FİLİSTİN’İN CESUR ÖYKÜCÜSÜ
GASSAN KANAFANİ


Esma TÜRKSEVEN

“Filistin, bir insanın,
uğruna silah kuşanıp ölmesine değer bir şey.”
Gassan Kanafani, Filistin’in Çocukları

Hz. İbrahim’den Hz. Süleyman’a kadar birçok peygamberin tevhid, hukuk, adalet ve ahlak mücadelesini verdiği o topraklarda insanı insanlığından utandıran bir vahşetin sahnelendiği şu günlerde, o topraklarda yetişmiş ve yine aynı kanlı eller tarafından katledilmiş bir yazardan sayfalar aralamak, bizi bütün şiddetiyle sarsıyor.
Filistin meselesi bütün sıcaklığıyla gündemimizdeyken, Orta Doğu’da “Filistin’siz” bir harita çizilmeye çalışılıyorken, Filistin’de siviller acımasızca katlediliyor, dünya seyrediyorken, kalemiyle dünyaya, her şeye hatta ölüme meydan okuyan, Filistinlilerin yaşadıklarına kayıtsız kalmayan, bunu bir davaya dönüştüren, eserleriyle Filistin toplumunun uyanmasına önayak olan Gassan Kanafani’yi anmadan geçmek olmaz.
Peki, kimdir Gassan Kanafani?
Gassan Kanafani, 9 Nisan 1936’da siyasi çalkantıların had safhada olduğu bir dönemde Filistin’in Akka şehrinde doğar. Akka o dönemde İngiliz mandası altındadır. Aynı yıl, İngilizlere karşı ayaklanma başlar. Doğumundan on gün sonra da Filistin’in bütün şehirlerinde altı ay sürecek genel grev ilan edilir. Kanafani’nin eserlerinde bu huzursuzluğun ve karmaşanın yansıması net bir şekilde görülür.
Kanafani 12 yaşındayken büyük bir vahşete tanık olur. Bu olaydan sonra doğum gününü bir daha hiç kutlamayacaktır. 9 Nisan 1948’de Irgun adlı radikal Yahudi örgütü, ileride İsrail başbakanı olacak lideri Menahem Begin’in öncülüğünde, Kudüs yakınlarında bir Arap köyü olan Deir Yasin’e baskın yaparak 254 kişiyi katleder. Katliamın başında olan Begin, “Eğer Deir Yasin zaferi olmasaydı İsrail Devleti de olmazdı.” sözleriyle katliamın bir devlet politikası olduğunu açıkça ortaya koyar. Yeni katliam korkusuyla yüz binlerce Filistinli; Lübnan, Mısır ve Ürdün’e göç eder. Necev, Celile ve Batı Kudüs, Yahudilerce işgal edilir. (Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları (1948-1988), İş Bankası Yay., Ankara 1994, s. 91-94) Olaydan sonra Kanafani, ailesiyle birlikte, doğduğu şehri terk etmek zorunda kalır. Önce Lübnan’a gider, daha sonra Suriye’ye geçerler. Halep ve Şam’da bir süre kalıp bir mülteci kampında zor şartlar altında yaşamlarını sürdürürler.
Kanafani, Müslüman bir aileye mensup olmasına rağmen, Yafa’da, Katolik bir okul olan Medresetu’l-Ferîr’de okumuş, Arapça dışında Fransızca öğrenmiştir. Liseyi Şam’da mülteci kampındaki şartlarda bitirir. Arkadaşlarıyla beraber Şam Radyosu’nda oldukça ses getiren radyo tiyatrosu programları yapar. Lise yıllarında yazdığı tiyatro metinleri, geleceğin güçlü kalemi olacağı yönündeki ilk ayak sesleridir. Şam Üniversitesindeki Arap Dili ve Edebiyatı eğitimi, Suriye’nin mülteci politikası değişince yarıda kalır. Bu dönemde, Uluslararası Şam Fuarı’nda kendi gayretleri ile Filistin temalı bir reyon oluşturur ve resim sergileri açar.
