DOĞU’NUN YOLCULUKLARI VE İNSAN-I KÂMİL

Yavuz Selim YEDEK
Bursa İl Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı

"Hevâ-y› aflka uyup kûy-› yâre dek gideriz
Nesîm-i subha refîk›z bahâra dek gideriz.”
Nâilî

Padişahı Simurg’u bulmak için Kafdağı’nın ardına yola çıkan kuşlar misali ben de yola çıktım. Yolda Mecnun’la karşılaştım, “Kendini bulamayan padişahını nasıl bulabilir.” dedi. O an farkında değildim sonradan anladım Leyla da yanında değildi! Bir yol aradım anlamak için. Aramanın anlamını da yola sordum. Önce sözlükler karşıladı yol düşüncesini.

Yol, “ülkeden ülkeye veya bir ülke içinde bir yerden bir yere gidiş veya geliş, gezi, seyahat; bu gidiş gelişte geçen süre, herhangi bir taşıtla bir yere gidip gelme” Bunların hepsi işin içindeydi lakin en iyi içeriğe götürmüyordu hiçbir tanım. Demek ki her gönlün ayrı bir lügati vardı ömürde.

Yolcu, “bir yolculuğa çıkmış kimse, yolculuğa çıkmaya hazırlanan kimse; mecazen, beklenen çocuk, iyileşmesi umutsuz hasta” Yolcu yoldan daha mürekkepti sözlükte. Yolcu, yolun içindeydi. Yolcu daha yüceydi ve Hz. Âdem’leydi sefer. Onun da önce refiki gelmişti sonra yolculuğu başlamıştı. Cennetten misafir olarak geldiği dünyaya ve dünyadan yeniden geldiği sonsuzluğa gitmenin adı olmuştu yol.

Yol belliydi. Yol, dosdoğru yürünmeliydi. Yolun sonu insanın davet edildiği cennetlere çıkıyordu. Hem de genişliği göklerle yer kadar olan, altlarından ırmaklar akan cennetlere. Ne ki bu yol öyle yata yata yürünecek bir yol değildi. Gelişigüzel gidilecek bir yol hiç değildi. Yolun kuralları vardı. Şaşırtmalı ve karanlık olsa bile yol yoldaşla aşılmalıydı.

Dili vardı, gönlü vardı, ruhu vardı. Anlatıyordu, dinliyordu, seviyordu, üzülüyordu, kırılıyordu. Kavuşuyor ve kavuşturuyordu, ayrılıyor ve ayırıyordu. O da yolcuları gibi yoruluyordu. Adını yol koymuşlar onun.

Uzun incedir, kalpten kalbedir. Yokuş yukarı, bayır aşağı, dolana dolana gitse de varmak isteyene açar kendini. Yol var sonu Kabil’e çıkar. Yol var daima Kevser’e akar! Vardan ötedir, yârdan ötedir. Yol, yoldan da ötedir. Bir yol var, son Nebi (s.a.s.) en öndedir, nebiler ardı sıra… Yol, doğruyla yürünmelidir!

Çıkılan yolculuklar bazen ayrılıkları bitiriyor, bazen de ayrılığa götürüyordu. Yol varmak içindi, bulmak içindi yol. Hicret bir yoldu. Sırat başka bir yol. Yol, bazen sebepti bazen de sonuç.

Yolculuklarımızda yolculuğun temel sebebi arayıştı. Yüzleşmeden kaçmak üzerine değildi yol çizgilerimiz. Kaçış asla bize ait değildi. Doğu düşüncesi, felsefesini kaçmak üzere kurmamıştı daha çok tevekkül ve mücadele bahçeleri yeşertilmişti. Hz. İbrahim (a.s.) düşmüştü önümüze, önce hep o olmuştu arayan ve bulan. Biz onu selamlayarak, Hayy bin Yakzan’la birlikte Doğu’nun arayış hikâyesinin kahramanları arasına dalıyorduk.

Yolda olmak özgürlüktü elbet ama hürriyetin ruhu kaçışla değil kalışlaydı. İnsan ancak kendinde kalırsa başlıyordu kendine yolculuğu. Kendinden eser kalmayınca özünde işte o zaman gerçekten hürdü.

Bu yolculukta aslolan; kişiler, sıfatları ya da tılsımlı sözleri değildi, yolun kendisini kaybetmemekti. Bu hayatta kalp hiç susmamalıydı ki ruh yücelsin, insan kalbini ona verene vermedikçe nasıl bulacaktı aradığını?

Bizim yolculuğumuz kendimizde nihayetleniyordu. Şems’le tanışması ve dostluğundaki mana yolculuğu seferinde değişen, olgunlaşan, kendisine dönen ve orada kendini bulan Mevlana Celaleddin Rûmî’nin ritmini yakalamak isteyen tarafımızdan kendimize bakmamız bu yüzdendi. Biz, dosttan ayrı kişiler olmazdık. Yunus Emre’miz gibi illeri dolaşmamız hamlığımızı pişirmek ve olmak içindi.

Aramaktı işimiz ve kendimizdi aradığımız. Radyo frekanslarında bile durum aynıydı. Çalan her bestenin içinden tutup çekiyorduk kendimizi ve hatıralar da yapışıp geliyordu. Bulanlar biliyordu bunu ve bilenler gidiyordu, insanoğlu kendi kurduğu tuzaklardan kaçmaya çalışırken.

Dünyanın bütün kabalığına meydan okuyup bizi kendimize götürecek yolun anlamına açılmaya geldiğinde fark ettik kendi ruhumuzun aynalarında başlıyordu içe doğru yolculuğumuz. O hâlde aynanın sırlanması hayallerimizin ellerinden tutsun ve gökyüzünü kucaklayalım ki öz benliğimizin omuzlarına yaslansın yalnızlığımız.

Belki dışarıdan tam görünüyoruz diye bizi yarım bırakan acılarımız kaçırıyor gözlerini kalbimizden. Noksanlığımız kemalata ihtiyaç duyduğumuzu göstermeye devam ederken, gideceğimiz yere bizden önce varıp bekleyen kaçış fikri kıtalar dolaşan yol düşüncesini ferahlatamıyordu.

Nihayetinde doğmak gibi ölmek de bir yolculuktu. Elest bezminde başlayan yolculuğumuz, ölüm sonrası hayat algımızı belirleyince yollarımızın bütün şeritleri çizgilendi. Tabelaları değiştirildi. Durakları netleştirildi seyr-i sülûk’un: seyr-fillah, seyr-maallah ve seyr-anillah aşamalarından geçip yolda ilerleyecektik. Bu ilerlemenin amacı da yaklaşmaktı. Tıpkı miraçta olduğu gibi.

İsteklerimiz tuttu bizi, aşk ile imtihana tutulduk, yokluktan ve hayretten nasiplendik, tevhitle kırmızı çizgilerini çektik yollarımızın, marifetti muradımız. Razı olmayı öğretti bize tevekkülümüz. Sabrı Yusuf’la güzelleştiren bizi de işaret etmişti kuyulara. Biz muhabbet bağında, korku ve ümit sularıyla yeşertiyorduk umutlarımızı. Toprağımız yolu öğretiyor ve gönül vermediği dünyadan yolculuğa çıkıyordu ve yerimize de soruyordu:

“Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu?”
Neşet Ertaş