DURSUN GÜRLEK İLE DİL VE MEDENİYET ÜZERİNE…
Mahir KILINÇ
Dursun Gürlek, 1952 yılında, Tokat’ın Turhal ilçesi, Üzümören köyünde dünyaya geldi. İlkokulu kendi köyünde bitirdi. Orta eğitimini Tokat İmam Hatip Okulunda tamamladı. Ardından İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Çeşitli okullarda Türkçe ve Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği yaptı. İlk makalesi Millî Kültür dergisinin 11. sayısında “Şarkta Roman” başlığı ile yayımlandı. Tarih ve kültür konusunda yazıların yayımlandığı Tarih ve Düşünce Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Osmanlı tarihi ile ilgili yayımlanmış birçok kitabı bulunan yazar, aynı zamanda farklı TV kanallarında millî kültür ve tarih üzerine programlar hazırladı ve sundu. Pek çok gazete ve dergide çeşitli görevlerde bulunan ve yazılar yazan Dursun Gürlek, 2019 yılından itibaren Yeni Şafak gazetesinde köşe yazısı yazmakta, Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki üniversite, belediye, kültür merkezi ve anma programlarında konuşmalar yapmakta ve çeşitli televizyon programlarına katılmaktadır.
Okumanın sizde bir aşk hâlini aldığı muhakkak. Kış geceleri köylerde okunan ve sizin de çocukluğunuzda bizzat okuduğunuz Hz. Ali Cenkleri, Battal Gazi Hikâyeleri, Evliya Menkıbeleri, Âşık Kerem, Köroğlu gibi kitaplar sizin çocukluk âleminizde ve şimdiki kültür âleminizde nasıl bir yere ve öneme sahipti?
Ben Tokat’ın Turhal ilçesine bağlı Üzümören köyünde dünyaya geldim, çocukluğum da burada geçti. Eski zamanlarda köylerde elektrik olmadığından uzun kış gecelerinde vakit geçirmek ve zamanını değerlendirmek için köy odalarında insanlar bir araya gelerek kitaplar okurlardı. Ben de bu tür eserleri ilkokul sıralarındayken köyümüzde okudum. Bunlar, halkımızın rahat ve kolay okuyup anlayabileceği basit Türkçeyle yazılmış, renkli renkli kapakları olan ilgi çekici ve insanlara okuma zevkini, okuma muhabbetini veren kitaplardı. Cenab-ı Hakk’ın bana lütfu olarak bağışlanan okuma aşkını ateşledi ve daha da alevlendirdi. O’na sonsuz şükürler olsun ki bu aşk, bu muhabbet hâlen daha devam ediyor. İlk emri “Oku!” olan dinimizin gereği de bu değil mi zaten? İnşallah bu manada Allah’ın emrini, Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) tavsiyesini eksik de olsa kusurlu da olsa az da olsa yerine getirmeye çalışıyorumdur.
Ben küçükken tarlaya patates toplamaya giderdik. Patates toplamanın zevki çok başka ve değişiktir. Toprağı eştikçe çıkar, bir daha eşersiniz yine çıkar. Kitap okumanın verdiği hazzı da ben buna benzetiyorum. A kitabı sizi B kitabına gönderir, B kitabı sizi C kitabına havale eder. O kitaplardaki bir dipnot sizi ansiklopediye sevk eder. Böylece suya atılan bir taşın, dalgaları daire daire büyütmesi gibi kitaplar da ilim ve sanat sahasını büyütür, onlara gönderme yapar. Dolayısıyla ben, bu manevi özelliği ve güzelliği çok erken yaşta tattım ve hâlen de tatmaktayım.
Sizin tabirinizle “Ayaklı Kütüphane”lerden biri olan Merhum Cemil Meriç’in “meçhule açılan kapı, tılsımlı bir saray ve istikbale yollanan mesaj” diye tanımladığı kitap, insanın gerek ruh dünyasına gerekse zihin dünyasına neler kazandırır? Medeniyetin teşekkülünde nasıl bir görev üstlenir?
Kitaplar, insanları alıp bir yolculuğa çıkarır. Nasıl meşhur yazarlarımızdan Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi, A’mâk-ı Hayal isimli kitabında romanın kahramanı Raci’yi göklerde, gezegenlerde dolaştırıp, ilahi kudreti temaşa ettirip de Manisa’da bir tekkeye indirerek tekkenin şeyhiyle kahve içiriyorsa kitaplar da insanları âlemler arasında yolculuk ettirir. İnsanları manevi âlemlerde, metafizik ortamlarda dolaştırır; ilahi özellikleri, güzellikleri gösterir; sizi mutlu bir âlemde yaşatır ve sonrasında fiziki bir âleme bırakıverir. Kitaplar, insanın zihnî ve fikrî dünyasını zenginleştirmenin yanı sıra bedii duygularını, hislerini daha fazla geliştirir. Bunun neticesi de o insanın bilgili, kültürlü, mutlu olmasıdır.
