DOĞAL AFETLERDE VAKIFLARIN ROLÜ

Nermin TAYLAN

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz…" (Âl-i İmrân, 3/92) buyurur. Efendimiz (s.a.s.) ise bir hadis-i şerifinde: “İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye (faydası kesintisiz sürüp giden sadaka), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyyet, 14) diye buyurur ve insanlara infak etmeyi tavsiye eder.

İşte tam da bu sebepledir ki İslam ile şereflenen ilk sahabeden günümüz Müslümanlarına, padişahından esnafına, paşasından hanım sultanına, kalfasından harem ağasına kadar hayırda yarışmayı vazife bilmiş Ümmet-i Muhammed. Toprak fethedilmiş vakıflar kurulmuş, evlat dünyaya gelmiş sebiller inşa edilmiş, afetler yaşanmış imarethaneler baş göstermiş. Her hâlde, her durumda, her sevinçte ve dahi her musibette kadını-erkeği hayırda yarışmış. Vakfolmak, vakıf ile bende olmak, vakıf kurmak olmuş tüm gaye ve asırlara ışık, dünyaya ders, atiye en güzel mesaj bir vakıf medeniyeti tezahür etmiş kadim tarihimizde.

Arapça bir sözcük olan “vakf”; durdurma, hareketten alıkoyma, hareketsiz bırakma gibi manaların dışında tamamen verme, büsbütün verme anlamlarını da içerir. Vakıf, İslam hukukunda bir malın, bir paranın veya bir servetin sürekli olarak bir amaca yönelik sırf Allah’ın rızasını gözeterek zengin kişiler tarafından kurulan ve sadece ihtiyaç sahiplerinin faydalanmaları için kurulan ihtiyaç müessesinin adıdır. Esasında “kişinin kendi mülkünü Allah’ın mülkü olarak tayin etmesi” de denilebilir. İlk vakitlerde vakfedilen mala “mevkuf”, vakıf edene de “vâkıf” denilirken zaman içerisinde kuruma da vakıf denilmiştir.

Kadim tarihimizi incelediğimizde âdeta vakıflar medeniyeti denilebilecek kadar hizmete sahip bir medeniyetle karşılaşıyoruz. Öyle ki Evliya Çelebi 17. yy’da kaleme aldığı Seyahatname’sinde Osmanlı vakıf sistemiyle ilgili şunları söylemiştir: “Ben elli yılda 18 padişahlık ve krallık yere seyahat ettim, hiçbir yerde bu kadar hayrat görmedim”. Nitekim Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde yer alan 30.000’i aşkın vakıf belgesi Evliya Çelebi’nin söylediğinin en bedihi delilidir. Bunların içerisinde en dikkat çekenler ise kadınların kurduğu vakıflardır. O kadınlar ki Allah için vermeyi vazife bilip 2309 adet vakıfa imza atmışlardır.

Osmanlı arşiv kayıtlarından ulaştığımız vakıf belgelerinden anlıyoruz ki Osmanlı’nın ilk vakıf kurma çalışması Orhan Gazi döneminde Adapazarı’nın kuzeyinde bulunan Ekizce’nin fethiyle olmuş. Orhan Gazi, Şeyh Muslihiddin’e bölgenin eğitim işlerinin yürütülmesi ve ihtiyacı olanların ihtiyaçlarının giderilmesi için büyük bir arazi vakfetmiştir. Sonrasında ardı ardına vakıflar kurulmuş, her gelen padişah kendi malından ikram etmeyi vazife bilmiş lâkin bunun yanı sıra hanım sultanlar, saraylılar, devlet adamları ve dahi halktan insanlar da yine ellerinde ne var ise insanlık yolunda vakıflar aracılığı ile infak etmişlerdir.

Elimizdeki en eski vakıf belgesi 1250’li yıllara ait olsa da ülkemizde vaktiyle kurulmuş olan Vakıflar Genel Müdürlüğünün alametinde de yer aldığı üzere ülkemiz topraklarında ilk kurulan vakıf, Malazgirt Zaferi’nden çok yıllar önce Erzurum’un Pasinler ilçesinde Seyyid Halil Gücdevani tarafından 1048 yılında kurulan vakıftır. Vakıfların Anadolu’da hızla yaygınlaşıp önemli hâle gelmesinde sadaka, infak ve hayırda yarışmaya teşvik eden ayetler ve hadisler etkili olmuştur.

