ESTETİK
ŞEHİRLERDEN
UCUBE KENTLERE

Mehmet MAZAK

Şehir kavramı bizim medeniyetimizde “medine” olarak telakki edilir. Şehir, insanların huzur içinde yaşadığı, yardımlaşmanın ve insani değerlerin ön planda tutulduğu, yaşanılan mekânların güzelleştirildiği yerlerdir. Kent kelimesi, sözlük olarak her ne kadar benzerlik gösterse de insanı ve insani değerleri geri plana atan; menfaati öne çıkaran toplulukların bir arada yaşadığı yerlerdir.
Bana göre şehir, geleneksel yerleşim alanını; kent, modern yerleşim alanını ifade etmektedir. Şehir bulunduğu konum, coğrafya bakımından doğal olarak kurulur, gelişir; kent ise sonradan inşa edilir geliştirilir.
Şehir bizde daha sıcak hisleri içinde barındırır, kent ise idrak ufkumuza yapışan soğukluğu atamadığımız duyguları çağrıştırır. Şehir havası insanı özgürleştirir, ruhunu diri tutar ve kişinin bilgeliğini zenginleştirir. Kent ise nefesini keser, insanın ekolojisini bozar ve bilinç kayıpları yaşatır. Şehir; daha nahif, insancıl ve nicelikten daha çok nitel özellikleri ağır basan bir sosyalleşme ve ruhsal tekâmül sürecinin adıdır.
Bütün bunları Ahmet Hamdi Tanpınar tek cümlede özetlemiştir: “Şehir inşa eder, kent imha eder.”
Estetik, güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerinin görünür hâlidir. Bir başka ifade ile insanda güzel duygusu uyandıran, güzellik duygusuna uygun olandır.
Ucube kelimesi, Türkçede “çok tuhaf ve garip şey” anlamına gelir. Ayrıca, “çok acayip, şaşılacak kadar çirkin olan şey” demektir.
Bu açıklamaları yaptıktan sonra “Estetik Şehirlerden Ucube Kentlere” başlığımızı daha iyi kavrayabiliriz.
İnsan merkezli estetik kaygılarla inşa edilen ve toplumun asırlardır içinde yaşadığı harmanlanmış kültürü yansıtan yapıların olduğu yerlerdir estetik şehirler. Şehrin ruhu, kimliği ve silüeti o şehirde yüzyıllardır yaşayan insanların oluşturduğu anlamlar bütünüdür.
Estetik kavramı, görsellik açısından güzeli aramak iken şehir estetiği kavramı ise doğal çevre ve kültürel değerlerin planlı bir şehirleşme süreciyle korunması ve geliştirilmesi olarak tarif edilebilir.
Şehirlerin estetik açıdan kaliteli ve güzel olması, inşa edilen mimarilerin görselliği ile değil; insan eliyle oluşturulan fiziksel ve doğal çevrenin yani doğa ve yeşil alanlar, tarihî eserler, sosyal tesisler, konutlar ve bunları şekillendiren görsel öğelerin uyumu ile alakalıdır.
Şehir estetiği, sadece görselliğin ön plana çıkartılması ile ilgili değildir; aynı zamanda kültürel değerlerinin korunması, doğal çevrenin şehirde yaşayanların ihtiyaçlarını giderebilecek boyutta olması ile ilgili bir durumdur.
Şehir estetiği hem kendimize hem çevremize hem tarihimize hem de doğaya bir bakış yöntemi, bir bakış biçimidir. Bir şeyin “estetik” olarak nitelendirilmesi, insanda güzellik duygusu uyandırdığı anlamına gelir.
Her işin, her kimliğin ve her şehrin bir ilkesi ve amentüsü vardır. Üstad Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü kitabında; “Benim âmentüm, bu nesil âmentüsüdür. Tek kişiye ait olmanın derinliği yanında, toplumun koro sesi gibi çoğul, çok yanlı bir yaygınlık özelliği de vardır. Bir orman sesidir neslimin âmentüsü. Bir orkestra zenginliği ile yüklü, anlamca ve eğlence. Sadece bir mutlu inanç metni değil, bir eş, eser, tarihi örme, coğrafyaya hakikat rölyeflerin verme kavgasıdır da. Âmentüm, kana işleyen, kana kırmızı rengini veren demir gibi kanın içinde ışıldayan bir tomurcuklanmadır.
