Zeynep UZUN
Dünyanın çok cazibeli ve delişmen nimetleri arasında inceden inceye bir tür kayboluş ansızın peyda olur içimizde. Tüm bu âlemin pusulası nedir ve nerededir? İnsan niçin zaman zaman böyle savrulur ve kaybolur? Onu ayak bileklerinden kavrayacak, iyice sarsacak ve göğe bakmasını sağlayacak olan nedir? Bir durak, öğüt verici ya da bir hatırlatıcı var mı? Nereye bakmalıyız? Bizi doğru yola iletecek olan, kendimizi bulduran ve mensup olduğumuz düşünce iklimini hatırlatan sadık dost nerede? Bizi biz kılan aidiyetler kümesinin en büyük parçası kutsal mekânlar, bizi istikbale çağıran kadim köklerimizdir. Bir köknar ağacının kozalakları gibi dimdik ve arzuyla göğe baksak da bizi canlı tutan ve görkemli kılan, gücümüzün asıl kaynağı da yine onlardadır. Her birimizi tanımlayan ve tamamlayan, birbirimizle benzer kılan ve aramızda ünsiyetler oluşturan da yine odur. Mekânın yerlisi ve sahibi ise toprağı sımsıkı kucaklayan mabetlerdir. Mabetler kendi kimlikleri ne ise kuruldukları yeri ve o yerdekileri aynı renge boyarlar. Bedendeki kalp gibi merkezine yerleştiği bölgenin ritmi de yine mabetlerde atar. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa, Müslümanlar için kendini tanımanın, ötekiyle tanış olmanın en güzide mekânları, en nadide mabetleridir.
Ve Kâbe... Usulca çağırır kendine ait olanı. İlk yaratılış anından bu yana tevhidin şahitleri, kulak verir fısıldayan o sese. Dünyanın dört bir yanından birbirinden farklı milyarlarca insan, o kutlu yere kavuşmak için ruhunun ayak izlerini takip eder. Adım adım bir dönüşüm başlar sonra bu yolculuğa teslim olan kalplerde. Yeryüzünü imar etmekle yükümlü olan insan, yaklaştıkça Mescid-i Haram’a İbrahim’in sesini duyar kulaklarında. İçindeki putlar bir bir devrilmeye başlar. Kendini ıslah etmeye koyulur önce, Rabbin emaneti dağa, taşa, tabiata ilişmeden. Pişmanlıkları aşındırırken içindeki kalın duvarları, Safa ile Merve arasında Zemzem’i bulmaya çalışan Hacer oluverir birden. Böylece, ihsana kavuşmadan, iliklerinde gayreti tadar. Kabul olan dualarıyla da insan, sahra çalısı gibi sürüklenen nefsinin yeniden dirilişini seyreder.
Hac, umre ve kurban ibadetini yaparak tazelenmek için Kâbe’ye gelen Müslümanlar, fazlalıklarından kurtulup özlerine erişmek için önce bürünürler bembeyaz ihrama. Bu şekilde, dünyaya ait ne varsa sıyrılıp eşdeğer olurlar Rabbin önünde. Renksiz, dikişsiz, hiçbir şeysiz bu elbise, eritir tüm ayrıcalıkları. Nebi’nin izleri gelir ardından. Kâbe’nin gölgesinde, ıhlamur kokulu bir günde dünyaya gözlerini açarak hakikati haykırdığı on üç yılını burada geçirmiştir Hz. Peygamber. Bismillah… Fetihten sonra güvenin başkenti olur emin belde, Mekke… O zamandan bu zamana kutsal topraklar, çorak gönüllerde hakikat ağaçlarını yeşertir büyük bir tutkuyla.
