarılan zenginliklerin, yani kanlı bir sömürgecilik tarihinin olduğunu bilmedikleri gibi bu zenginliklerin sanayi devrimine yol açan bilgiye ve teknolojiye nasıl dönüştürüldüğünü de kavrayamamış, Batı medeniyetini sadece şeklî taraflarıyla benimsemişlerdi. Estetik şuurumuzu ve halis mimari anlayışımızı bugüne taşıyamamış olmamızın sebebi budur.