EDEBİYAT VE SOFRALAR
R. Gazel DEMİR
“Haydi, sofra hazır!” Ne hoş bir seslenmedir bu cümle; hele bir de anne sesiyle erişmişse kulaklara, ruha dokunan bir bestenin güftesi oluverir bir anda. Tüm koşturması, gürültüsü ile akıp giden yaşamın içinde ayakta geçiştirilen öğünlerden biri değildir sofralar. Hep bir yerlere yetişme telaşında olduğumuz zamanlardan ayrı bir yerde durur. Bizleri de durdurur böylece. Onca hengâmenin arasında derin bir soluk aldırır. Üstelik sadece yemek vakti değildir sofralar bizler için. Bir araya gelebilmenin, paylaşmanın, buradayım demenin bir yoludur. Sevinçli cıvıltılar kadar bağrışmaların da olduğu, kederin mutlulukla yan yana durduğu, sözlerin yanında suskunlukların da anlamlı olduğu sahnelerdir sofralar. Edebiyat, bu sahnelerde yemeği hem somut hem mecaz olarak işler; hayatın pek çok sahnesini de böylece kelimelerle kurduğu sofralarla yaşatır bizlere. Kadim zamanlardan günümüze, Halil İbrahim sofralarından iftar sofralarına, yer sofralarından ziyafet masalarına dek süren sofraya yaklaşımımız varlığa yaklaşımımızı, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi özetler aslında. Edebiyat, sofralar üzerinden insanı, toplumu anlatır. Bu yüzden sofralarda sadece ne yenildiği önemli değildir. Zira kimlerle, nasıl ve neden yenildiği de edebiyatın anlatı dünyasında oldukça kapsamlı bir yer alır. Edebiyatta yemek sadece hayatta kalmak için biyolojik ihtiyaç değildir, sosyal bir törendir. Sofra başında çocuklar büyür, aile fertleri konuşur, dertleşir, tartışır, kavuşmalar kadar ayrılıklar yaşanır, dostlar küser, küsler barışır. Her milletin belleğinde bir sofrası, yemek kültürü, yemek masası, o masanın üstünde çeşit çeşit yemekleri, etrafında türlü türlü insanları vardır ancak Türk edebiyatı kadar sofrayı bu denli edebîleştiren, sofradaki her bir lezzeti, kokuyu, hissi kelimelere dökeni pek yoktur. Türk edebiyatında yemek, sadece karın doyurmaz; karakterleri inşa eder, kültürü taşır, zamana dirençli bir kimlik oluşturur.
Dede Korkut hikâyelerinden bu yana sofralar bir anlatı mekânıdır edebiyatımızda. O hikâyelerde sofra misafirlik, cömertlik, yiğitlik kavramlarının merkezindedir. Hikâyelerde Han tahta geçtiği zaman veya bir av dönüşünde bir toy düzenleyip “attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırıp” halkın karnını doyurur. Bey, kurduğu sofralarda kimseyi aç bırakmayandır.
Keloğlan hikâyelerinde Keloğlan’ın arkadaşlarıyla bir araya gelerek yemek yediği sofralar dostluğu, dayanışmayı bir arada olanın kıymetini anlatır. Nasrettin Hoca hikâyelerinde sofralar Hoca’nın akıllıca çözümleri ve mizahi anlatımı için sıkça kullanılır. Nasrettin Hoca’nın sofra başında yaşadığı olaylar hem insan doğasının mizahi yanlarını gözler önüne serer hem de toplumsal eleştiriler içerir.
Divan edebiyatının şatafatlı sofralarında yemek bir estetik unsurdur. Şerbetler, sofralarda dizili gülsuyu kokulu tatlılar ihtişamlı zamanları anlatırken mecazlar, simgeler, mazmunlar ilahi aşktan, vuslattan haber verir.