En soyuttan en somuta uzanır. Geçmişe olan çağrışımları yönünden bir direnişse geleceğe yönelik bir diriliş girişimidir.” diye belirtir neslin amentüsünü.
Bir şehrin amentüsü silüetidir. İslam şehirlerinin silüeti yaratılana saygılı mimarisi, kültürel geçmişin her tonunu ifade eden farklı tarzlardaki binaları, yükselen minare, kubbeleriyle tevhidi terennüm eder. İnsanı sıcacık kucaklayan ve bilgeliğini fısıldayan merhametli duruşuyla şehrin silüetini cami, külliye, kütüphane, han, hamam, çarşı ve evlerin alaturka kiremit kaplı çatıları âdeta tek bir ustanın elinden çıkmış gibi tevhidî mimarinin nadide tablolar olarak görürüz.
Şehir silüetleri, orada yaşayan insanların kültürel kodlarını, inanç dünyalarını ve dünya görüşlerini yansıtan aynalardır. Bir başka deyişle şehrin silüeti; şehrin insanının inanç ve değerler manzumesinin ete kemiğe bürünmüş hâli, üç boyutlu manifestosudur. Onun için deriz “Şehirler, medeniyetlerin yeryüzüne nakşedilmiş izleridir.” diye...
Günümüz şehirleri (kentleri) modern hayatın haz ve hız anlayışına ayak uydurmak için âdeta insanı değil de maddeyi ve mekânı yücelten, doğaya ve fıtrata savaş açan, gökyüzüne meydan okuyan, sokakları insanlar ve diğer canlılar için değil araçlar için yapılan, kuş ve rüzgâr sesleri yerine makine ve müzik gürültülerinin duyulduğu yerleşimler olmuştur.
Modern insanın hayalinde ise hep fıtratın sesi olan huzurlu, sakin, iki katlı bahçeli cumbalı evler ve mahremiyeti sağlayan avlular, Arnavut kaldırımlı sokaklar, taşın ve ahşabın sarmaş dolaş olduğu mimari yapılar yer almaktadır.
Ruhu yücelten ve canı dinginleştiren, hiç bir evin penceresinin bir başkasının güneşini ve bakış açısını kapatmadığı teras sisteminde yapılmış mimari konutlara özlem duyarız her daim. Bir zamanlar Galata Köprüsü’nden Süleymaniye Camii eteklerine dizilmiş teras sistemli eski evler ve konaklar canlandı birden gözümde. Veya Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii’nden yukarıya Sultantepe’ye doğru katmanlı şekilde yapılmış eski evleri görür gibi oldum. Her ev ve konuttan güneşin batışını seyretmenin dayanılmaz lezzetini tatmak, güneşin Boğaz’daki raksına, Mimar Sinan’ın yedi tepeli şehrin en güzel tepesine kondurduğu Süleymaniye Camii kubbelerinde ve minarelerinde batışına şahitlik etmek... Şehir ve estetik dediğimiz kelimelerin içini dolduracak ve en güzel ifade edecek bakış açısı ve cümleler bunlar olmalı...
Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde, İstanbul’un güzel bir mahallesinden bahseder. Şöyledir mısraları:
“Yuvası saçakta kalan kırlangıç,
Yavrusu dallara emanet serçe,
Derken camiler üstünde güvercin.
Minareler katından geçiyorum”
Tarancı, son mısrada mahallenin adını da söyler: “Gökyüzü mahallesi İstanbul’un…” Evet, bizler gökdelenler, rezidanslar, apartmanlar gibi yüksek katlı binalar inşa ederek gökyüzü mahallesini işgal ettik. Bu işgal ile birlikte başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizde yaşayan kuşların mahallesini yok ettik, şehirlerimizi kentleştirdik.
