GELENEKSEL AİLENİN GÖLGEDE KALAN
BİLGELİK RUHU
Betül KARAPINAR
Psikolog
Aile doğduğumuz an itibarıyla bir parçası olduğumuz, tüm gelişimimizi tamamladığımız ilk toplumsal kurumdur. Aileyle geliştirdiğimiz bağ ömür boyu sürer. Ailemizin toplumsal değişimlerden aldığı her farklılık bizlerin gelişiminde ve değişiminde büyük rol oynar. İki kuşak önce geleneksel ailelerde büyüyen ebeveynlerimiz bizlerle çekirdek aileye geçmiş görünüyor. Geleneksel aile yapısında çözülmeler hızla gerçekleşen sanayileşmenin toplumsal kodlarımıza etkisiyle başladı. Sosyal, ekonomik, siyasal değişimlere bağlı olarak aile yapımız da değişime uğradı. Bu değişim özetle tarımdan fabrikalara kayan iş gücünü ve şehirleşmeyi önceledi. Şehirlere göç sonrası ailelerin bölünmeleri çekirdek aileleri, bu yapı da geleneksel ailenin avlulu, çok odalı geniş evlerinden daha küçük evleri ve apartmanları beraberinde getirdi. Yani her şey çok hızlı oldu. Gelişim beraberinde her zaman değişimi de getirir. Dolayısıyla şehirleşme geleneksel aileyi değişimin içinde eritti de diyebiliriz.
Tarıma dayalı yaşam biçiminin hüküm sürdüğü köylerde, kasabalarda ve henüz sanayileşmenin, nüfusun yoğun olmadığı şehirlerde geleneksel aileyi görmek mümkün. Hâlâ üç kuşağın bir arada yaşadığı bu aile yapısında üretimin ve kazancın ortak, aile büyüğünün otorite ve kararlarda yetkili olduğunu görüyoruz. Bu ailelerde gelenek, görenek ve kadim bilgilerin yeni kuşaklara aktarıldığı, çocukların sevgi, ilgi ve ihtiyaçlarının gözetildiği, büyüklere karşı saygı ve hürmetin gösterildiği, zor zamanların dayanışmayla aşıldığı da bir gerçek. Bunun yanında geleneksel aile yapısı hayatı kolaylaştırdığı kadar zorlaştırabiliyor. Kararlarda ev halkının onayının alınmaması huzursuzluğa sebep olabiliyor. Kardeşler arasında mal edinme ve gelir paylaşımında eşitsizlikler görülebiliyor. Geniş aile içerisinde bazen mekânların özel hayata ve mahremiyete uygun olmaması da çiftlerin iletişim ve ilişki dengesini bozabiliyor.
Artık birçok aile, bu geleneksel yapıyı günümüz değerleriyle harmanlamaya çalışıyor. Büyüklere saygı ve dayanışma gibi değerler korunurken, bireysel özgürlüklere de yer açılıyor. Hep birlikte ama ayrı yaşamanın formülleri bulunuyor. Aile apartmanları, aynı mahallede farklı evlerde oturma, tatillerde aynı mekânlarda yaşama gibi… Bayramlar, düğünler, cenazeler gibi toplumsal olaylar geniş aileyi bir araya getiriyor.
Geleneksel ailenin yapı taşı olan aile büyüklerimiz bazı kadim özellikleriyle hâlâ var oluşlarını sürdürebiliyorlar. Bu bazen bir zanaat erbabı büyüğün, ticarete, ekonomiye, siyasete ait tecrübe ve fikirleriyle oluyor. Bazen de şifacı büyüklerin geçmişten getirdikleri iyileştirici yöntemleriyle oluyor. “Şifacı büyükler” sadece hastalıkları, kırık çıkıkları iyileştirerek değil kadim bilgi ve tecrübeleriyle de toplumsal hafızayı gelecek kuşaklara taşıyorlar. Bitkisel tedavi gibi yöntemlerle hem fiziksel hem ruhsal şifa sunan bu büyükler sözlü olarak deneyimlerini yeni kuşaklara aktarmış oluyorlar. Güven ve saygı duyulan bu büyükler ailenin ve mahallelinin sözüne kulak verdiği, özellikle çocuk yetiştirme, doğum, ölüm gibi geçiş dönemlerinde kendilerine danışıldığı bir değer hâline geliyor. Ve dolayısıyla yenilmişlik duygusunu hiç yaşamıyorlar. Vazgeçilmezlik, değer görme, saygınlık ve aranan bilge olma rolleri ömür boyu kazanılmış bir statü oluyor. Toplumsal ve aile içi dayanışmayı güçlendiren, korkulara, ümitsizliklere cesaret ve ümit olan büyüklerimizin tecrübelerinden de faydalanmak gerekir.