On dokuz yaşındayken Kuveyt’e gider. Kuveyt’teki mülteci kamplarında öğretmenlik yapar. Vatan hasretini derinden hissettiği Kuveyt yılları, ilk hikâyelerini yazdığı ve yayımladığı bir döneme tekabül eder. Kuveyt’te öğretmenlik yaptığı okullarda, mülteci konumuna düşen Filistinli çocukların hayatlarına tanık olur. Onların, yiyecek, giyecek ve barınacak bir ev konusunda çektikleri sıkıntılarını hikâyelerinde dile getirir. Yine Kuveyt’teyken yazdığı “Çalıntı Gömlek” isimli kısa hikâyesi Kanafani’ye bir edebiyat yarışmasında ilk ödülünü getirir.
Kuveyt’te yaşadığı yıllarda Arap entelektüelliğinin nabzının attığı Beyrut’a sık sık gidip gelir, Beyrut gazetelerinde yazar. 1960 yılında da şehre taşınmaya karar verir, Arap Milliyetçi Hareketi’nin yayını olan el-Hurriyya gazetesinde kültür sanat editörlüğünü yürütür. Filistin’in özgürlüğü için kalemiyle savaşmaya adar kendisini. Yönettiği el-Muharrir gazetesi, yeni yazarlar ve sanatçılar için bir tür ocak görevi görür. Gassan Kanafani, bu verimli mecrada Hanzala’nın çizeri Naci el-Ali gibi yetenekli gençlerin yayın dünyasında yetişmelerine ön ayak olur. 1967’de kurulan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin çekirdek kadrosunda yer alır. (Peren Birsaygılı Mut, “Gassan Kenefani”, Zeytin Ağaçlarının Arasında: Filistin Edebiyatından Portreler, Usta Kitap, İstanbul 2018, s. 21-66)
Danimarkalı gelin
Kanafani’nin evlilik hayatı, mücadele ettiği Filistin davasını dünyaya taşırken tanıştığı bir genç kızla başlar. Kanafani, 1961 yılında Yugoslavya’da tertip edilen öğrenci kongresine Filistin adına katılır. Kongrede Danimarka heyeti içerisinde çocuk eğitimi konusunda uzman öğretmen olan Annia Hufer isimli bir aktivist bulunmaktadır. Annia, Filistin heyeti ile görüştükten sonra Filistin sorunu üzerine yoğunlaşmak için Arap ülkelerine, Şam’a ve Beyrut’a defalarca yolculuk yapmıştır. Filistin davası hakkında edindiği bilgiler, Filistin meselesine o ana kadar Batı penceresinden bakan Annia’de derin izler bırakmıştır. Annia hatıralarında şöyle der: “Batı’da, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudi devletinin kurulduğunu duyunca çok sevinmiştik. İnsanlara zulmetmek için kurulduğunu bilmiyorduk. Tüm acı gerçeği Yugoslavya’da katıldığım konferansta öğrenmiş oldum. Gördüklerim beni şoke etti. Dünyanın Filistin’i diri diri gömdüğü çok açıktı!”
Annia, Beyrut’ta iken bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Kanafani ile görüşür, onunla birlikte Filistin’in bazı yerleşim birimlerini ziyaret eder, bu mazlum halka reva görülen zülüm karşısında Kanafani’nin duruşundan çok etkilenir. 19 Ekim 1961’de de evlenirler. (Murat Göçer, “Gassân Kenefânî ve Öykücülüğü”, Yüksek Lisans Tezi, s. 50)
Kanafani, 1965 yılında Çin ve Hindistan’a davet edilir. Buralarda, Çin dışişleri bakanı, Hindistan başbakanı ve birçok siyasi lider ile görüşür. Bu ziyaretler Kanafani’nin hayatında büyük izler bırakır.
“Dağlar, sadece dinamitle parçalanır.”
Tarihler 8 Temmuz 1972’yi gösterdiğinde, Filistin’in en parlak ve mücadeleci isimlerinden Kanafani, çok sevdiği yeğeni Lumeys ile birlikte Beyrut’ta arabasının altına yerleştirilen dinamitin patlaması sonucu hayatını kaybeder.
