EKSİK
PARÇA

Zeynep DEMİR

Hikâyeler insandan uzun yaşar. Baba oğula, dede toruna anlatır. Nineler hikâyelerde küçük kızlara hayatı öğretir. Anneler, masallarla evlatlarına yaşamın derin ve incelikli yanlarını aktarır. Her aile bir hikâyedir. Çocuklar geçmişlerine dair bilgileri o hikâyeler vasıtasıyla edinir. Yaşadıkları topraklara ne zaman geldiklerini, nasıl kök saldıklarını, ne iş tuttuklarını… Büyük büyük babalarının başlarından geçen sergüzeştleri dinlerler. Büyük ninelerinin çıkrıkta nasıl ip eğirdiğini, dedelerinin eşkıya kapıya dayandığında gösterdiği yiğitlikleri, babalarının küçükken yaptıkları yaramazlıkları, annelerinin ilk bez bebeklerini o hikâyelerden öğrenirler.
Küçük bir çocukken uzun kış gecelerinde dedemin yamacına oturur, anlat, derdim. Hani o kış kar bütün yolları kaplamıştı da şehirden ilçeye dönebilmek için tipide altı km yol yürümüştünüz. Van Gölü’nün buzla kaplandığı seneyi anlat. Baharda karlar eriyince Bend-i Mahi’nin nasıl coştuğunu, taşan nehir sularında yiten hasadı anlat. Bir bir anlatırdı dedem. Yüksünmez, aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatırdı. Her defasında bir başka detay çarpardı gözüme. O anlattıkça hayaller kurar, âdeta o günleri ben de yaşardım. Acı tatlı olaylarla doluydu anlattığı hikâyeler. Ne de olsa iklim çetindi, kışlar sertti. Toprak her dem müşfik yüzünü göstermezdi. Yolun yokuşu yazılmıştı Van’a. Coğrafya kaderdi ve bu coğrafyada insanlar, keder nedir pek iyi bilirdi.
Dedem asıl kederini saklamış meğer. Ne o tipi, ne de Bend-i Mahi’nin elinde yitip giden hasat. Bir başka keder kavururmuş yüreğini. Anlatmak için büyümemi beklemiş. Eksik bir parçaymış dedeme ızdırap veren şey. Küçükken kulağıma çalınırdı ya, çocuk aklımla anlamazdım. Yitik bir amcadan bahsederdi evin büyükleri, bilmediğimiz bir diyarda, bilmediğimiz akrabalarımızın olduğundan dem vururlardı. Bense üstünde durmazdım hiç. Önce çocuktum, ardından böyle şeyleri pek fazla düşünmeyen genç bir delikanlı. Fakat gün geldi o hikâyeyi anlattı dedem. Beni tartıp, yeterince olgunlaştığımı görüp, bu işi çözebileceğime kani olduğunda anlattı.
Dedemin bir amcası varmış, adı Halil. Küçükken çok severmiş onu. Ona okumayı yazmayı öğreten Halil amcasıymış. İsmi ile müsemmaydı, derdi. Dost canlısı bir adamdı. Karıncayı bile incitmez, kimsenin ardından kötü konuşmaz, kimse için kötü düşünmezdi. Dedemin dedesi, Kemal Ağa, tekne kazıntısı oğlu Halil’e pek bir düşkünmüş. O sakin yapısından mı sebep yoksa araya giren hasretlikten mi bilinmez. Halil amca okumuş yazmış adam. Eski yazıyı bilir. Osmanlı bakiyesi bir âdem. Yeni yazıyı da öğrenmiş, hesap kitap işlerinden de anlarmış. Daha gencecik delikanlıyken ilçenin ileri gelenleri ondan akıl alır olmuş. Belediye reisliği bile teklif etmişler zamanında ama o istememiş. Böyle söylerdi dedem. Hayal meyal hatırladığı yılların ardından. Derken işler sarpa sarmış. Bir dönem eski yazıyı tamamen yasaklamış hükümet. Ahalinin ellerinde ne kadar kitap varsa toplamışlar. Kimi tavan arasına saklamış, kimi soba küllerinin içine gömmüş. Pek sıkıntılı bir dönemmiş. Hükümetin adamları tatsız tutsuz laf eder, geleni geçeni horlarmış. Dedemin anlattığına göre eski yazılı üç beş kitap yüzünden başı derde girmiş Halil amcasının. Kırklı yılların sonu. Bir gün eve dönmemiş Halil. Babası kederden üç gün konuşmamış. Annesi dizlerini dövmüş. Öldü mü, kaldı mı bilinmez. Önceleri sağ olduğuna dair umutlar yeşertmişler içlerinde. Yıllar geçtikçe bari ölüsünü bulsak, bir mezar taşı olsa, başında Yasin okusak, demişler. Yıllar geçmiş, ne bir ses ne bir haber. Halil’in babası evlat acısıyla kocamış, annesi rahmetli olmuş. Ama büyük dede torunlarına anlatmış yitik evladının öyküsünü. Dedem de o hep aklındaki son görüntüsüyle gencecik bir delikanlı hâlinde saklamış amcasının hatırasını.