Hz. Âdem’in, Hz. Şit’in, Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’in ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in tevhid mücadelesinin beşiğidir Mescid-i Haram. Nice sellere ve yangınlara maruz kalsa da tüm zarafetiyle öylece durur yerli yerinde. Ruhunu vecd ile teslim edenlerce muhafaza edilir daima. Hz. Ömer, Hz. Osman, Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde daha korunaklı hâle getirilen Mescid-i Haram, özellikle hac mevsimlerinde dünya Müslümanları için toplantı ve buluşma yeri, ilim merkezi olma özelliğini her daim korur. 1517’de Haremeyn-i Şerifeyn hizmetini sunan Osmanlı Devleti, Hâdimu’l-Haremeyn sıfatıyla mescidin tamiri ve tezyiniyle doğrudan ilgilenir. Mescidin mermerleri, aydınlatmayı sağlayan kandiller, avizeler ve şamdanlar, Kâbe’nin altın oluğu ile Hacerülesved’in gümüş mahfazası, gelenleri karşılayan sandal ağacı, gül suyu, misk ve amber kokusu Osmanlı yadigârları olarak mescitte yer bulur kendine. Yine Mescid-i Haram’ın temizliği vazifesi saray terbiyesinden geçmiş, kendi arzularıyla emekli olan mütevazı ve müeddep saray görevlilerine tevdi edilir.
Tüm tadilat ve tezyin, estetik ve duyusal güzelliklerden de öte Mescid-i Haram kıymetini Allah tarafından Harem kılınmasından alır. Yasaktır artık orada tüm debdebe ve şaşaa. Beşerî ve izafi olanlar yerini manaya bırakır. Bütün ziynetlerinden, sosyal ve ekonomik statülerinden sıyrılan, sonradan elde ettiği ne varsa onlardan uzaklaşan insana bu dünyaya gelişini, varoluş sebebini sorgulatıp yeniden dirileceğini, mahşeri ve hesap gününü hatırlatırken insanın yeryüzündeki sınırlarını ve sorumluluklarını da yeniden hissettirir.
İyilik ve güzelliği dünyaya yaymak için kalbimize bir maya çalmaya yeltendiğimiz, emaneti idrak etme yolunda dünyanın apayrı yerlerinden aynı amaç uğruna gelen rengârenk insan tarhlarını seyrettiğimiz muazzam birlikteliklerin merkezidir Mescid-i Haram… Peki ya buradan gökyüzüne yükselen niyazlardan, yeryüzüne yayılan muhteşem “Allahümme lebbeyk!” nidalarından ulaşıyor mudur tüm insanlığa ebedî saadetin çağrısı? Ya da biz Müslümanlar, yeryüzü mescitlerimizdeki ahengin sesini yeterince duyabiliyor muyuz? Kızılgerdan kuşu gibi sahip çıkabiliyor muyuz olanca gücümüzle bizim olana? Yoksa dünyeviliğin kuşattığı benlik bayırlarımızı aşamadık mı hâlâ? Hz. İbrahim’in baltası elimizde olsaydı neyi kırmak isterdik önce?
Yeryüzünün ilk mescidi… Kulluğun ilk mekânı. Başlangıç ve bitiş. Hayat ve ölüm. Tövbe kapısını umutla aşındırarak ruhundaki mezarlıklardan kurtulup içini papatya bahçesine çevirmek isteyenlerin yurdudur Mescid-i Haram… Kiraz çiçeklerinin kokusunu ciğerlerine cömertçe dolduranların, emaneti ve güzellikleri sırtlananların vatanıdır. Tevhid mücadelesinin hatırlatıcısı, gölgesinde hakikati düşündüren bir ulu çınar, bir bilgedir Kâbe-i Muazzama. Kutsiyetin ruhlara nakşedildiği, saflığın ve arınmanın en büyük kapısıdır. Gelenleri kucaklayan ve kuşatan, gelmeyenleri ise usulca ama iştiyakla kendine çağıran vefalı bir dosttur aynı zamanda. Bizi ayak bileklerimizden tutup sarmaşık gibi sararak içimizdeki sesleri dinginliğe eriştiren, bir hatırlatıcı, öğüt verici ve uyarıcıdır. Ona varmak, varma yolunda olmak ve o yoldan hiç çıkmamak duasıyla…