O, seçkin bir ailenin beğenilen ve imrenilen kızı idi; adı Âmine konmuştu. Günümüz diliyle, hepimizin bildiği, sık sık telaffuz ettiği “Emine”… Arapça “emn” kökünden türeyen ve özünde emniyet, güvenilirlik, doğruluk, sadakat, vefa gibi derin manalar ve güzellikler barındıran bir isim… Allahualem, daha küçük yaşlardan itibaren “el-emin” olarak anılacak olan son peygamberin annesinin adının “Emîne/Âmine” olması ne güzel bir hoşluktur.
Abdümenâf oğlu Vehb’in kızı Âmine… Arap kabileleri arasında en muteber konumdaki Kureyş’in asil genç kızlarından idi. Güzel hasletleriyle maruf olan, birçok ailenin talip olduğu bu genç kız, en az onun kadar saygın, parmakla gösterilen bir genç olan Abdullah b. Abdülmuttalib’le evlenecekti; bir başka ifadeyle Allah (c.c.) onları birbirine nasip edecekti. Şöyle ki Mekke’nin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah, asaletinin yanı sıra, yakışıklı ve temiz yüzlü bir genç olarak öne çıkmış olup birçok ailenin kızlarını evlendirmek istediği, açıkça talip olduğu bir delikanlıydı. Kureyş gençlerinin en güzeli, en kâmili olduğu ifade edilen (Halebî, I, 51 vd.) Abdullah’ın, (Hz. Peygamber’e işaret eden) alnındaki nurdan kaynaklanan güzelliği, onu görenleri cezbederdi. Hatta rivayete göre, Hz. Hatice’nin amcasının oğlu olan Varaka b. Nevfel’in kız kardeşinin, Abdullah’ın alnındaki bu (nübüvvet) nurunu fark edip onunla evlenmek için ısrarcı olduğu, öyle ki bu uğurda Abdullah’a yüz deve teklif ettiği nakledilir (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 169). Böylelikle bazı rivayetlerde Mekkeli kimi kızların ona âşık olduğuna değinilen Abdullah’ın ise neticede Âmine ile evlenmeye karar verdiği belirtilir (Muhammed Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 34).
Hasılıkelam, oğlu Abdullah’ın Âmine ile evlenmesini münasip gören Abdülmuttalib, Abdullah ile birlikte Âmine’yi aile büyüklerinden istemeye gitti; o sırada Âmine, babası veya amcasının evindeydi. Aileler arasında gerçekleşen bu görüşmeden sonra Abdullah ve Âmine’nin de istek ve kabulüyle nikâhları kıyıldı. Böylelikle bu iki temiz genci, âlemlere rahmet son peygamberin anne ve babası olma vasfıyla şerefyap kılacak olan izdivaç gerçekleştirildi; değil mi ki bu nedenle o izdivaç, izdivaçların en hayırlısıydı, en müjde yüklüsüydü…
O dönemin ve toplumun geleneğine göre nikâhtan sonra üç gün kız tarafının evinde kalmalarının ardından Abdullah ve Âmine kendi evlerine yerleştiler. Ancak herkesin imrendiği bu iki gencin evliliği, aile saadeti sadece birkaç ay sonra Abdullah’ın Medine’ye yaptığı bir ziyaret veya ticaret ile ilgili seyahati esnasında vefat etmesiyle sona erdi. Âmine, o sırada ilk ve tek çocuğuna yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.) hamile idi; daha doğmadan babasızlığı tadan, imtihanı henüz anne karnında başlayan Allah Resulü’nün hamiliydi… O zamanın Arap toplumunda eşi vefat eden hanımların kısa süre sonra yeniden evlendirilmeleri uygun görülse de Âmine, genç yaşına rağmen, ölene dek bir daha evlenmedi.
Âmine’nin, hamileliğinin henüz ilk zamanlarında bir rüya gördüğü, rüyasında kendisine “ümmetin önderine hamile olduğunun müjdelendiğini söylediği” kaydedilir. Âmine, rüyanın devamında, doğum yaptığında çocuğuna “Onu her hasetçinin şerrinden, bir olan Allah’a havale ederim.” şeklinde dua etmesinin ve onun adını “Muhammed” koymasının söylendiğini de belirtir (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 169). Bir diğer rivayete göre ise Hz. Peygamber (s.a.s.), kendinden önceki peygamberlerin anneleri gibi kendi annesinin de onunla ilgili rüya gördüğünü belirtmiştir ki bu rüyada Dımaşk veya Busrâ saraylarını aydınlatacak kadar kuvvetli bir nurun görüldüğünden bahsedilmektedir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 127, 128, V, 262). Ayrıca Âmine’nin, bu mübarek doğum esnasında ağrı ve sıkıntılarının Allah’ın inayetiyle kendisinden kaldırıldığı da ifade edilmiştir (Ali Himmet Berki-Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed’in Hayatı, 36).