Bizim medeniyetimiz bir kitap medeniyetidir. Medeniyetin teşekkülünden evvel merkezinde kitap vardır. İslam; ilk insan, ilk Müslüman, ilk peygamber Hz. Âdem’le (a.s.) başlamıştır. Öyleyse İslam medeniyetinin bir kitap medeniyeti olduğunu hiç tereddütsüz söyleyebiliriz. Şu kâinat, bütün özelliği ve güzelliğiyle Kur’an-ı Kerim’in tefsirinden ibarettir. Ona kâinat kitabı diyoruz. Kâinat kitabını okumak için gayret göstermek, insana uhrevi manada mutluluk verir.
Kitap demişken Adnan Adıvar’ın ifadesiyle “kitapları karıştırıp gidenlerin kitapçının hiddetine asla uğramadığı, kitabı anlayarak seven ve onu ehline satmayı, satıştan kâr etmeye tercih eden” sahaflar aklımıza gelir. Sahafların kitap medeniyetine katkısı nedir?
Sahafların elbette ki kitap medeniyetine büyük katkıları var. Sahaf esnafı; kitabı, meraklısına, erbabına satan kimse demektir. Bu da eşyayı yerine koymaktır ki Mecelle’deki adaletin tam da tarifidir. Dolayısıyla kitabı ehline, erbabına teslim eden, kitabiyat bilgini olan sahaflara sıradan bir kitapçı ya da kitap ticareti yapan kimse gözüyle bakmamak gerekir. İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda öyle sahaflar tanıdım ki onların dükkânı bir bakıma dershaneydi, bir sohbet odasıydı. Orada şiirler okunur, tarih, edebiyat üzerine sohbetler olurdu.
Az parayı çok paraya tercih edip kitabı erbabına saklayan sahaflar, nadide ve kıymetli eserlerin âdeta koruyuculuğunu üstlenmiş kimselerdi. Mesela çeşitli zorlukların yaşandığı devirlerde çok değerli Osmanlıca ve Arapça eserler, sahaflar sayesinde muhafaza edildi. Osmanlı döneminde de kültür tarihi açısından özel bir öneme sahip olan sahaflar, bu koruyuculuğu ve eserleri erbabına ulaştırma yönleriyle kültür tarihimize çok önemli katkılar sunmuşlardır.
İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun “Fertten ferde, tarihten tarihe intikal eden, rahmani bir kuvvetin; peygamberlerin mucizesinden, evliyaların kerametinden, dâhilerin ilhamından fışkıran canlı bir hamlenin, taşlar topraklar üzerinde bıraktığı eserlerden, hatıralara, vicdanlara nefh ettiği (üflediği) ruh” olarak ifade ettiği medeniyetin kurucu unsurları nelerdir? Medeniyetimiz açısından “dil, din, tarih” kelimelerinin gerek birbiriyle olan irtibatından gerek medeniyetimize dair öneminden kısaca bahsedebilir misiniz?
Medeniyetin birinci kurucu unsuru insandır. İnsan da canlı bir kitaptır. Bunun peşinden sanat, tarih, musiki, güzellik, şiir, resim, edebiyat gelir. Medeniyeti güzelleştiren ne kadar malzeme varsa hepsi âdeta sıraya girer.
Medeniyetimiz açısından da dil, din, tarih üçlü bir sacayağıdır ve bunlar birbirinin mütemmimidirler. Bir anlaşma vasıtası olan dil, bunların arasında belki de en önemlilerinden biridir. Dilimize ne kadar vâkıf olursak o kadar çok kelimeyle konuşabiliriz ve düşünebiliriz. Demek dil, bizim sadece konuşmamız için değil, anlayıp düşünebilmemiz için de önemli. Dil de ne kadar zenginse o kadar makbuldür. Dil olmadan din anlaşılmaz. Bırakın dini anlamayı, Türkçeye vâkıf değilseniz ne Mehmet Akif’in Safahat’ını ne Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili isimli o şahane tefsirini okuyabilirsiniz.
Dilin bir başka irtibatlı olduğu alan tarihtir. Atalarımızın diline sahip çıkmadığımız müddetçe tarihimizi de bilemeyiz. Biz tarihi geçmiş zaman diye nitelendiriyoruz ama tarih aktüeldir. Çünkü zaman kavramı durağan değildir. Tarih, geçmişin dağlarında kalmış, unutulmaya terk edilmiş malzeme yığını değildir. Tarih günceldir ve geleceği anlamak için sağlam bir kulptur.
