DÜNYA
KİRACISI

Hüseyin AKIN

Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak günlüğünde okumuştum. Zarifoğlu’nun, babası ile iletişimi pek iyi değildir. Fethi Gemuhluoğlu’na yazdığı bir mektupta bu durumdan bahseder. Gemuhluoğlu yazdığı cevabi mektupta bu duruma şu cümle ile karşılık verir: “Babaların işlerinde evlatların anlayamayacakları şeyler vardır!” Bu sözü okuduğumda uzun uzun düşünmüştüm. Babaların söyleyip eyleyip de evlatların anlamadıkları şey neydi acaba? Bunu yaş yaşayıp evlat sahibi olduktan sonra anladım. Muhtemelen benim çocuklarım da bende görüp anlam veremedikleri şeyleri tıpkı benim gibi baba oldukları zaman anlayacaklardır. Zaten mesaj yerine ulaşmış olmalı ki bu mektuplaşmadan kısa süre sonra Zarifoğlu ile babasının arası düzelmiştir.

İlk gençlik yıllarımızın babaları, yapıp ettiklerine akıl sır erdirilemeyen adamlardır. Müteakiben makul adamlar olmuş ve ömrün kemal seviyesine gelince onları her sözü dinlenir, bilge kişilikler olarak algılamaya başlamışızdır. Çocukluk yıllarımda “baba” imgesinin bendeki karşılığı otorite ile özdeşti. İçten seven, muhabbetini dışarıya vurmayan, belki de bunu beceremeyen biriydi babam. Gün içinde evde yaptığımız bir haylazlık rahmetli annemin “Babanıza söylerim!” ihtarına takılırdı. Karnemdeki bir sürü zayıf notu görüp hiç kızıp öfkelenmemesi, aksine “Bu notlar senin bugününü gösteriyor, yarınını değil. Yarınki karnen kim bilir ne güzel olacak...” demesi karşısında fevkalade duygulanır, söyleyecek bir şey bulamazdım. Ara sıra babamın bu tutumunu meseleye hâkim olmamakla izah etmeye bile kalkmıştım.

Asıl babamda beni şaşırtan şey kiracılarına karşı gösterdiği davranış biçimiydi. Biri bodrum katta olmak üzere üç kiracısı vardı. Kiracısı dediğime bakmayın, ben onun ağzından bir kere bile “Kiracım” dediğini duymadım. Ayhan Usta, Seher Hanım, Arif Bey diye hitap ederdi. Sadece bayram, düğün gibi özel günlerde değil, yiyip içtiğini paylaşmak noktasında da onları hiç unutmazdı. Boşalan daireyi kiraya mı verecek, para aklına hiç gelmez, ihtiyaç sahiplerini sorup soruşturur, aramaya koyulurdu. Bugün birçoğumuzun bu tutumu anlayamayacağını, “Yok daha neler!” diyeceğini biliyorum.

Babam kira hususunda kiracılarla tartışırdı. Evet, yanlış anlamadınız, onlarla tartışırdı. Onların teklif ettiği aylık kira ücretini çok bulup bu parayı indirebilmek için tabii. Kiracılar mahcubiyetinden ne diyeceklerini şaşırır ve ister istemez babamın ısrar ettiği rakama razı olurlardı. Kira zamanı diye bir şey yoktu. Ne zaman durumu iyi olursa o zaman verilirdi kiralar. Kiracı oturmaya gelir gibi gelir, çayını kahvesini içer, yemek sofrasına oturur. Gitmeye yakın cebine davranıp önceden ayarlanmış kira ücretini babama uzatırdı. Babam parayı hemen çekip almaz, acelesi olmadığını söyler, şayet ihtiyacı varsa sıkışmamasını tembihler, çoluk çocuğunun okul, beslenme, giyim, bayramlık masraflarına öncelik vermesini özellikle hatırlatırdı. Kiracı gönülden art arda dualar ederek parayı zorla babamın yanı başına bırakıverirdi. Babam yine de parayı şöyle eliyle kavrar, içinden bir kısmını kiracısına uzatır ve “Bu ay bu kadarı bana yeter!” deyip duasına mukabelede bulunurdu. Babamla kiracıları arasındaki bu seremoniye her ay şahit olur, ben ve kardeşlerim onun bu alicenap yaklaşımlarına bir anlam veremeyip içten içe kızardık. Bugün olduğu gibi o günlerde de “Dostluk başka, alışveriş başka” anlayışı memlekete hâkimdi.

