FITRATI KORUMAK

Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı

Yüce Allah tarafından madde ve mana, mülk ve melekût boyutuyla en güzel kıvamda var edilen insan, birtakım müspet ve menfî hasletlerle donatılmış mükerrem ve mükellef bir varlıktır. “Nefse kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene (yemin olsun) ki, nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.” (Şems, 91/8-10.) ilahi fermanı, insanın söz konusu iki hasletine dikkat çekmekte ve ona bu doğrultuda önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Bu ayetler, aynı zamanda insanın iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı bilme, tanıma, ayırt etme kabiliyetiyle yaratılmış ve bunlar arasında tercih yapabilecek irade, güç ve imkân ile donatılmış olduğuna da işaret etmektedir. Kendisine bahşedilen bütün bu kabiliyetlerin yanı sıra doğrudan ilahî vahye muhatap kılınmış olması ise insanın sorumluluğunu daha da artırmaktadır. Allah’ın son ve evrensel mesajı Kur’an-ı Kerim’in eşref-i mahlûkat, yeryüzünün halifesi ve kendisine verilen emaneti üstlenmeyi kabul eden bir varlık olarak tanımladığı insanın en temel sorumluluğu, zıtlıklar arasında fıtrata ve dolayısıyla ilahi murada uygun bir seçim yaparak hayata dair ideal dengeyi yakalamasıdır.
Bu bağlamda her şeyi kuşatan belirleyici rehberliğiyle Kur’an-ı Kerim, insanı en doğru olana ulaştıracak yolu aydınlatan nurlu bir kandil mesabesindedir. Nitekim ilahî vahyin bütün ilke, ölçü ve hükümleri, insana temiz fıtratı muhafaza etmenin yolunu göstermektedir. Nefsin olumsuz telkinleri karşısında insanın aklını ve iradesini kullanarak her şartta en korunaklı liman olan fıtrata yönelmesini istemektedir. Bu noktadan bakıldığında tabiattaki tüm işleyişin Allah’ın koyduğu ölçü ile ilerlemesi ve tüm varlığın bu düzene teslim olarak itaat içinde olması, varlık-fıtrat veya kulluk-fıtrat denklemiyle ifade edilebilir. Dolayısıyla Allah’a iman ve itaat etmek, O’ndan başkasına kul olmaktan sakınmak ve hakikat üzere bir hayat yaşamak, selim fıtratın bir gereğidir. Nitekim Cenab-ı Mevla, “O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!” (Rum, 30/30.) fermanıyla fıtratın tevhid inancı üzere daima hakka ve hayra yönelik bir istikamette bulunmak olduğunu beyan etmektedir. Bu durumda tevhidden uzaklaşan kimse, nefsinin kötü telkinlerine boyun eğmiş, varoluş gayesinden yüz çevirmiş ve fıtratının hilafına bir yol tutmuş demektir.
Esasen fıtrat, insanın dini kabule hazır yaratılışı ya da Allah’ın mahlûkatını kendisini bilme ve yaratılış gayesini idrak etme istidatı anlamına gelmektedir. Bu sebeple özü itibarı ile saf ve temiz kalmayı, bozulmamışlığı ifade eder. Ne var ki fıtrat, zaman zaman aile, toplum, çevre gibi unsurların etkisiyle pasif bir istidat haline gelebilmekte ve böylece insan, yaratılışına ve varoluş gayesine aykırı tutum ve davranışlar sergileyebilmektedir. Zira insanın madden ve manen inşa sürecinde, inanç ve yaşantısının, tavır ve davranışlarının şekillenmesinde ailenin ve içinde bulunduğu çevrenin çok büyük bir rolü bulunmaktadır. Doğan her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu fakat daha sonra ailesinin etkisi ile farklı inançlara sahip olabileceğini ifade eden hadis-i şerif (Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; Müslim, Kader, 22.), bu hakikate vurgu yapmaktadır. Buradan hareketle fıtratın muhafaza edilmesi noktasında aileye düşen görevler ve özellikle bir rol model olarak ebeveynin çocuğun yetişmesindeki rolü üzerine iyi düşünülmesi gerekir.
Fıtratın muhafazası hususunda çevresel etkenlerin yanı sıra kişinin iç dünyası ve nefsani eğilimleri de önemli bir risk unsurudur. Bu anlamda Hz. Peygamber (s.a.s.), “Rabbim buyuruyor ki ben bütün insanları salim fıtrat üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinlerinden saptırdılar.” (Müslim, Cennet, 63.) hadis-i şerifiyle fıtratın selameti yahut tahrifatı hususunda çevresel etkilerden ayrı olarak bireysel sorumluluklara da dikkat çekmektedir. Bu nebevi uyarı, aynı zamanda insanları, nefsin ve şeytanın telkinlerinden uzaklaşmaya, tevhide, güzel ahlaka ve müstakim bir yolda faydalı işler yapmaya teşvik etmektedir.
Fıtratla ilgili gözetilmesi gereken önemli bir husus da insanın biyolojik gerçekliğidir. Yüce Allah, insanı iki farklı cins olarak ahsen-i takvim üzere yaratmış, her ikisini de birbirini bütünleyen/tamamlayan özelliklerle donatmış ve bu farklılığı, hayatın ve neslin devamı ve düzeni için vesile kılmıştır. Dolayısıyla cinsiyet, fıtratın en temel sabitelerinden biridir. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) erkekleri kadınlara, kadınları da erkeklere benzemeye çalışmaktan men etmiştir. (Buhârî, Libâs 62.) Ne yazık ki bugün insanlık, cinsiyeti toplumsal bir problem olarak gören ve cinslerden birini diğerine benzeterek ya da insan fıtratına tamamen savaş açarak cinsiyetsiz bir toplum oluşturma çabası içine giren sapkın bir anlayışla karşı karşıyadır. Cinsiyetsizliği teşvik edici her faaliyeti destekleyen bu anlayış, gelinen noktada neslin devamlılığını ve insanlığın istikbalini tehdit eder bir boyuta ulaşmıştır.
Bilinmelidir ki fıtratın tahrip edilmesi, hakikatin, hukukun ve ahlakın da tahrip edilmesidir. Dolayısıyla fıtrata dair bu dejenerasyon karşısında sessiz ve duyarsız kalan toplumların felakete sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu sebeple bireysel ve toplumsal hayatın denge ve huzuruna kasteden teşebbüslerin farkında olmak, onlara karşı hakikati savunmak, fıtratı ve güzel ahlakı muhafaza etmek, herkes için en temel insanî sorumluluktur. Bu anlamda yapılması gereken, müspet ve menfi hasletler denkleminde hangi taraf beslenirse onun galip geleceğinin bilinciyle hareket ederek, yaratılış gayesine uygun bir hayatı vahyin rehberliğinde tahkim etmektir.