Gün geldi, vakit doldu; tüm zamanların en kutlu doğumu gerçekleşti. Âmine, Rebîülevvel ayının 12. gecesinde, miladi 20 Nisan 571 tarihinde, sabaha karşı, Fil Vakası olarak bilinen meşhur ibretlik olaydan 50 gün kadar sonra oğlunu dünyaya getirdi. O, eşinin desteği olmadan geçirdiği hamilelik günlerinin nihayetinde sabrının meyvesine kavuştu, eşinin yokluğunun kalbinde açtığı yaraya âdeta merhem olacak olan yavrusunu kucağına aldı ve hemen müjdeyi kayınpederi Abdülmuttalib’e ulaştırdı. Abdülmuttalib, haberi alır almaz gelininin yanına gelerek muhtemelen buruk bir sevinçle onu tebrik etti; Âmine ona, hamileyken rüyasında çocuğuna “Ahmed” veya “Muhammed” ismini koymasının söylendiğini anlattı. Bunun üzerine Abdülmuttalib çocuğu kucağına alarak Kâbe’ye götürdü, Allah’a şükrettikten sonra ona Muhammed adını koydu (İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 61). Âmine, hayatının merkezine koyduğu oğlunun en güzel şekilde yetişmesi arzusundaydı. O, yavrusunu kısa bir süre emzirdikten sonra, etrafındaki diğer annelerin yaptığı gibi, Mekke’nin bebekleri olumsuz etkileyen havasından -biraz büyüyene kadar- uzak tutarak, birçok yönden daha sağlıklı ve güçlü bir şekilde büyüyebilmesi için Halime adlı bir sütanneye emanet etti. Zaman zaman yavrusunu görerek hasret giderse de iki yılın sonunda emzirme süreci sona erdiğinde Âmine için yavrusuna kavuşma vakti gelmişti. Ancak gerek Halime ve eşinin bir süre daha çocuğun kendileriyle kalmasının iyi olacağı noktasındaki samimi ısrarları, gerek Âmine’nin, yavrusunun bedensel ve ruhsal olarak süt kardeşleriyle birlikte hayli sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyüdüğünü görmesi, gerekse o sırada var olan veba salgını nedeniyle onu tehlikeye atmak istememesi gibi sebepler zinciri neticesinde Âmine bir müddet daha yavrusundan ayrı kalmaya razı oldu. Dört yaşına geldiğinde artık oğluna kavuşan Âmine, evladıyla dolu dolu vakit geçirmenin mutluluğunu yaşamaktaydı. Bu süreçte yaklaşık iki yıl sonra -Hz. Peygamber (s.a.s.) altı yaşına gelmişti ki- Âmine onunla beraber, yanlarına yardımcıları Ümmü Eymen’i de alarak, hem Medine’deki akrabalarını hem de eşinin mezarını ziyaret etmek üzere Medine’ye gitti. Burada bir ay kadar kaldıktan sonra Mekke’ye dönüş yolunda Ebvâ adlı yere vardıklarında Âmine hastalandı ve eşi gibi genç yaşta vefat etti.
Âmine, vefatı yaklaştığında biricik oğluna doyamayacağını hissetmiş olsa gerek, ona sıkı sıkı sarılmış, öpüp koklamış ve yavrusuna veda edercesine bakarak şunları söylemişti: “Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Her çok azalır. Her büyüyen fenâ bulur. Şüphesiz ben de öleceğim ama devamlı yâd edileceğim; çünkü dünyaya hayırlı bir evlat bırakıyorum.” (Câsim Avcı-Mevlânâ İdris, Hz. Muhammed’in Hayatı, 26) Hasret, muhabbet, minnet, asalet kokan bu son sözlerinin ardından vefat eden Âmine, Ebvâ’da defnedildi. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s) sonraki yıllarda annesinin buradaki kabrini ziyaret ettiği, toprağını eliyle düzeltip gözyaşı ve özlemle onu andığı ve annesinin kendisine olan şefkatini, merhametini hiç unutmadığını söylediği nakledilir (İbn Sa’d, et-Tabakât, 1, 116). Muhammed (s.a.s.) ümmeti de sırf fahr-i kâinâtın annesi olması hasebiyle Âmine’ye muhabbet ve hürmet beslemiş; bunu da güzel ifadelerle göstermiştir ki aşağıdaki mısralar bunlardan sadece bir tanesidir:
“Âmine Hâtun Muhammed ânesi,
Ol sadeften doğdu ol dürdânesi…”
(Süleyman Çelebi, Mevlid-i Şerif Veladet Bahri’nden)
Burada Âmine “sadef”e, Hz. Muhammed ise “dürdâne”ye benzetilmiştir ki sadef/sedef, içindeki inciyi çeşitli zahmet ve acılara rağmen muhafaza eden koruyucu kabuk kısmı; dürdâne ise binbir zahmetle oluşturulmuş, muhafaza edilmiş, kocaman, tek ve iri inci tanesi anlamlarına gelir. Hasılı görünen o ki Âmine, vefat ederken söylediği gibi, ardında bıraktığı tertemiz hayırlı evlat sayesinde daima yâd edileceğine dair beklentisinde yanılmamıştır.