Tanzimat dönemi ve sonrasındaki eserlerde çoğu zaman dönemin ruhu, anlatılan sosyal çevre, karakterin iç dünyası sofra ile açığa çıkar.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat çizgisinde yazdığı eserlerinde sofraları alaturka-alafranga çatışmasıyla kurar. Şıpsevdi romanında Avrupa’dan ülkeye dönen Meftun, oradan getirdiği adabımuaşeret kitabıyla diğer aile bireylerinin yaşantısını alafranga bir şekle sokmaya çalışır. Meftun’un aileye yeni bir biçim verme çabası sofra kültürü üzerinden ele alınır.
Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanında Feride’nin misafir olduğu konak sofralarında insanların sofraya oturuş biçimleri, yemek yeme adabı ve konuşmaları dönemin değerlerini gözler önüne serer. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanındaki köylü sofraları savaş sonrasındaki fakirliğin bir sembolüdür. Bu zıt sofralar sadece toplumun sınıfsal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koymakla kalmaz yaşanan dönemin anlaşılmasını da sağlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde anlattığı yemeklerle hem geleneğin varlığını sürdürme çabasını hem de modernleşmenin sancılı zamanlarını anlatır. Halit Ayarcı’nın kurduğu şatafatlı sofralar, yeni burjuvazi yaşantısının modernlik çabalarını yansıtır.
Tanpınar’ın Huzur romanında ise sofralar şehrin yavaş yavaş silinen incelikli, zarif kültürünü yansıtır. Mümtaz ve İhsan Bey’in evindeki kahvaltı sofraları, ikindi çayları… Bu sofralar eserde sadece bir dekor değildir; yaşamın ritmini, zamanın akışını, eski İstanbul’un kültürünü ve görgüsünü anlatır. Roman boyunca sofralar, yemekler geçmişin direnen yüzü olarak karşımızda durur. Tatlar ve yemekler geride kalan dünyanın tanıkları olarak kaybolan bir estetiği temsil eder.
Safiye Erol yemeği ve sofrayı romanlarında oldukça önemser. Karakterlerinin sofralarını ayrı ayrı tasarlar. Ancak belirtmek gerekir ki Erol’un eserlerinde kendi sofrasını kuran kahraman sayısı çok azdır. Yazarın dört romanında yemeğini kendi pişiren üç örnek vardır. Bu üç örnek de fakir ve orta hâle yakın üç evi temsil eder.
Samiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı romanında Hacı Süleyman Ağa Yalısı’ndaki gündelik ikramların yoğun olduğu saatlerin gece vakitleri olduğunu söyler. Yalıdaki gece hayatının ilk ikramı akşam yemeğidir. Ailenin tüm fertlerinin bir araya toplandığı sofranın hazırlanmasında birçok hizmetlinin görevi vardır. Birbirinden güzel sini, peşkir, çatal kaşıklar sofraya özenle yerleştirilir; leğen-ibrik ve havlu tutan halayıklar yerlerini alır. Akşam sofrasının itinayla hazırlanmasından sonra, hane halkı sofra başındaki yerlerini alır. Bundan sonrası hizmetçilerin hünerlerini gösterme zamanı gibidir. Zira elinde peşkirle bekleyen hizmetçi, usta bir şekilde, peşkiri oturanların tam dizlerine gelecek biçimde yayıverir. Ayverdi’ye göre bu sahne, aile sofrasının şiir tarafıdır.
Sofralar her zaman bir araya gelişi, birlikteliği anlatmaz edebiyatımızda. Kurulsa da kimsenin gelmediği sofralar da vardır. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı Bay C. kendi kendine yemek yerken aslında yaşadığı aidiyetsizliği anlatır. Sofra burada kurulmuş olsa da boş bir masadır. Bay C.’ nin toplumla kuramadığı ilişki, bir yalnızlık manifestosuna dönüşen tek başına yediği bu yemeklerdir. Sofra karşımıza Aylak Adam’ın içsel boşluğu olarak çıkar kitapta böylece.
