EMR-İ Bİ’L-MARUF
VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER
İslam medeniyeti bir iyilik medeniyetidir. Bu medeniyete kaynaklık eden İslam dini, iyiliğin yeryüzüne egemen olmasını hedeflemiştir. Bu minvalde Müslümanları iyiliğin kılavuzu olan Kur’an ve sünnetin rehberliğinde sahih inanç, doğru bilgi ve iyi niyetle çalışmaya yöneltmiş; adaleti, merhameti, iyiliği, paylaşmayı, yardımlaşmayı emrederek bu değerlerin yaygınlaşması ve hayata hâkim olması için Müslümanların gayret etmelerini istemiştir. Daha da önemlisi bu yönde gayret göstermelerini imani bir sorumluluk olarak onlara teklif etmiştir. Bununla birlikte kötülüğün, ifsadın, zulmün, fitnenin, ayrımcılığın, ötekileştirmenin, haksızlığın, şiddetin önüne geçmek için çaba göstermeyi de aynı sorumluluğun bir gereği olarak takdim etmiştir. Söz konusu bu asil sorumluluğun Kur’an-ı Kerim’deki en açık ve kapsamlı ifadesi “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker”dir.
Tevhid inancının temel ilkelerinden biri olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110.) ayetiyle Müslümanların en bariz vasıflarından biri olarak zikredilmiştir. Cenab-ı Mevla, bu doğrultuda “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 3/104.) fermanıyla da Müslümanlar içerisinden bu görevi yerine getirecek örnek, önder ve ehil bir topluluğun zaruretine dikkat çekmiştir. Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerini yaşanan bir hayata dönüştüren Sevgili Peygamberimiz ise ortaya koyduğu iyilik mücadelesiyle ümmetine en güzel şekilde örnek olmuştur.
Müslümanların başta kendi aile ve yakın çevreleri olmak üzere insanlara iyiliği emretmesi ve onları kötülükten sakındırması, hem kendilerinin hem de bütün insanlığın geleceği açısından hayati öneme sahip bir görevdir. Zira Peygamber Efendimiz, bir toplumda bilgi ve yetki sahibi olanların diğer insanların hatalarını düzeltme gayretinde olmamaları durumunda giderek bozulan toplumsal yapıda kendilerinin de felâkete uğrayacakları uyarısında bulunmuştur. Allah Resulü (s.a.s.), “Canım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder, kötülüklerden insanları sakındırırsınız yahut Allah size öyle bir ceza gönderir ki dua edersiniz (ama) duanız kabul olmaz.” (Tirmizi, Fiten, 9.) sözleriyle de iyiliği tavsiye etme gayretinden ve kötülüğü önleme bilincinden yoksun olanların Allah katında dualarının bile makbul olmayacağını bildirmiştir. Bu bağlamda “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalben karşı koysun. Bu da imanın asgari gereğidir.” (Müslim, İman, 78.) ifadeleriyle marufu emretme ve münkerden sakındırma erdeminin imanla olan sıkı ilişkisini dile getirmiş ve herkesin gücü, ilmi, imkânı ve konumu gereğince bu görevin hakkını vermesini emretmiştir. Hatta “…İyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmayan bizden değildir.” (Tirmizi, Birr, 15.) ikazıyla da Müslümanların söz konusu sorumluluğu en güzel şekilde yapmalarının zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Çünkü bir topluma iyiliğin hâkim olması ve kötülüğün ortadan kalkması ancak o toplumu oluşturan bireylerin üzerlerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmeleriyle mümkündür.
Bu inanç ve anlayışla Müslümanlar, asr-ı saadetten itibaren hep marufu emretme ve münkerden sakındırma ilkesi doğrultusunda hareket etmiş; bu uğurda hiçbir zorluğu göğüslemekten kaçınmamışlardır. Nitekim insanları iyilikle buluşturma ve kötülüklerden uzaklaştırma adına diyar diyar hicret edenler olduğu gibi bu yolda sürgüne, zulme ve işkenceye maruz kalanlar bile olmuştur. Buna rağmen onlar, bu yoldaki kararlılıklarından asla vazgeçmemişlerdir. Şüphesiz onları emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker hususunda bu denli duyarlı ve kararlı kılan, Allah’a ve Resulüne imanları ve imanlarının kendilerine yüklediği bu vazifeyi ihmal etmenin birçok kötülük ve günahın yayılmasına sebep olacağını idrak etmiş olmalarıydı. Bununla birlikte her türlü hayrın, faziletin, erdemin ve güzelliğin ancak iyilikleri artırarak ve kötülükleri azaltarak gerçekleşeceğine yürekten inanmış olmalarıydı.
Şu bir gerçektir ki hayatta ve insanın fıtratında aslolan iyiliktir. Eğer iyilik ihmal edilirse kötülük kendine zemin bulur. Bu bakımdan kötülüklerle en doğru ve en güçlü mücadele, iyiliğin yaygınlaşması için yapılan çalışmalardır. Özellikle kötülüklerin yeryüzünü kuşattığı, savaşların, yoksulluğun, şiddetin, terörün huzuru, güveni ve neşeyi esir aldığı bir dünyada iyiliği yeniden hayata hâkim kılmak için çalışmalar yapmak önem arz etmektedir. Dolayısıyla her türlü kötülüğün revaç bulduğu günümüzde Müslümanlara düşen, zihinlerde ve gönüllerde iyilik adına farkındalıklar oluşturmaktır. İslam’ın emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ilkesini doğru anlayıp hayatla bütünleştirmektir. Doğru bilgi, ihlas ve samimiyetle mücadele ederek iyiliği güçlendirmek, iyilikleri birleştirmek, iyilik kervanını yeryüzünün her yerine ulaştırmak ve kötülüğe yer bırakmamak gayesi ile çalışmaktır.
Vahyin rehberliği ve nübüvvetin örnekliğinde insanlığı ahlaken daha iyi bir yere taşımak, bütün Müslümanların ortak sorumluluğudur. Bilinmelidir ki gerek fert ve toplumu gerekse aile ve nesilleri her türlü kötülükten korumak için iyiliğin yaygınlaştırılmasından başka bir yol bulunmamaktadır. Bu yol ise ancak hep birlikte yüründüğünde anlamlı, değerli ve bereketli olacaktır. Nitekim Yüce Allah’ın, “…İyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın…” (Maide, 5/2.) fermanıyla Müslümanlardan istediği de budur.