GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YETİMLERİN
KURUMSAL HİMAYESİ
Prof. Dr. Ahmet İNANIR
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Her inanç ve değer sisteminin kendine özgü bazı öncelikleri vardır, İslam’ın öncelikleri arasında ise yetimler gelir. Anne ve babayla çocuk arasında sevgi, şefkat ve güvene dayanan ulvi bir bağ bulunmaktadır. Ancak bu bağ tabii ölümler yanında tarih boyunca hiç eksik olmayan savaşlar, salgın hastalıklar ve doğal afetler yüzünden zaman zaman kopmaktadır. Böyle olumsuzlukların yaşandığı süreçte aile fertlerini kaybeden çocukların duygu, düşünce ve beden sağlığı bundan olumsuz etkilenmekte, yalnızlık duygusundan kaynaklı meseleler sıkça karşılaşılan bir hâl almaktadır. Dolayısıyla yetim ve kimsesiz çocukların himaye ve bakımı hayati öneme sahiptir. Nitekim çocuklar, sevgi ve şefkatle büyütüldüğünde toplumsal düzenin sağlıklı bir parçası hâline gelirken ihmal edildiklerinde bazı sorunlarla karşı karşıya gelmektedir. Ayrıca ebeveynlerini kaybeden çocuklarla ilgilenilmezse niyeti bozuk kişiler tarafından kötü amaçlarla istismar edilme durumu ortaya çıkabilir. Bu da insan onuru adına ciddi bir tehdit oluşturur.
İnsanlık tarihi boyunca yetimlerin haklarına riayet edilmesi konusunda ekseriyetle insanoğlunun iyi bir sınav vermediği bir gerçektir. Zira “insan hakları” kavramının öne çıktığı günümüzde dahi Gazze’de katledilen, yetim ve öksüz bırakılan çocuklar bu gerçeği açıkça göstermektedir. Bu yüzden az veya çok her çağda karşılaşılan hak ihlalleri nedeniyle olsa gerektir ki bütün peygamberler, yetimlerin himaye ve gözetilmesi hususunda ilahi emir ve buyruklara muhatap olmuşlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarından yetimin haklarını gözetmeleri hususunda misak aldığını ancak onların çok azının bu misaka riayet ettiğini haber vermektedir. (Bakara, 2/83.)
Cahiliye Dönemi’nde en fazla ezilen ve mağdur edilen kesimlerden biri de yetimlerdir. Kendisi de yetim olarak büyüyen Hz. Muhammed (s.a.s.) yetimlere şefkat ve merhametle yaklaşılmasını tavsiye etmektedir. Müslümanlar, asr-ı saadetten günümüze bir taraftan yetim ve kimsesiz çocukların himaye altına alınması amacıyla ilgili ayet ve hadisler temelinde “yetimler hukuku”nu geliştirirken diğer taraftan da onları gözeten ve yetiştiren hayır kurumlarını tesis etmişlerdir.
Yetim ve kimsesiz çocuklar, devlet ve toplumların vicdan aynalarıdır. Yetim ağladığında arşıâlânın titreyeceği anlayışı inanç ve kültür değerlerimizin önemli bir parçasıdır. İslam medeniyetinin bu sosyal meseleyi halletmedeki yetkinliğinin daha iyi anlaşılabilmesi için yetim ve kimsesiz çocukların himaye ve bakımını sağlayan müesseselerin tarihî süreç içinde gelişimini yakından tanımak faydalı olacaktır.
Yüce dinimiz İslam, yetim ve kimsesiz çocuklara infak etmeyi iyiliğin kıstası olarak belirlemekte, zekât gibi zorunlu ve sadaka gibi gönüllü mali ibadetlerle onların iktisadi olarak gözetilmesi hususuna zenginlerin yükümlülükleri arasında yer vermektedir. Bu sayede her asırda yetimlere yönelik hayır kurumları maddi olarak destek bulmakta zorlanmamaktadır.
Yetimlerin himaye ve bakımı öncelikle onların yakın aile fertleri ve akrabalarına aittir. Ancak gerekli hâllerde devlete bazı yükümlülükler
verilmektedir. Hulefa-i Raşidin döneminde yetim çocukların hukuki açıdan güvence altına alınmasına yönelik yapılan çalışmalar yanında onları iktisadi açıdan destekleyecek mali düzenlemeler de gerçekleştirilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) döneminde, kimsesiz buluntu (lakit) çocuklar için beytülmalden nafaka tahsis edilmiş, muhtaç çocuklar için de iaşe ayarlanıp düzenli olarak velisine teslim edilmiştir. (Belâzurî, Fütûhu’l- büldân, s. 517.)
Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz döneminde ise yetimlerin kaydı tutularak terbiye ve himayeleri konusunda kadıların/hâkimlerin yetkileri genişletilmiş, yetim mallarının himaye edilmesine hassasiyet gösterilmiştir. (Yılmaz Çelik, “Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz’in Sosyal Hizmet Uygulamaları”, Dergiabant c.7, s.17 (2019), s.626-627.)
Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur, yetimlerin barınması için hususi evler inşa ettirmiştir. Muhammed el-Mehdi ise yetimlere ve diğer ihtiyaç sahiplerine devlet hazinesinden maaş bağlamıştır. Müstansır-Billah döneminde ise Bağdat’ta kendisinin inşa ettirdiği Müstansıriyye Medresesi bünyesinde yetim çocuklar için bir mektep yapılmıştır. (Ebû’l-Fidâ İsmail İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, çev. Mehmet Keskin, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1995, c.14, s. 274-275.)
IX. asırdan itibaren kadıların, tereke taksimi sırasında şahit olan kişilere (ehl-i şühud) yetimlerin mallarını emanet ettikleri, sonrasında bu uygulamayla rüşte ermemiş tüm yetimlerin malları ve birikimlerine nezaret eden eminü’l-hüküm veya nazirü’l-eytam denilen görevliler atanmasının yaygın hâle geldiği bilinmektedir. Ancak yetim malına yönelik ortaya çıkan menfi sonuçlar, vasi tayin edilmesi düzenine geçilmesine neden olmuştur.
Selçuklular devrinde yetimlere hizmet veren çok sayıda “Eytamhane” adı verilen müesseseler kurulmuştur. Aynı hizmetler Eyyubi ve Memlükler tarafından da sunulmuş, İlhanlılar döneminde de bu hizmetler aynı şekilde devam etmiştir. (Abdüsselam Arı, “Yetim”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: TDV Yayınları, 2013, c. 43, s. 501.) Bilhassa İlhanlılar döneminde kimsesiz ve suça yönelen çocuklar için çok sayıda müesseseler açılmıştır. Bunlardan Şenb-i Gazan Külliyesi Yetimhanesi ile Rab-i Reşidi Külliyesi Yetimhanesi en bilinenleridir. Adı geçen yetimhanelerde yüzü aşkın yetim çocuğun yiyecek ve barınma ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra onlara Kur’an okuma ve yazma eğitimi de verilmiştir. (Şule Bakkal, Yetîmin ve Yetîmliğin Öyküsü Paralelinde Yetîmhane Yapılarının Mimari Gelişimine Kronolojik Bir Bakış, İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2021, s.10.)
Osmanlılar döneminde yetimlerle alakalı faaliyetlerin daha sistematik bir şekilde icra edildiği görülmektedir. Nitekim bu konulara dair çok sayıda mahkeme kayıtları günümüze kadar ulaşmıştır. Bir vakıf medeniyeti olarak kabul edilen Osmanlı Devleti’nde bazı vakıfların faaliyetleri arasında öksüz, yetim ve kimsesizlerin korunup yetiştirilmesine ve terbiyesine yönelik çalışmalar yer almıştır. Klasik dönemde vakıflar ve kadılar üzerinden yürütülen yetimlerin bakımı ve yetiştirilmesi faaliyetleri Osmanlı’nın son dönemlerinde müstakil kurumlar şeklinde teşekkül etmiştir. Son dönemde çok sayıda ıslahhane kurulmuş, Darüşşafaka, Çocuk Esirgeme Derneği, Darü’l-Hayr-i Ali, Himaye-i Etfal Cemiyeti, Emval-i Eytam Sandıkları, Darüleytamlar ve Leylî Eytam İbtidai Mektebi gibi yalnızca yetim çocuklara hizmet veren kurumlar tesis edilmiştir. (Abdullah Karatay, “Türkiye’de Koruyucu Aile: Kökenleri, Gelişimi ve Bugünü”, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), c. 5, s. 393-394.)
Vakıflar
Vakıf, sadaka, nafaka ve zekât yoluyla toplumda yetimler başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerini rahatlatacak tedbirler alan yüce dinimiz, kişileri aile bireylerinin ihtiyaç sahibi üyelerine nafaka ödemekle yükümlü tutmuştur. Ayrıca vakıflardan yararlanma hakkı tanımıştır. İslam medeniyetinde vakıflar insanlığa faydası olan her hizmetin ibadet olduğu anlayışının ve hayırseverlik duygusunun müesseseleşmiş hâli olup kişiyi Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak, öldükten sonra da amel defterinin açık kalmasını sağlayacak bir “sadaka-i cariye” olarak kabul edilmiştir.
