DR. MUSTAFA MERTER İLE PSİKİYATRİ BİLİMİ ÜZERİNE…

Mahir KILINÇ / Zeynep KAPANCI

Dr. Mustafa Merter, 1947’de İstanbul’da dünyaya geldi. İlkokulu Cihangir’de, Ortaokulu ise Avusturya Lisesinde okudu. Daha sonra tahsiline devam etmesi için ailesi tarafından İsviçre’ye gönderildi. St. Moritz’de Montalya Lisesinden Lozan Lemania Lisesine geçti ve 1969 yılında İsviçre Federal Lise Diploması alarak buradan mezun oldu. 1975’te Lozan Tıp Fakültesinde tıp tahsilini tamamladı.

Almanya’da bir süre dahiliye asistanı olarak çalıştıktan sonra branş değişikliği yapmaya karar verdi ve İsviçre’de psikiyatri uzmanlık eğitimine başladı. Uzmanlığını Zürih Üniversitesi Hastanesine bağlı Burghölzli Psikiyatri Hastanesinde tamamladı. Ardından, “Flufenazin Dekanoat” nöroleptik çalışması ile doktora tahsilini de tamamlamış oldu. 1987 yılında Türkiye’ye yerleşti ve Turgutreis’te serbest psikiyatr olarak mesleğini icra etti.

2005 yılında İstanbul’da Türkiye Benötesi Psikolojisi Derneğini kurdu; daha sonra bu kurumla ilişiğini kesme kararı aldı. Bu süreçte, “öğrenim analizi” adını verdiği maarif metodu ile pek çok psikoterapist yetiştirdi. Dokuz Yüz katlı İnsan ve Nefs psikolojisi adlı iki kitabı bulunan yazar, altı yılı aşkın bir zaman önce başlamış olduğu “Kur’an-ı Kerim’in Psikolojik Açıdan Tefsiri” adlı çalışmasını sürdürmekte.

İsviçre’de tıp tahsili görmüş ve kendi tabirinizle depresyon, evham, obsesyon, nörostan oluşan dört dairenin içerisinde sıkışmış biri olarak psikiyatri, hayatınıza nasıl ve ne şekilde girdi? Sizin psikiyatri alanına yönelmenizi sağlayan etmenler ve kişilerden kısaca bahsedebilir misiniz?

Aslında psikiyatriye beni yönelten kendi rahatsızlıklarım oldu. Hatta bazı yerlerde de söylerim “Kendi deliliğime çare bulmak için bu işlere giriştim.” diye. Fakir problemli biriydim. Nevroz bunlardan bir tanesidir. Nevroz, kavgalı olmak demektir. İnsan ilişkileri dört kategoriye ayrılır. İnsan-insan, insan-kendi kendisi, insan-dünya ve insan-Rabbi. Bu dört ilişkiyle kavgalı olmaya ve kavgalı düşünceler üretmeye nevroz denir. İşte bendenizde bu nevroz vardı. Bir diğer problemim de aileden gelen bir evham hastalığından muzdarip olmamdı. Evham olduğunda arada sırada zaten depresyona girersin. O yüzden tekrarlayan depresyonlarım da başka bir problemimdi. Son olarak saplantı takıntı hastalığı olarak da nitelendirilen obsesyon vardı ki o da bir karakter tipidir aslında yani her şeyin simetrik, düzenli, kusursuz olmasını istemektir.