Latife Tekin’in romanlarında kadınlar sadece yemek yapmaz; aynı zamanda kaderlerini pişirir. “Nişandan bir hafta evvel, Akçalılı kadınlar toplanıp Atiye’ye yardıma geldiler. Dağlar gibi yufka kayıldı, hoşaflar kaynatıldı, baklavalar açıldı.” Sevgili Arsız Ölüm kitabındaki bu cümleler, kurulan sofralarda kadınların birbirine nasıl kenetlendiğini, hayatın içinde yaşayan ritüeller olduğunu gösterir. Birlikte yapılan bu hazırlıklar sadece yemek değil bir hayat deneyiminin paylaşımıdır. Yazarın yoksul semtleri anlattığı eserlerinde kenar mahallelerdeki kadınların kurdukları sofralar sadece açlığı doyurmak için kurulmaz. O sofralar umudun da sofralarıdır.
Ayfer Tunç gibi çağdaş yazarlarda kadın karakterler için mutfak ve sofra fiziksel bir alan olmaktan çıkıp duygusal bir zemine dönüşür. Karakterin iç dünyasına ayna olan sofralarda karakterin kendini anlatışı özel bir yer tutar. Yeşil Peri Gecesi romanında karakterin ailesiyle mutlu yaşantısı, bir arada olmaktan duydukları huzur, uzun uğraşlar sonucu pişen yemekler, özenli sofralar etrafında geçen uzun saatlerle anlatılırken yine ana karakterin bir kaza sonucu dağılan ailesi ve babasının yaşadığı ruhsal sıkıntılar sofralarda yenilen yemeklerle anlatılır.
Roman ve hikâyelerde olduğu gibi şiirimizde de sofralar oldukça mühimdir. Sofra başlarında okunan şiirler kadar sofralardan bahseden şiirler de edebiyatımızda göze çarpar. Şiir, sofra kurmayı değil doymayı anlatır. En sade satırlar dahi biz okurların damağında ruha dokunan bir tat bırakır.
Didem Madak’ın şiirlerinde sofraya konan reçeller bir annenin kızına aktardığı mirastır, sevinince renk renk dizdiği kalbinin raflarından indirdiği.
Mehmet Akif’in savaş yıllarının yoksulluğunu Kocakarı ile Ömer adlı şiirinde geride kalan çocukların bakımını üstlenen çok sayıda kadının fakirlik ve sefalet sebebiyle kuramadıkları sofralar, pişiremedikleri yemekler üzerinden dile getirir.
Necip Fazıl Kısakürek, ölüm gerçeğini yok sayan ve dünya nimetlerine dalan insanın düştüğü durumu Sofra şiirinde,
“Doymayan nefs, gözünü kara toprak doyursun! / Soframıza açlığı besleyenler buyursun!” dizeleriyle gözler önüne serer.
Hayatını diriliş neslinin yetişmesine adayan Sezai Karakoç’un Hızırla 40 Saat şiirinin özellikle 24. kısmında sofralardan bahsedilir. Çocukluktaki güz oruçlarının iftar sofraları da anlatılır, ikindi Kur’an’ından sonra gönül azığı bir ekmek olan sofralar da. Okudukça aldığımız tattan anlarız ki şiirin kendisi de bizlere açılmış bir gök sofrasıdır.
Sofralarda tatlar değişse, nice yemekler yense, anlar yaşanıp geçse de sofraların etrafında yaşananlar, söylenenler belleğimizde bizimle kalır. Üstünden ne kadar vakit geçse de hâlâ okurken o mis gibi yemeklerin kokusu burnumuza geliyor, damağımızdaki tatlar zihnimizde canlanıyorsa edebiyat soframızda her şey taze kalabildiği içindir. Elimize aldığımız her kitap bizi bir sofraya davet eder. Tadı anlamda saklı olan sofralar kitaplarda bizi bekler.