Kısacası birbirinin mütemmimi olan dil, din ve tarihi ayırmamız mümkün değildir. Üçlü sacayağına benzettiğimiz bu unsurlardan birini çıkardığımızda o sacayağı ayakta duramaz ve onun üzerinde de geleceğimize dair bir aş pişiremeyiz.
Peyami Safa’nın yıllarca evvel “muhatap buhranı” olarak ifade ettiği ve günümüzde de hâlâ sancılarını yaşadığımız kültür bunalımından kurtulabilmemiz için ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Ne Batılı olabildik ne Doğulu kalabildik. Zaten kendi yürüyüşünü terk eden adam, başkasının yürüyüşünü de öğrenemez. Dilimizde babası vefat etmiş olana yetim, annesi vefat etmiş olana da öksüz denilir. Hâlbuki kültürümüze göre bunun daha değişik bir tanımı var. Asıl yetim ve öksüz muhatabı, konuşacak kimsesi, akranı olmayandır. Yetim-i akran olduk, derdi eskiler. Bu, seviyeli sohbetler yapacak insanlar ve ortamlar eskisi kadar yok artık, demektir. İşte o zaman da yetim ve öksüz olur insan. Asıl yetimlik asıl öksüzlük budur. Kendi ilim kültür dünyamızı terk ettik, modernizmi de tam anlamıyla kavrayamadık. Bizim yapışacağımız bir kulp olmalı evvela. Biz buna Kur’ani tabirle” hablü’l-metin” yani “en sağlam ip” diyoruz. Biz Allah’ın “âlim” sıfatının tecellisi olan ilim kulpuna yapışacağız.
Ayaklı Kütüphaneler adlı kitabınızda “canlı kitap” olarak tavsif ettiğiniz bu “ayaklı kütüphaneler”in belirleyici özelliklerinden, kültür ve medeniyetimize katkılarından söz eder misiniz?
Bu insanlar, evvela müthiş bir hafızaya sahip, hafızaları bilgiyle dolu âdeta canlı kitaplardır. Kitap ve kültür sohbetleri yapmaktan büyük zevk alırlar. Bu konuya bir misal olarak bir isim verin derseniz ünlü tarihçimiz Ordinaryüs Profesör Halil Yinanç gelir. Onun sohbet meclisleri tam bir akademiydi. Hatta İstanbul’un bazı kahvehanelerini bile ilim meclisine çevirmişti. Mesela Marmara Kıraathanesi, Laleli deki Acemin Kahvesi...
Bilgi yüklü makine, kuvvetli bir hafıza, kitabiyat bilgini, canlı kütüphane, sohbet erbabı diye nitelendirdiğimiz bu ayaklı kütüphaneler, insanların meraklarını tahrik ediyor; onları araştırmaya, okumaya teşvik ediyordu. Bunca vasfa sahip bir kimseyi bulunca da insanların kütüphaneye gidip zahmete girmelerine gerek kalmıyordu. Zaten o adamı dinleseler bile âlim oluyorlardı. Osmanlılar zamanında dinleye dinleye âlim olan böyle bir sınıf varmış. Bunlara da kulak mollası denilirmiş hatta.
Kısacası ayaklı kütüphaneler, hem yaşadıkları zamanlarda hem de kendilerinden sonraki zamanlarda kültür ve medeniyetimize büyük hizmetlerde bulunmuş ve nice insan yetiştirmiş kimselerdi.
Bir köşe yazısını “Osmanlı Türkçesini tam öğrenmeden bu dil keşmekeşinden -maalesef- kurtulamayacağız.” sözüyle bitiriyorsunuz. Bu sözünüzden hareketle okuyucularımıza hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Osmanlı Türkçesi bilmeden İslam medeniyetinin kapılarını aralamamız, pencerelerini açmamız mümkün değildir. Çünkü Osmanlı Türkçesi; Arapçadan, Farsçadan aldığı kelimelerle zenginleşmiş bir imparatorluk dilidir.
İnsanlarımız, bugün dahi Osmanlı Türkçesinin ne kadar lüzumlu olduğunu henüz kavrayamadı. Osmanlı Türkçesini mükemmel değilse bile mükemmele yakın öğrenebilmek için neye başvurmak ve ne yapmak isteniyorsa bütün azmimiz ve kuvvetimizle onları elde etmek için harekete geçmeliyiz. Osmanlıca derslerine devam etmeli, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış kitapları hiç değilse sözlüklerden yararlanarak okumaya çalışmalıyız. Günde beş sayfa dahi okusak toplamda epey bir sayfa yapar. Kısacası azmedersek dedelerimizin dilini pekâlâ öğrenebiliriz.