İlk kez Fransa’da ortaya çıkan apartman kültürünün nasıl olup da ülkemizde bu denli yaygınlaştığını, bir yaşam tarzı hâline geldiğini, çok katlı apartmanların medeniyetimizin yapı taşı olan “insan”ı nasıl da ötekileştirdiğini sorgulamak da bu estetik anlayışın yeniden inşasında bizlere yol gösterecektir diye düşünüyorum.
Sezai Karakoç “Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun” diyordu İstanbul için. Başta İstanbul olmak üzere şehir merkezlerinde yaşayan biz insanlar başımızı yukarı kaldırıp ayı ve yıldızları ne kadar seyredebiliyoruz veya görebiliyoruz. Ne zaman sakin bir yere gitsek Anadolu’da şehirden uzak, ayı ve yıldızları doya doya seyrederiz ve onlara dokunacak gibi oluruz. Oralarda yeryüzüne ayın indiğini ve şehir olduğunu görürüz.
Nuh Peygamber dönemindeki kadar uzun yaşamadığımızı biliyoruz ancak bu kısa ömrümüzde şunlara dikkat etmemizde fayda görüyorum. Ruh-u selim sahibi, hüküm ve kararlarında doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran, sağduyulu kimseler olmamız lazım.
Ayrıca zevkiselim sahibi; en doğru ve mükemmel zevk sahibi, estetik anlayışa, bakış açısına sahip olmamız lazım.
Aklıselim; insanı diğer canlılardan ayıran ve sorumlu kılan temyiz gücü, düşünme ve anlama melekesine sahip olmak lazım.
Kalbiselim; dünyanın aldatıcılığına meyletmeyen, Allah’tan başkasına yönelmeyen kalp sahibi olmak lazım.
Bu hasletlere sahip olduğumuzda estetik şehirler kurabilir, ucube kentler inşa etmeyiz.
Yaratıcının “cemil” ve “cemal” sıfatının hayata yansıması olarak bizim insanımız her yaptığı işi, ibadet şuuruyla yaparak, Allah’ın her şeyi kusursuz ve estetik yaptığı gibi her işini güzel ve kusursuz yapmaya gayret eder.
İki boyutlu yaklaşımla ve çoğunlukla masa başında cetvelle çizilen, mahalleliden ve mahallinden bihaber, şairin deyimiyle “kartondan şehirler” birer heyula gibi üzerimize çökmekte günümüzde.
Her şehirde örnek alınacak kalitede “estetik zevk” sahibi kişiler ve yapılar var, bunları çoğaltmamız gerekir. Şehirler, estetik kaygılarla tarihî, kültürel ve sosyal yapıya uygun bir yapılaşma ile inşa edilmelidir. Estetik kavramı; en basit şekliyle doğada ve sanatta güzeli konu edinmek ve onu aramak demektir
Bu kısacık ömrümüzde evlerimizi ve şehrimizi tarihimizde olduğu gibi estetik zevklere uygun ve ince dokunuşlarla karton yapılar topluluğu değil, maharetli bir zanaatkâr elinden çıkmış mimari yapılar topluluğu hâline getirmemiz gerekir. Bunları yapabilmek için müteahhit, mimar, şehir plancıları ve çevre mühendislerinin tarihini, kültürünü ve medeniyet geçmişini çok iyi öğrenmeleri ve öğrendiklerini modernize ederek uygulamaları gerekiyor. En başta da şehre ve mimariye yön verecek akıl, kalp ve estetik anlayışa sahip, şehirde yaşayan insan kıymetinin var olması gerekiyor. Sözün özü her iş sende, bende ve etrafımızda yaşayan insanda şekilleniyor.

İnsan merkezli estetik kaygılarla inşa edilen ve toplumun asırlardır içinde yaşadığı harmanlanmış kültürü yansıtan yapıların olduğu yerlerdir estetik şehirler. Şehrin ruhu, kimliği ve silüeti o şehirde yüzyıllardır yaşayan insanların oluşturduğu anlamlar bütünüdür.


Bir şehrin amentüsü silüetidir. İslam şehirlerinin silüeti yaratılana saygılı mimarisi, kültürel geçmişin her tonunu ifade eden farklı tarzlardaki binaları, yükselen minare, kubbeleriyle tevhidi terennüm eder.