Hiç beklenmedik bir anda bir haber gelmiş Halil amcadan. Van’dan İran’a alışveriş için giden tüccarlardan biri, bir müjde ile çalmış kapılarını. Dedem genç bir delikanlıymış o zaman. Ninesi çoktan göçmüş, dedesi ise ahir ömründe bir pirifâniymiş. Gelen haberci müjdemi isterim, diye başlamış söze. Tebriz’de bir çarşıda alışveriş tutarken bir adam yaklaşmış yanına. Nereden geldin, nereye gidersin, kimlerdensin derken sohbet uzamış. Benim adım Halil, demiş adam. Ben de yıllar evvel Van’dan geldim. Uzun süre geri dönmenin yollarını aradım, başaramadım. Derken buralara yerleştim, evlendim, evlat sahibi oldum, bir düzen kurdum. Memlekete dönünce filan ilçeye yolun düşerse Kemal Ağa’yı bul, evladın sağ, de. Anam gözünün yaşını silsin. Beni merak etmesinler. Kader böyle imiş, bize de hasretlik yazılmış.
Yıllar sonra gelen bu haber sevinç kaynağı olmuş haneye. Kemal Ağa haberi getiren tüccara en besili koyununu bağışlamış. Ardından ellerinden tutup, gözünü seveyim varıp gidelim evladımın bulunduğu yere, alıp getirelim memleketine, demiş. Tüccar üç beş ay sonra yine gideceğini, o zaman isterse yanına birini katabileceklerini söylemiş. Kemal Ağa ilerleyen yaşında yola çıkamayacağından dedeme vermiş bu görevi. Sayılı gün çabuk geçer derler, inanmayın, diye güldü dedem. Kemal Ağa say say bitirememiş günleri. Derken o kötü haber. Evladından haber getiren tüccar vefat etmiş. Dedem, Kemal Ağa’nın o anda bir kez daha yıkıldığını anlattı. Yine de ellerinde küçük bir iz. Tebriz’de bir han. Dedem, bir cesaret iz sürsek, gitsek Tebriz’e, sorup soruştursak, demiş. Ne çare baharı beklemişler.
Dedem hikâyenin tam bu noktasında soluklanırdı. Gözleri dolar, atamın arzusunu yerine getiremedim, derdi. O bahara erememiş büyükbabaları ve onca yaz, onca kış geçmiş de dedem Tebriz’e gidip iz sürememiş. Mahcup bir ifadeyle, yapamadım, dedi, ister dünya telaşı de, ister çaresizlik, yapamadım. O yıllar şimdiki gibi değil ki, genciz ama korkuyoruz da. Bugün olduğu gibi ha deyince bir yerden bir yere gidemiyorsun. Biz kaç darbe gördük, açlık gördük, kıtlık gördük… Siz bilmezsiniz… Eşkıyaları siz filmlerde görürsünüz biz dağda onlarla burun buruna geliriz. Yapamadım işte, atamın sözünden çıktım. Fakat şimdi, ben de artık onun kadar yaşlanmışken, anlıyorum atamı. İnsan geçmişi kadar geleceğini de merak ediyor. Köklerin nereden biliyorsun, ya bu ağacın dalı budağı nerelere ulaştı? Yaprakları hangi toprağa düştü, soyu sopu nerelerde devam etti. Şimdi anlıyorum. Halil amca çoktan rahmeti rahmana kavuşmuştur. Allah taksiratını affetsin ama şimdi bilmediğimiz bir diyarda, adını dahi duymadığımız akrabalarımızın olması, onlardan bihaber yaşamamız zoruma gidiyor. Düşünsene evladım, belki bir gün bir yerde karşılaşacak fakat tanımadan yanından geçip gideceksin. O da seni tanımayacak tabii. İnsan nesebine sahip çıkmalı, bu hikâyede eksik parça kalmamalı.