Evin sahibi ile yerin ve göğün sahibi arasında bir fark yoktu babamın nezdinde. Mülk Allah’ındı ve her bir şey Allah’a aitti. Bizler sadece emanetin yüklenicileriydik. Bir insanın ihtiyacı başta para kazanmak olmak üzere her türlü mazeretten daha önemliydi. Babam kiracılarına gösterdiği bu yaklaşımı iyilik olsun diye falan da yapıyor değildi. Olması gerekenin o olduğuna inanmış, huzurun ve bereketin ancak bu şekilde mümkün olacağını hayatında yaşayarak görmüştü. Gecelik faizlere değil anlık bereketlere itimat ederdi. Ortanca biraderim bir gün babamın üç kiracısından bir kira bedeli kadar bile ücret almadığından bahisle tasvip etmez bir eda ile sordu.

-Baba, bu senin yaptığın biraz fazla değil mi? Neredeyse hiç para almayacaksın kiracılarından? Sen bu evi yaptırırken neler çektin.

Babam sıklıkla tekrarladığı şükür cümlesini bir kez daha dile getirdi:

-Ben Sinop’tan İstanbul’a iş için geldiğimde sırtımda sadece yatak yorganım, elimde tahta bavulum vardı. Gece yatıp uyumak için bir yataklık yerim bile yoktu. Orada burada, tanış evlerde sığıntı gibi yaşıyordum. Uyandığım her sabah bir göz odam olması için Allah’a yalvarıyordum. Sadece bir tek odam olsun istedim ben O’ndan. O bana bu üç katlı binayı nasip etti. Ne kadar şükretsem azdır. Kiracı dediğin senin benim gibi bir insan. Ne benim ne de bir başkasının geçim kaynağı onlar. Bedelini ödemek üzere evimizde misafir olmuşlar. Hem hepimiz bu dünyanın kiracıları değil miyiz?

Yaklaşık otuz yılda babamın onlarca kiracısı oldu. Taşınırken birçoğu ağlayarak ondan helallik istediler. Acı tatlı günlerimizde hep yanımızda oldular. Annemin ve babamın cenazelerine uzak şehirlerden iştirak ettiler. Yeni doğan çocuklarının kulaklarına ezan okumaktan, yetişkin çocuklarının düğünlerini yapmaya katkı sağlamak gibi birçok hayırlı işte babam hep kiracılarıyla beraberdi. Hiç para almadan yıllarca yan dairemizde oturan muhtaç bir aileyi hatırlıyorum. Babamın bütün bu eli açıklığı ve gözü tokluğu karşısında annem hiçbir zaman müdahale etmez. Bedelsiz oturan kiracıların durumunu yadırgayanlara “Kiminin parası kiminin duası!” diye cevap verirdi.