Bu yapıdaki bir insan olarak çok nevrotiktim. İsviçre’de bir psikiyatra gittim fakat pek fayda göremedim. Ankara’da başka bir psikiyatra gittim, o da bana elektrik vermek istedi. En sonunda -Allah rahmet eylesin- Engin Geçtan Bey’le tanıştım. Engin Bey, Türkiye’nin o zamanlar en önemli psikiyatrlarından biri ve vazifesini âdeta ibadet eder gibi yapan bir psikiyatrdı. Onunla karşılaştığımda ilk defa bir insanın karşısına oturduğum zaman ciddiye alındığımı hissettim. Şimdi bakmaktan bakmaya fark var. Biri bakar size ama aklı başka yerdedir ve sizinle ilgilenmez. Biri de vardır ki size öyle bir bakar ve bütün olarak kabul edilirsiniz, ciddiye alınırsınız. Engin Bey’le karşılaştığımda kendime “Doğru yerdeyim, bu adam beni ciddiye alıyor.” dedim. Onun düzenlemiş olduğu terapilere başladım, grup terapilerine katıldım. Grup terapisi, psikoterapide çok önemli bir boyutudur çünkü insanların çoğu sahte rollerle gezer. Roller, insan hayatında çok rahatsız edici bir yüktür. Bu rolleri atmada bu fakirin bildiği en tesirli yönlerinden biri grup terapisidir. Grup terapisinde on, on iki kişi bir arada oturur dertlerini anlatmaya başlar. Bizcesi nedir bunun? Mevlana’nın da ifade ettiği gibi “Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün!” hâlidir. Psikolojinin keşfettiğini sandığı bu durum aslında tasavvufun temelinde olan bir şeydir. Batı psikolojisi bunu grup terapisi şeklinde yapıyor. Grup terapisi güzeldir çünkü insanın üstünden tonlarca yük kalkar. İşte Engin Bey’in böyle bir grup terapisine katıldım. Bu terapiler hayatımda çok şey değiştirdi. Bu arada tabii Engin Bey, tıp doktoru olmam münasebetiyle “Pskiyatr olmayı düşünür müsün?” dedi. “Benim gibi deli biri pskiyatr mı olacak? Kelin merhemi olsa kendi başına sürer.” dedim. Gülüştük. Daha sonra Almanya’ya gittim, orada kardiyoloji ihtisası yaptım. Sonrasında eşimin memleketi İsviçre’ye döndük. İsviçre’de bana kardiyoloji bölümünde iş vermediler. Mecburen psikiyatride asistan oldum. Sevdim ve öğrendiklerimi aynen tatbik etmeye çalıştım. Engin Bey’in insanlar karşısındaki duruş ve samimiyetini uygulamaya çalıştım, psikiyatriye ısınmaya başladım.

Deneysel bilimin içerisinden gelmiş kimliğinizle sizi psikiyatri bilimini sorgulamaya iten saikler nelerdir? Psikiyatri biliminde neyi sorguladığınızdan ve sorgulamadaki amacınızdan söz eder misiniz?

Psikiyatri ile yollarımız kesişince insan üzerine tefekkür etmeye başladım. O zamanlar çalışmaya başladığım küçük şehir hastanesinden Zürih’teki Burghölzli Psikiyatri Üniversite Hastanesine geçtim. Bu hastane, psikiyatrinin üç büyüğünden biri kabul edilen Karl Gustav Jung’un asistan olarak çalıştığı, meşhur bir hastanedir. O zamanlar çok okudum. Freud’u, Adler’i. Jung’u esas kaynaklarından okudum. Ve çok şey biliyorum iddiasıyla Türkiye’ye döndüm, Bodrum’a yerleştik. Bodrum’da çalışmaya başladım. Bodrum’u çevreleyen dağlarda gezdiğim bir gün yaşlı dedeyle karşılaştım. Dede benim psikiyatri doktoru olduğumu öğrenince: “İyi, tam yerine geldin.” dedi. Gülüştük ve ayrıldık. Ondan sonra dedenin dediği gibi de oldu. Neredeyse bütün Bodrum, muayenehanemden geçti. Fakat o konuşmadan sonra bir şeyin farkına vardım. Dede bana sorsaydı “Oğlum, madem psikiyatrsın. Bu ‘psi’ ne demek?” İşte o an “psi”nin ne olduğuna dair bir cevap veremeyeceğimi fark ettim. Beni bırakın, psikiyatrinin ağa babalarına sorsanız, mesela Jung’a sorsanız küre gibi diyecek, Freud’a sorsanız buzdağı diyecek ve aslında ne olduğunu bilmediğini itiraf etmiş olacak. Bu tam anlamıyla bir trajedidir. “Psi”nin ne olduğunu bilmeyen psikiyatr ve psikologlar dünyası... Bu, bizim mesleğin birinci tenakuzu, çelişkisi. İkinci çelişki de biz, iki yüz senedir varız, sayımız her geçen gün artıyor, milyonlarca sayfa makale yayımlanıyor fakat insan psikolojisi hep daha kötüye gidiyor. 1900’lerin başında % 2 olan depresyon oranları şu an % 40’lara çıktı.

