Meryem DALĞIÇ
Başkanlık Vaizi
Kadim şehirler vardır bir medeniyete beşiklik eden, o medeniyetle müsemma olan. Endülüs’ün incisi sayılan Kurtuba da bu şehirlerden biridir. VIII. asrın başlarında İspanya’ya (Endülüs) gerçekleştirilen fetih hareketiyle Orta Çağ Avrupa’sı, İslam’ın nuruyla aydınlanmaya başlamıştı. Kuşkusuz fethedilen her belde, İslam dininin kendisine münhasır medeniyetiyle imar ve ihya edilirdi. Sekiz asır boyunca Müslümanların hâkimiyeti altında bulunan, Doğu-Batı arasında köprü olan Endülüs de İslam medeniyetinin en güzel örneklerindendi.
Endülüs’ün fethi, askerî harekâtla başlasa da aslında ilimle, bilimle, kültür ve sanatla gerçekleşti. Batı dünyasına doğan İslam güneşi, Endülüs’ün başkenti ve ilim merkezi olan Kurtuba’da en güzel semeresini verdi. Tercüme faaliyetleri ile başlayan ilmî araştırmalar serüveni daha da gelişerek Müslümanların kendi eserlerini ortaya koymalarıyla devam etti. Bu çalışmalar ilk olarak Kur’an, hadis, kelam, fıkıh gibi alanlarda gerçekleşse de ilerleyen zamanlarda daha geniş bir yelpazeye ulaştı. Tarih, coğrafya, astronomi, tıp, felsefe, matematik, mimari, iktisat, sanat, edebiyat, sosyoloji alanlarında da önemli ilim adamları yetişti ve eserler kaleme alındı. Roger Bacon’ın itiraf ettiği üzere deneysel bilim bu topraklarda ortaya çıktı, Bacon da bu bilimi alarak Avrupa’ya yaydı. İlk Rönesansın 16. yüzyılda İtalya’da başladığı iddia edilse de aslında 13. yüzyılda Endülüs’te başladı. (Rager Garaudy, Düşüncenin Başkenti Endülüs’te İslam, s.9-13)
Endülüs İslam medeniyetinin yetiştirdiği İbn Rüşd, İbn Hazm, İbn Arabi, İbn Tufeyl, İbn Haldun, Mecritî ve Harizmî gibi güzide âlimler, ilimleriyle Batı dünyasına rehberlik ettiler. Şüphesiz isimleri kayda geçmemiş, hayatlarına vâkıf olamadığımız birçok Müslüman kadın âlimler de o dönemde yetişerek ilim meclislerinde ders verdiler ve bilim dünyasına katkı sağladılar. Yaşadığı çağda zekâsıyla ve yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren, tarihte derin iz bırakan kadınlardan biri de Kurtubalı Lübna’dır. Lübna, Endülüs medeniyetinin zirveye ulaştığı 10. yüzyılda Emevi halifelerinden III. Abdurrahman ile oğlu II. Hakem zamanında sarayda yetişti. İspanyol bir köle olarak doğdu fakat zekâsı, basireti ve çalışkanlığı ile saray yöneticilerinin dikkatini çekerek kısa sürede özgürlüğüne kavuştu. Kaynaklarda kendisinin birçok kabiliyet ve meziyete sahip olduğu belirtilmektedir. Hatta bu kadar niteliğin, yeteneğin ve müstesna bir zekânın aynı kişide olamayacağı iddia edilerek farklı iki kişi olabileceği tartışmaları dahi yapılmıştır. Sıra dışı olan Lübna; güzel ve etkili konuşan bir hatip, üretken bir kâtip, hevesli bir bilge, çok iyi bir hattat, dil bilimi üzerinde olağanüstü hâkimiyeti ve yüzlerce şiirleri olan bir şairdir. Yine tarihçi Bashkaval, Lübna hakkında şöyle demiştir: “Edebiyatta, dil bilgisinde ve şiirde usta. Matematik bilgisi dâhice ve aynı zamanda bilimde de son derece iyi. Emevi Sarayı onun kadar asil başka birini görmedi.” Sahip olduğu tüm bu niteliklerle Halife III. Abdurrahman’ın takdirini kazanan Lübna’ya, sarayda sekreterlik ve kâtiplik vazifesi verildi. Latince, Yunanca ve İbranice de dâhil olmak üzere birçok dile vakıf olan Lübna, resmî yazıları ve diplomatik mektupları yazmakla görevlendirildi. Zekâsı ve basiretiyle halifeye danışmanlık yaparak devlet işlerine dair fikirlerini sundu.
Sultan Abdurrahman’ın vefatının ardından tahta çıkan oğlu II. Hakem; âlim kişiliği, ilme ve kitaplara olan rağbeti ile meşhurdu. Dünyanın dört bir yanından toplattırdığı kitaplarla İslam dünyasının üç büyük kütüphanesinden biri olan Medinetüzzehra Saray Kütüphanesi’nin kurulmasını sağladı, Lübna’yı da kütüphaneye kadın yönetici olarak atadı. Lübna; idareciliğin yanı sıra bilimsel yayınları bir araya toplama, mütercimlik, müzehhiblik, müstensihlik ve kitap satın alma sorumluluğu vazifelerini en güzel şekilde yerine getirdi. Ayrıca Bağdat, Şam, Kahire gibi ilmin merkezi sayılan büyük şehirlere bizzat seyahat etti, oralardan getirdiği eserlerle kütüphanenin büyümesini ve zenginleşmesini sağladı. (Ömer Rıza Kehhale, A’lemü’n-nisa’ fi Alemil-‘Arab ve’l-İslam, 287)
Kuşkusuz Lübna’nın çalışmaları sadece bunlarla sınırlı değildi, matematikte bir deha olması onun en bariz niteliğiydi. Kütüphanedeki kitapları kopyalarken matematiksel hataları düzeltti. Öklid ve Arşimet gibi ünlü matematikçilerin eserlerine kendi bilimsel notlarını ve formüllerini ekledi. Daha sonra bu kitapları Arapça’ya çevirerek kütüphaneye kazandırdı. Çevrilen bu eserler 12. asırdan itibaren Endülüs’ten Batı’ya aktarıldı. Bilim insanı olan Lübna, sayılar teorisi, geometri ve cebir gibi konularda çalışmalar yaptı. Lübna’nın matematik alanına en önemli katkısı ise 17. yüzyılda Fransız matematikçi Pierre Fermat tarafından ortaya atılan “Son Teoremi”ni ondan beş asır önce ispatlamasıydı.
Kendini ilme, bilime adayan Lübna, aynı zamanda bir hayırseverdi. Kütüphanede bir ilim ve edebiyat akademisi kurulmasını sağladı; burada kimsesiz, yetim çocuklara matematik, felsefe, tarih, edebiyat alanlarında dersler verdi. Böylece o, birçok şair, tarihçi ve matematikçi yetiştirdi. Sadece çocuklara değil kadınlara da öncülük ve rehberlik etti. Lübna’nın yönetiminde 170’ten fazla kadın onunla birlikte değerli kaynakları çevirme görevini üstlenmişlerdi.
Orta Çağ’da Batı dünyasında okuma yazma oranın çok az olduğu bir dönemde İslam dünyasında kadınlar ilmin merkezinde aktif roller üstlenerek bilimin Batı’ya aktarılmasına katkı sağladılar. Böylece onlar, hem kendi dönemlerini hem de geleceği aydınlattılar. Endülüs medeniyeti, birçok cihetten asrına ve sonrasına tesir etti. Kuşkusuz bunda Lübna’nın gayreti ve etkisi yadsınamaz bir gerçeklikti.