Şehit edilişini, eşi Annia Kanafani söyle anlatır: “Her cumartesi sabahı çarşıya benimle gitmek âdetiydi. Ama o gün, Lumeys ile beraber evden çıktı. İkisinin evden çıkmasından iki dakika sonra, korkunç bir patlama oldu. Küçük arabamız paramparça olmustu. Lumeys, birkaç metre ötede yatıyordu. Fakat Gassan, yoktu. Onu yaralı olarak bulmayı arzu ediyordum. Lakin sadece sol ayağını bulabildim. Oğlumuz Fayiz, başını duvarlara vururken küçük kızımız Leyla, ‘Baba, baba!’ diyerek bağırırken oraya bayılıvermişim. Beyrut’un, Abdunnâsır’ın vefatından beri görmediği büyük bir kalabalık onun cenazesine katılmıştı. Ve çok sevdiği Lumeys ile yan yana, Şehitler Kabristanı’na defnedildi.” (Halîl Necme Habîb, , en-Nemûecu’l-_nsânî fî Edebi Gassân Kenefânî, Muessesetu Gassân Kenefânî eş-Şekâfiyye, Beyrut 1999, s. 24)
Nitekim İsrail istihbaratı Mossad, saldırıyı üstlendi ve Tel Aviv Lod Havalimanı’na yapılan saldırıya misilleme olarak Kanafani’ye bu suikastı gerçekleştirdiklerini söyledi. Ama işin özü başkaydı. Şüphesiz Kanafani suya sabuna dokunmayan biri olsaydı başına bu trajedi gelmeyecekti. O, İsrail için oldukça tehlikeliydi.
Kanafani tehlikeliydi çünkü Filistin halkının mücadelesine, kurtuluş davasına sadakatle bağlı bir entelektüeldi. İsrail-Filistin meselesi konusunda yazdıklarıyla topluma yol göstermekteydi. Çünkü onun asıl silahı, inandığı davanın başarısı için yürüttüğü çalışmalarda sahip olduğu tek sermayesi, elindeki kalemiydi. O, kalemin silaha karşı üstünlüğünü ispat etmişti. Gazeteci, edebiyatçı ve sanatçı kimliği sayesinde Filistin meselesini geniş kitlelere duyurma imkânına sahipti.
Uzaktan olup biteni izlemekle yetinmedi, mücadelesini kamuoyuna taşıdı. Tarihin tanığı olmakla yetinmedi, bizzat öznesi oldu. Bu yüzden defalarca hapse girdi. Ölümü üzerine Beyrut’ta çıkan gazetelerden biri onunla ilgili şöyle yorumda bulundu: “Gassan niçin dinamitle katledildi? Zira dağ gibiydi. Dağ, sadece ve yalnızca dinamitle parçalanır.”
Kalem kılıçtan keskindir
Kanafani, 36 yıllık kısacık ömrüne on sekiz kitap; medeniyet, siyaset ve Filistin halkının mücadelesi üzerine yazılmış yüzlerce makale sığdırmıştır. O, Arap edebiyatının modernleşmesinde önemli katkıları olan bir edebiyatçıdır. Yazdığı roman ve hikâyeler genellikle Filistin ve Filistin halkı üzerinedir. Filistinlilerin yaşadıkları acıları, sürgünde savruluşlarını ustaca dile getirir. Ülkelerinden sürülen nesillerin, bütün yaşamları Filistin’de geçmesine rağmen huzur içinde ölme haklarından yoksun yaşlı kesimin, çocukluk anılarının büyük bir kısmı zulüm ve vahşetten kaçmak olan daha genç neslin ya da mülteci kamplarında doğup insanca yaşama koşullarını elde edememiş kesimlerin durumlarını gerçekçi bir gözle görür. (Aida Omarova, “Gassan Kenefani Hayatı Eserleri ve Edebi şahsiyeti’’, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2011)
Hikâyelerini toplumsal gerçekliklerden uzak fildişi kulesine çekilerek yazanlardan değildir. Yazdığı birçok hikâye, aslında yaşadıklarının bir yansımasıdır. Kendisi de karanlık ve zorlu bir dönemde yaşayan, toprağından sürülen, mülteci kamplarında yaşamak zorunda bırakılan Gassan’ın hikâyeleri, işgalcilerin aşağılık yüzünü ve toprağından koparılan Filistin halkının acılarını tüm çıplaklığıyla yansıtan birer direniş edebiyatı hâline dönüşür. Pek çok öyküsü işgalin haksızlığını ifade eden bir manifesto gibidir.