Bunun üzerine dedim ki mademki bu psikiyatri, psikoloji tam manasıyla işe yaramıyor, insana kısmi ve geçici bir şifa getiriyor, bu durumda İslam ve tasavvufa göre psikoloji ne olabilir? Ve tasavvuf üzerinden insanı anlama çalışmalarına başladım. Ondan sonra uzun süre okumalar yaptım. Tabii iki farklı sistemi birbirine bağdaştırmak biraz zor çünkü başka terimler var.

Batı psikolojisiyle tasavvuf pskolojisi arasında karşılaştırma yapmış biri olarak Batı psikolojisinin eksiklikleri, yetersizlikleri nelerdir?

Batı medeniyeti, 1750’lerde başlayan “aydınlanma hareketi”nden sonra tamamen din, maneviyat düşmanı bir bilimsel materyalizm paradigmasına tebdil olmuştur. Psikoloji, diniyle kavgalı olan bir medeniyetin dine alternatif olarak ortaya çıkardığı bir kurumdur. Dolayısıyla insanın manevi sıkıntılarına çare bulmaya çalışan psikoloji ilminin dini ve yaratıcıyı yok sayarak yol almaya çalışması onu yetersiz ve eksik kılmıştır. Bu durum, yapımcısını hiçe sayarak kullanma kılavuzunu okumadan bir aleti kullanmaya benzer. Mesela insana, Tin suresinde “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” ayet-i kerimesi üzere bakmak yerine “İnsanın aslı kötüdür.” diyen Freud gibi yaklaşmışlardır. Bilimsel materyalizm üzerine kurulmuş bir anlayışa dinden ya da maneviyattan söz edildiğinde bunun laboratuvardaki kanıtını sorarlar. Sanki laboratuvarda sevgi, nefret gibi duygular ölçülebilirmiş gibi. Bu bağlamda bilimsel materyalizm, dünyanın gördüğü en büyük tehlikelerden biridir ve bugünkü ekolojik felaket ve çevre kirliliğinin de sebebidir.

Din ekseni dışında var olmaya çalışan Batı psikolojisinde ayrıca infak ve isar da eksik. Tam tersine bencil bir hayat tarzı ve hedonizm teşvik ediliyor. Güzel ahlakın olmadığı bir yerde ise uzun vadeli bir psikolojik düzelme beklenemez, tekâmül etmek mümkün değildir. Güzel ahlaktan kasıt da ahlak-ı hamidiyedir. Yani Efendimiz Muhammed Mustafa’nın hayat-ı seniyyeleri. İslam sadece, namaz, oruç gibi ibadetlerden müteşekkil değildir, İslam başlı başına bir hayat tarzıdır, her an, her ilişkide yaşanır ve incelikleri de Efendimiz’den (s.a.s.) öğrenilir. Batı’nın bize kabul ettirmeye çalıştığı ahlaki rölativizm, psikolojinin “Bu senin hayatın istediğin gibi yaşa!” tabiriyle buluştuğunda, sözde bir özgürlük adına aslında serserilik ile sonuçlanır.

Nefs Psikolojisi adlı kitabınızda “İlahi kurallara uymada gösterilen hassasiyet, gönlümüzde bir hazine gibi saklı olan latif duyu ve duyguları izhar ediyor.” derken sözünü ettiğiniz o latif duyu ve duygular nelerdir ve bunların nefs yapısını korumaya yönelik hangi psikolojik etkilerinden bahsedebilir?