Vakıflar yararlananları bakımından hayri ve zürri olmak üzere ikiye ayrılır. Hayri vakıflar doğrudan doğruya hayır amacıyla kurulan; yetimlerin, kimsesiz çocukların, dulların ve fakirlerin korunması; yol, kaldırım, köprü ve bunların bakımı gibi işler için tesis edilmişlerdir. Bu tür vakıflar tüm insanlığa veya sınırlı bir kesime destek için kurulmuştur. Mesela Fatih Sultan Mehmet, vakfiyelerinin Kalenderhane ile ilgili kısmında yetimler için her gün yüz akçeden aylık üç bin akçe harcanmasını, babası ve annesini kaybetmiş her yetim için günde yarım dirhemden aylık 15 akçe verilmesini istemiştir. (Fatih Mehmet II Vakfiyeleri, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara 1938, s. 313-314/ 257, 328- 329/260-261.) Ayrıca hazırlattığı Ayasofya Vakfiyesi’nde yetimlerle beraber muhtaç çocukların eğitimi için Darü’t-talim’i açmıştır. (Nesimi Yazıcı, “Osmanlılarda Yetimlerin Korunması Üzerine Bir Değerlendirme”, AÜİFD 48/1 (2007), s.16.) Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Vakfiyesi’nde ise Kur’an-ı Kerim’i öğrenen yetimler için günlük on akçe verilmesi ve yılda iki defa elbise alınması şart koşulmuştur. Vakıfta ihtiyaç sahipleri için çıkan yemekten, okuyan yetim ve fakir çocuklara da hisse ayrılması istenmiştir. (Kemal Edib Kürkçüoğlu, Süleymaniye Vakfiyesi, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara 1962, s. 152-153/42-43, 234.) Bu tür vakıflar belli bir dönem ile sadece devlet ricali arasında sınırlı kalmamış, toplumun her kesiminden gücü yeten insanlar her asırda yetim çocukların himaye edilmesi için vakıflar kurmuşlardır. (Nazif Öztürk, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyal Yardımlaşma Kuruluşları”, Vakıf Medeniyeti Sempozyumu Kitabı, Ankara 2003, s. 59.)
Zürri vakıflar, vakfedenin zengin yahut fakir hısımlarının yararlanması amacıyla kurulan vakıflardır ki buna evlatlık, zürri veya ehli vakıflar da denilir. Vakfedenin, başta yetimler ve bakıma muhtaç çocukları olmak üzere zengin fakir bütün hısımlarını desteklemek için tesis edilmişlerdir ve vakfedenin neslinin sona ermesi hâlinde bütün fakirlere tahsis edilmişlerdir.
Avarız vakıfları ise kahir ekseriyeti para vakfı olarak bir hayır sahibi tarafından kurulabildiği gibi köy veya mahallenin ileri gelen zengin ya da esnaflarından para toplanmak suretiyle de tesis edilen başta avarız vergisi olmak üzere ortak mükellefiyetlerinin karşılanması yanında fakir, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarının giderilmesi için kurulmuş vakıflardır. (Mehmet İpşirli, “Avârız Vakfı”, DİA, c. 4, İstanbul 1991, s. 109.)
Ahilik teşkilatı
Ahilik, Müslüman sanatkâr ve ticaret erbabının İslam’ın helal kazanç ilkelerine göre çalışmalarını sağlamak üzere kurulmuş bir esnaf teşkilatıdır. Bu teşkilatın amaçları arasında birbirini kollama ve yardımlaşmanın yanında yetim ve kimsesizlerin gözetilmesinin önemli bir yeri vardır.
Esnaf sandıkları
Osmanlı esnafının yaptığı bağışlar, haftalık veya aylık aidatlar veya çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa terfi gibi vesilelerle ödenen harçlardan oluşmaktadır. Sandığın gelirleri esnaf fakirlerinin iaşesine, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarına da harcanmaktadır. Esnaf sandıkları gibi bir sandık olan orta sandıkları da yeniçeriler arasında dayanışmayı sağlamak, muhtaç duruma düşenlerin kendilerine ve ailelerine yardım etmek amacıyla kurulmuşlardır. Bu orta sandıklarının yanında Ağa kapısında yeniçeri ağasının dairesinde kara sandık adındaki bir sandıkta yeniçeri yetimlerinin paraları ihtiyaca göre işletilmekte veya saklanmaktadır. (Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, OSAV, İstanbul 1996, c. 9, s. 254-255.)