Çehov, Gorki ve Dostoyevski’den çok etkilenen Kanafani, bu yazarların eserlerinin hayat mücadelesinin tam olarak neden ibaret olduğunu göstererek kendisini doğru bir yola sevk ettiğini söyler.
Susarak kavrulan
Güneşteki Adamlar
Güneşteki Adamlar Kanafani’nin ilk ve meşhur romanıdır. İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, Norveççe ve başka dillere tercüme edilmiş, ayrıca, el-Mudi‘ûn ismi ile sinemaya uyarlanmıştır. Film, Strazburg’ta İnsan Hakları Filmleri ödülünü kazanmış, Paris ve Tunus’ta da iki ödüle layık görülmüştür.
Güneşteki Adamlar, hem ülkesinin yaşadığı cehennemin hem de Kanafani’nin kendi kişisel yazgısının ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Eseri okurken kendisi de göç yollarına düşmek zorunda kalmış bir yazarın gözünden, göç olgusuna ve trajedisine bakma şansı buluruz. Kanafani göçü, sürgünlüğü en acı şekilde deneyimlediğinden meselenin gerçekliğiyle, etki bırakan bir üslupla karşılaştırır okuru. Eserde 1962’de Beyrut’ta kaçak göçmen olarak arandığı ve haftalarca evden çıkamadığı bir dönemde, yaşadığı sıkışmışlık hissedilir. Filistin’in işgalinden sonra kendi topraklarında nefes alma hakkı gasbedilmiş üç “kaçak göçmen”in ağustos güneşi altında, saklandıkları su tankerinin içinde, daha “yaşanabilir” bir hayat umuduyla çölden geçerek Kuveyt’e ulaşmaya çalışırken yaşadıkları trajediye tanıklık ederiz. İnsan kaçakçıları, yardım kisvesi altında dolandırıcılık yapmaya çalışanlar, sınır muhafızları, geride kalanların, önden gidenlerin yaşamları… Kısacası göçmenlik denen acı gerçek, eserde tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir.
Güneşteki Adamlar, bir çözülme, dağılma romanıdır. İşgal Filistinliyi mülksüzleştirmiş, aileyi dağıtmıştır. Hayatları dağılan üç Filistinli çölü aşıp Kuveyt’e kaçmak ister. Onları sınırdan geçirecek olan da 1948’de İsrail’e karşı savaşan Ebû’l-Hayzurân isimli eski bir direnişçidir. Sınırda işler planlandığı gibi gitmez ve su tankındaki üç kişi havasızlıktan boğulur. Ebû’l-Hayzurân ölenlere şöyle seslenir: “Neden tankın duvarlarına vurmadınız! Neden duvarları yumruklamadınız! Neden?” Ve duyduğu acıya rağmen cesetleri çöpün yanına bırakır. Bu final Filistinlinin hayatının değersizliğine, önderlerin ihanetine, Arap devletlerinin kayıtsızlığına isyandır. Kanafani bu sorular ile sanki Filistinlilerin daha ne kadar pasif bir şekilde davranacaklarını merak etmektedir. Öte yandan bu roman, insanın mücadeleci ruhunu uyandırmaya çağırır.
En güzel intikam
“Dedi ki
Sen şairsin,
Elindeki bu taş ne?
Dedim: Şair Aşk’a boyun eğer, zulme değil!”
Canlarıyla ve silahlarıyla Kudüs’ü savunanların yanında, kalemleriyle de Kudüs’ü savunan şair ve yazarlar her zaman var olmuştur ve her zaman da var olacaktır. Tıpkı Kanafani gibi…
“Kanafani de kısacık yaşamına rağmen daha sonra katili olacak bir devletten eserleriyle intikamını almış, hayat ve eserini bütünlüğe ulaştırmıştır.” der Necip Tosun. “Sadece Filistin edebiyatı değil, dünya öykücülüğü de bu eserlere çok şey borçludur. Kanafani, sanatla, öyküyle bir hayatın nasıl güzelleşebileceğinin, işgale nasıl karşı durulabileceğinin parlak örneğini vermiştir.” Şu fâni dünyada adaleti arayan devrimci mücadelenin bugün Kanafani ve onun gibi mücadeleci insanların adıyla anılmasının sebebi belki de budur.