Tasavvuf, hâl ilmi olarak da tanımlanır. Hâller, İslam üzere bir yaşantıyla Rabbimizin bizlere ihsanda bulunduğu vehbi duygular, insanlara ferahlık ve yükseklik kazandıran şuur değişiklikleridir. Az önceki sorunuzda da bahsettiğimiz o güzel ahlak, bir hayat tarzı olarak yerleşince bu hâller ortaya çıkıyor. Mesela sekine, bu hâllerden bir tanesidir. Nedir sekine? Fetih suresinin 4. ayetinde “O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir.” geçen huzur ve güven duygusudur. Yani bir temel sükûnet ve rahatlama hâlidir. Yine birçok ayette “reca” kelimesi zikredilir. Reca, süreklilik gösteren bir ümit hâlidir. Bu sebepten dolayı recayı asli varoluş ümidi diye tercüme ediyoruz. Başka bir hâl, itminan yani güven. Bu güven de bitmeyen, devam eden bir güven hâlidir. Bunların dışında bir hâl sürur yani neşe hâlidir. Bir de hayret hâli vardır. Bu hayret hâli de bitmez tükenmez bir hayranlık hâlidir. Eşya ve insanın hakikatine nüfuz edilebildiğinde ortaya çıkan bir hâldir. Yüzlercesinden sadece birkaçını saydığımız bu hâller çok önemli. Çünkü bu hâller, insanı depresyondan çıkartıyor ve vehimlerden, korkulardan uzak kılıyor.

“Kur’an-ı Kerim bilinmeden insan anlaşılamaz, nefs bilinmeden de Rab bilinemez.” sözünüzü okuyucularımız için açıklayabilir misiniz?

Kur’an-ı Kerim insan için bir hayat kitabıdır. Dolayısıyla insanın, Kur’an-ı Kerim’de kendine dair tüm detayları ve incelikleri bulması mümkündür. Tabiri caizse Kur’an-ı Kerim, insanın öncelikli olarak kendini bulması ve bilmesine, sonrasında ise Rabbini bilmesine yöneliktir.

Sözün ikinci kısmı ise “Kim nefsini tanırsa Rabbini de tanır.” kısmıdır. Bu söz, insanın iç âlemindeki tevhide işaret ediyor aslında. İnsan kendi iç âlemindeki işaretleri, delilleri okuyabilirse Rabbini tanıyor. Rabbini tanıdıkça da O’nun yüceliğini, bize karşı olan merhametini, şefkatini ve sevgisini görüyor. Dolayısıyla nefsini bilmeyen kişi Allah’ı yeterince bilemez ve bilemediği için de sevemez. O’nu yeterince sevemeyen kimsenin O’nun sevgisinden ve rızasından mahrum kalması ne acı!

Kurucusu olduğunuz nefs psikolojisi ekolünün metne dönüşmüş hâli olan “Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili” adlı kitabınızda psikolojinin üçüncü boyutundan söz ediyorsunuz. Nedir bu üçüncü boyut ve psikolojide ne gibi bir eksikliği kapatmaya yöneliktir?

Bu kitap yazıldıktan sonra biraz tefekkür ettik. Biz bu çalışmamıza başladığımız zaman (30 sene evvel) “transpersonal psychology”yi, “ben ötesi psikolojisi” olarak tercüme ettik. Sonrasında gördük ki “ben ötesi” bunu kapsamıyor, “nefs psikolojisi” dedik. Şu anda da geldiğimiz bu noktada “nefs psikolojisi” değil de “nefs ilmi” dememiz gerektiği kanaatini taşıyorum. Çünkü psikoloji kelimesi bunu anlatmaya yetmiyor. Hangi açıdan bakarsak bakalım tüm bu söylediklerimizi psikoloji bilmiyor. Ancak psikoloji yetersiz kalıyor diyerek de psikolojiyi ve o alanda yazıları bir kenara atacak değiliz. Elbette, bu alanda yazılanları naslar filtresinden geçirerek okuyacağız. Bu şekilde yapılan bir okumayla ancak “Doğrusu budur, yanlışı budur.” kanaatine ulaşabiliriz.

Bu kitapla sadece akılla yürümeye çalışan ve bir türlü başarılı olmayan Batı psikolojisinin maneviyattan uzak kalmasıyla bu işin olmayacağını anlattım. Yine psikoloji tarafından bilinmeyen ve tanımlanamayan nefs ve nefsin yapısından, verme ahlakından, güzel ahlaktan ve kulluk şuurundan bahsetmeye ve bunları delilleriyle ortaya koymaya çalıştım.