Yan dairemize kiracı olarak gelen yeni evli çiftin dünyaya getirdikleri çocuklarla beraber aynı mahallede büyüdük. Annem memleketten kumanya getirdiği zaman ilk önce evinde kiracı olarak oturanlarla paylaşır sonra diğer yakın komşuların payını verirdi. “Ev alma komşu al” hikemi sözünün çağdaş versiyonu bu ilişkilerden doğdu dersek abartmış olmayız. Bu sözün güncellenmiş hâli, “Kiracı alma, komşu al” şeklinde pekâlâ değiştirilebilir. Yine “Kötü komşu insanı mal sahibi yapar.” sözünü de bugünlere tahvil etmek mümkün. “İyi ev sahibi insanı, mahalleliyi dost sahibi yaparken kötü ev sahibi muhitini ders sahibi yapar.” gibi. Ne zaman babamın kira, kiracı ilişkisi üzerine bize örneklik ettiği yaklaşım biçimi gelse aklıma ardından Şair Metin Altok’un “Bir Acıya Kiracı” şiiri gelir aklıma. Aslında rahmetli babamın anlatmak istedikleri de bundan farklı değildi. Hayat ev sahibi ve biz de dünyada kiracıyız, üstelik sevinçlerin olduğu kadar acıların da kiracısıyız. Hepimiz bu ev sahipliğini yaşadığımız hayatın yaptığı bir dünyada acıların kiracısıyız. Üstelik bedeli çok yüksek, çok ağır bir kira bu. Metin Altıok’un diliyle söylersek: “Ben ki kiracıyım bir acıya/ Sen imzalarsın sabah akşam/ Defterini bensizliğin/ Bense kanla öderim/ Kirasını kaldığım evin/ Bir takvimi tersten açardık/ Eğer isteseydin.”

Malın mülkün yeryüzünde birer sınanma vasıtası olduğu bilincine ulaşmak hayata başka türlü bakabilme yetisi geliştirmiş olanlara mahsus bir haslettir. Şu fani hayatta bizim olan ne var ki? Elinde tutmakla giderken yanında götürmek aynı şey değil kuşkusuz. Ev sahibi olsan da kiracısın bu dünyada, ayak bastığın her yerde. Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun ve soluduğumuz havanın da kiracılarıyız. Apartmanının ana duvarına “Mülk Allah’ındır” yazdırıp da kapıdan içeriye girdikten sonra bunu unutanlar, bu aydınlanmadan mahrum kişilerdir. Şu Yunusça mısralar da bu meyanda annemin, babama her fırsatta hatırlattığı mısralardır: “Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan, mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan” Mülkiyet belki de bu yalanın en büyüğüdür. İnsanın en büyük trajedisi bu yalana inanmaktır.

Babamdan ve annemden bana kalan en büyük miras geçici olana hakikatli bakıştır. Biri çoğaltmak yerine bir’de karar kılıp istikamet bulmayı onların rahle-i tedrisinden geçerek öğrendim. Meğer biriktirmek denilen şey bir’den sapmanın başlangıcıymış. Asıl olanın malı toplayıp saymak değil, dağıtıp çokluğunu ve azlığını düşünmemek olduğunu da rahmetli annemden, babamdan işitip Kur’an’dan öğrendim. Bir unvana, makama, yeteneğe ve imkâna ev sahibi olmak diye bir şey de vardır. Bunların da onlardan hiçbir farkı yoktur. Unvanı olmayanlar unvanı olanların kiracıları değildir, makamı olanlar makam sahibi olmayanların ev sahibi olmadığı gibi.

Ev sahibi ve kiracı tartışmalarının alabildiğince gündeme oturduğu zamanlarda şimdi babamı daha iyi anlıyorum. Belli ki her şey kanaat denilen hasleti yitirmemizle başladı. Şükür bir sözcükten öte fiilî bir durum yani bir yaşayış biçimiydi. Dilden kalbe intikal edemedi şükrümüz. Paylaşmanın kiraya yansıyan, alışverişe sirayet eden bir tarafı da vardı, ne çabuk unuttuk! Ne zaman babamı yâd etsem, aklıma gelse hemen tevazu, kanaat, cömertlik, şükür gibi güzel hasletler gelir. Mülkiyetin çeldirici olduğunu bana ilk öğreten, ilkokulu bile zor bitirmiş olan rahmetli babam olmuştur. Allah şükrünü yaşayışıyla eda edebilmeyi başarmış bütün annelere ve bütün babalara cennet nimetini bahşetsin!