Emval-i Eytam Sandıkları
Osmanlı Devleti döneminde yetim mallarının korunması ile ilgili oluşturulmuş olan en önemli müessese Emval-i Eytam Sandıklarıdır. 19. yüzyılın ortalarına doğru devlet, yetim mallarının idaresiyle ilgili eski uygulamalara müdahale etmiş ve yetim mallarının idaresini kendi kontrolü altına almıştır. Bu kurum bünyesinde görevlendirilmiş olan Emval-i Eytam Sandığı görevlileri kaza merkezlerinde yetimlere intikal etmiş olan malların kayıtlarını tutmuş ve bunları işletmişlerdir. Yetim mallarının korunması, Osmanlı Devleti’nin eski dönemlerinden beri yetkililerin üzerinde durduğu bir konu olmuştur.
Darüşşafakatü’l-İslamiye
Müslüman yetimlerin eğitim ve öğretimlerini parasız ve yatılı yaptırmak üzere kurulan özel statülü bir okul olarak 25 Haziran 1873’te kurulmuştur. Hâlen ebeveyn kaybı olan ve maddi imkânları yetersiz, kabiliyetli çocuklara ortaokul ve lise eğitimi vermeye devam etmektedir.
Islahhaneler
İlk ıslahhane, 1863 yılında Niş’te Tuna Valisi Mithat Paşa tarafından kurulmuş ve iyi sonuçlar alınması üzerine 1864’te Tuna vilayetinin merkezi Rusçuk ile Köstence’de 1867’den itibaren Kastamonu, Bursa, İşkodra, Sofya, Sivas, Edirne, İzmir, Halep, Bosna, Erzurum, Diyarbekir, Konya ve Selanik’te kurulmuştur. Yetim, öksüz veya aileleri kendilerine bakamayacak kadar fakir olan Müslüman ve gayrimüslim çocuklara temel eğitim vermek ve meslek kazandırmak amacını taşımaktadır.
Darüleytamlar
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında artan savaşlar sonucunda Balkan ve Birinci Cihan Savaşlarında meydana gelen açlığa, yoksulluğa uğrayan, düşmanın girdiği yerlerde çok sayıda yetim ve öksüz çocuğun kimsesiz kalması sonucunda onları barındırmak, korumak, meslek edindirmek amacıyla 24 Kasım 1914’ten itibaren yetimhane anlamına gelen Darüleytamlar kurulmuştur. 2 Nisan 1917’den itibaren devlet himayesine alınan Darüleytamlar, Cumhuriyet dönemine kadar muhtaç çocuklara hizmet vermeye devam ettiler. Savaşın başlaması ile Türkiye’den ayrılan İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyanların bıraktıkları okullar ve kurumlar birer Darüleytam hâline getirilmiştir.
Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu)
Himaye-i Etfal Cemiyeti 1908’de
Kırklareli’nde yerel düzeyde faaliyetlerine başlamıştır. 1917’de İstanbul, 1921 yılında Ankara ve Kars Sarıkamış’ta Himaye-i Etfal Cemiyeti kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, toplumun korunmaya muhtaç kesimlerine yönelik hizmetlerin kurumsal bir yapıya kavuşturulması yönünde önemli adımlar atılmış, kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin adı 1934’te Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirilmiştir. Bu kurum, çocuk koruma hizmetlerinin devlet sorumluluğu altında yürütülmesinin başlangıcını oluşturmuştur. 1983 yılında yürürlüğe giren 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile bu hizmetler tek çatı altında toplanarak modern sosyal hizmet sisteminin temelleri atılmıştır. Sosyal hizmetlerin daha etkin ve bütüncül bir şekilde yürütülmesi amacıyla 2011 yılında 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kapatılarak görevleri yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına devredilmiştir. 2018 yılında gerçekleştirilen düzenlemeyle bakanlık yeniden yapılandırılmıştır. 21 Nisan 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak ancak sosyal hizmet alanındaki ihtisaslaşmanın sürdürülmesi amacıyla müstakil bir yapıya kavuşturulmuştur. Böylece Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun görevleri, sorumlulukları ve yetkileri Bakanlığa devredilmiştir. 0-12 yaş arasındaki çocuklara ve 13-18 yaş arasındaki gençlere yönelik ayrı daire başkanlıklarınca sunulan hizmetler Bakanlık bünyesinde Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü adı altında toplanmıştır. Başta yetimler ve bakıma muhtaç çocuklar olmak üzere dezavantajlı bireylerin yaşam standartlarının yükseltilmesi yönünde çalışmalarını sürdürmekte; kökleri maziden gelen bir sosyal adalet anlayışını çağın gerekleriyle buluşturarak geleceğe taşımaktadır.