Günümüzde aile apartmanlarında da aynı mahallede de yaşansa ayrı evlerde olunması aile bireylerinin, yoğunluk ve zamansızlıktan ziyaretlerinin seyrekleşmesi aile büyüklerini gittikçe yalnızlaştırıyor. Bu durum onlarda saygınlık yerine yenilmişlik duygusuna yol açıyor. Hayatın gerisinde kalmışlık, işe yaramazlık ve değersizlik hissi gelişiyor. Özellikle, emeklilik sonrası üretkenliğin azalması, arkadaş çevresinden uzaklaşmak, hastalıklar nedeniyle bağımsızlık duygusunu kaybetme bu hissi pekiştiriyor. Bu duygularla baş etmek, sadece onların değil gençlerin de sorumluluğu olmalı ki onlar geçmişin taşıyıcıları ve geleceğin köprüleri olabilsinler. Aslında büyüklerimizin ruhsal dengesi, birlikte yaşama kültürüyle doğrudan bağlantılı. Kaybolan değerlerin izini sürmek ve bu değerleri günümüze uyarlayarak yeniden canlandırmanın yollarını bulmak gerekiyor. Geleneksel aile artık yalnızca bir geçmiş özlemi değil, çağın sorunlarına cevap olabilecek potansiyel bir model olma yolunda.
Kabul etmeliyiz ki büyüklerle yaşam hem onlar için hem çekirdek aile için dengede tutulması gereken hassas bir terazi gibi görünüyor. Onların manevi rehberliği, aktardıkları tecrübeler, çocuklara anlattıkları hikâyeler kuşaklararası bağı güçlendirdiği gibi hayatlarını anlamlı hissettiriyor ve ruhsal canlılıklarını artırıyor. Bunun yanında evin tempolu ve gürültülü yaşamı onları yorabiliyor, kendi alanlarına ihtiyaç duyabiliyorlar. Farklı değer ve yaşam tarzları çatışmalara neden olabiliyor. Bu duruma tüm ailenin bir araya geldiği ortak yaşam alanları yanında ailenin gerektiği zaman çekilebileceği özel alanları olan yerler çözüm olabilir. Bu da yeni bir mimari yapılanmayla mümkün. Aile dostu mimari yaklaşımlar ve topluluk temelli konut projeleri artık birçok ülkede hayata geçiriliyor.
Gençlerin büyüklerine değer verdiği, tecrübelerinden yararlandığı ve onların da değişen dünyaya ayak uydurmalarını sağlayacak dijital okuryazarlık, akıllı telefon kullanımı öğretimi gibi karşılıklı kazanımlarla dijital dünyanın getirileri değerlendirilerek fiziksel olarak aynı evde olmasalar da görüntülü görüşmeler, mesajlaşma grupları gibi araçlarla aile bağları geliştirilebiliyor.
Sonuç olarak zaman değişse de insanın en derin ihtiyacı olan anlaşılma, sevilme ve bir yere ait olma ihtiyacı değişmiyor. Geniş aile modeli, bu ihtiyacın yüzyıllardır süregelen çözümünü sunuyor aslında. Modern yaşamın hızında kaybolan değerleri yeniden hatırlamak, sadece nostaljik bir özlemden ibaret olmamalı. Onu birebir kopyalamak mümkün olmasa da ruhunu yaşatmak elimizde. Mimari, eğitim, sanatsal etkinlikler ve sosyal politikalarla oluşacak bireysel farkındalıklar bu bağı yeniden kurabilir. Ve bizler bir sofrada üç kuşağın aynı hikâyeye gülebildiği ortamlar sağlayabiliriz.