Dedem haklıydı. Eksik bir hikâye vardı ailemizde. Bir Halil amca vardı, kim bilir kuzenlerimiz, onların çocukları hatta torunları… Üstelik o çalkantılı yıllar da geride kalmıştı. Ne kırklı yılların sefaleti, ne altmışların tedirginliği ne de seksenlerin kaosu… Şimdi kolaydı her şey. Hemen kararımı verdim. Tebriz’e gidip iz sürecektim. Bir şey bulup bulmamam değildi mesele, yola çıkmam önemliydi dedem için, elimden geleni yapmış olmam önemliydi. Ancak o zaman içi rahat edecek, bu ahir ömründe atasına karşı borcunu ödemiş sayacaktı.
Van otogarından İran’a geçtim. Yıllar önce Halil amcanın çalıştığı hanı da kolaylıkla buldum. Fakat devir değişmiş, Halil amcayı tanıyan tanımayan herkes rahmeti rahmana kavuşmuş. Yine de pes etmedim. Hanın eskilerinden kim varsa evlerini sordum soruşturdum. En sonunda ihtiyar bir âdemoğlu bildi Halil amcayı. Bir oğlu vardı, dedi, ben yaşlarda, Türkoğlu derdik ona, gök gözlü bir oğlandı. Adamcağız pek de emin değildi lakin denemeye değerdi. İki gün boyunca yol iz sorup nihayetinde buldum Halil amcanın oğlunu. O babası gibi Tebriz’de kalmamış, Tahran’a yerleşmiş. Ak saçlı, ak sakallı, dedikleri gibi gök gözlü bir Türkoğlu. Torun bilip bir sarılması vardı bana. Annesi Acem’miş ama Türkiye’den göçen babasından sebep Türkoğlu kalmış adı. Halil amcanın iki de kızı varmış, büyük olan ablaları geçen yıl vefat etmiş, küçük kız kardeşi ise hemen yakınlarında oturuyormuş. Heyecanla doğruldu, tabii ya haber edeyim de gelsin. Türkiye’den akrabam gelmiş, bizi bulmaya gelmiş, bundan önemli şey mi var, işini gücünü bıraksın gelsin.
Heyecanı geçip tek tek akrabalara haberi verince biraz daha anlattı geçmişlerini. Babam arada anlatırdı, dedi, Türkiye’den geldiğini, bir süre memleketine dönemediğini, annemle evlenip buraya yerleştiğini. Ama hiç unutmadı vatan toprağını. Hep bir imkân olsa, anama babama haber yollasam derdi. Hatta bir defasında, bundan yıllar önce, bir tüccar tanış çıkmış da haber göndermiş memleketine. Merak etmesinler, demiş. Hayatta olduğunu bildirmiş. Kim bilir ben yollara düşüp arayıp soramadım ama belki onlar beni sorar bulur, derdi.
Acem ilindeki o Türkoğlu’nun ellerini öptüm. Ben Halil amcamızın kırk yıl önce gönderdiği o haberin peşinden geldim, dedim. Yıllar girdi araya, nice zorlu kış girdi, çetin hayat şartları girdi ama geldim. Bir kez daha sarıldık birbirimize. Türkoğlu’nun evlatlarıyla, torunlarıyla, uzak akrabalarımla tanıştım. Her biri sevgiyle bağrına bastı beni. Birkaç gün daha misafir ettiler. Memleketime sevgili dedemin ve büyük atalarımın yitik hikâyesindeki o eksik parçayı bulmanın neşvesiyle döndüm. Dedeme bir kucak dolusu selam, coşkulu sarılmalar getirdim. En önemlisi hikâyenin o eksik parçasını getirdim.