Deprem, sel, yangın ve dahi büyük kazalar gibi durumlarda acil müdahale edilmesi için Osmanlı Dönemi’nde de nice vakıflar kurulmuş, halkın ihtiyaçları bu minvalde karşılanmaya çalışılmıştır. Bu alanda bilinen en önemli vakıflardan biri, döneminde Haşşab İskenderzâde Hacı Ahmed Efendi’nin kurmuş olduğu vakıftır. 1509 yılında vuku bulan büyük İstanbul depreminde şehirde bulunan evler büyük ölçüde zarar görmüş, Fatih Camii kubbesi tamamen yıkılmıştır. 1509 depreminde depremin korkusu ve verdiği hasar sebebiyle Sultan II. Bayezid günlerce sarayın bahçesindeki çadırda yatmıştır. Bazı kaynaklara göre 4.000-5.000 bazılarına göre ise 13.000 ile 14.000 insan hayatını kaybetmiştir. Nitekim depremde İstanbul’da 1070’ten fazla ev yıkılmış, zarar görmemiş tek bir ev kalmamıştı. Surlar, kuleler, sütunlar yıkılmış; pek çok yapı ve nice tarihî eser zarar görmüştü. Şehrin yeniden imarına ise mart ayının bitmesiyle başlanmış; her yirmi evden bir kişi işçi olarak alınmış ve ev başına 22 akçe geçici vergi konmuştu. Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den 29.000 işçi, usta getirtilmiş, 9 Mart 1510’da başlanan inşaat ve bakım onarım işleri 1 Haziran 1510 tarihinde tamamlanmıştı. 1509 depremi, son 500 yılda Akdeniz’de yaşanan en büyük yıkıcı deprem olmuş, artçı sarsıntılar yıllarca devam etmişti.

Devlet eliyle halkın yaraları sarılmaya çalışılmış ve hasar gören evler onarılmıştı lâkin deprem psikolojisi, kaybedilen hayatlar ve dahi yitip giden umutlar zihinlerden bir türlü silinememişti. Aradan onca yıl geçmesine rağmen depremde yaşananların etkisini üzerinden atamayan Ahmed Efendi, 1549 yılında yangın, deprem ve sel baskını gibi doğal afetlerden sonra zarar gören evlerin ve mimari yapıların onarılması, zarar gören insanlara maddi yardım yapılması için 500 dirhem ayırarak bir vakıf kurmuş ve vakfın şartnamesine şunları yazdırmıştır: "Herhangi bir deprem ve yangın durumunda vakıf için ayırdığım gümüş parayla bu vakfiyede yazılı olan mescit, mektep ve diğer mekânların tamiri özenle yapılsın, asırlar geçse de bu böyle devam etsin."

Ahmet Efendi’nin kurduğu bu vakıf sebebiyle bugün Kasımpaşa semtindeki mahalleye Hacı Ahmed ismi verilmiş olup aynı adla anılan cami ve okul da bu vakıf sayesinde bugüne kadar gelebilmiştir.

Fakir fukara, garip gurebanın yeme, içme ve barınma; deprem, sel, yangın gibi afetlerde zarar görenlerin faydalanması, hac yolu üzeri ihtiyacı olanların her türlü ihtiyaçlarının karşılanması için kurulan vakıflardan bir diğeri de Sokullu Mehmed Paşa’nın Hatay’da kurduğu ve aynı anda binlerce kişiye hizmet veren vakıftır. Bilindiği üzere Hatay, oldukça köklü bir tarihe sahip olmakla birlikte binyıllar boyu makûs deprem tarihinde yüzbinlerce can vermiştir. 1513 yılında yaşanan Maraş depreminden büyük ölçüde etkilenmiş olsa da geçen yıllarda kendisini toparlamış ve dahi hac yolu güzergâhında olması münasebetiyle devlet adamlarının daima göz bebeği olmuştur. Bu sebepledir ki Hatay’ın deprem ve sel gibi afetlerde sürekli zarar görmesi, halkın ihtiyacının giderilmesi ve hacıların ihtiyaçlarının karşılanması için Osmanlı Devleti’nin en önemli devlet adamlarından Sokullu Mehmed Paşa’yı harekete geçirmiştir.

1574 yılında, Sokullu Mehmet Paşa, İstanbul-Mekke güzergâhında her bir günlük yürüme yolu mesafesinde birer külliye inşa etmesi için Mimar Sinan’a emir vermiştir. Bir kervansaray, kadın ve erkekler için bir hamam, bir medrese, bir cami ve 45 dükkânı olan bedesten seçkin bir külliyeyi tamamlar.

Külliyede en önemli yapı olan kervansarayın geniş avlusu, etrafında kervanların ve yolcuların geceyi geçirdikleri kubbeli odalarla çevrilidir. Avlu ve odaların etrafında emniyeti sağlayan, 5-6 metre yüksekliğinde bir gözetleme kulesi olan kalın duvarlar bulunur. Külliyenin en önemli unsuru olan kervansaray, dönemde afetlerde zarar görenlerin de daima sığınağı olmuş, evsiz kalanlar burayı kendilerine ev bilmişlerdir. Ülkemizde son yaşanan depremlerde de evleri yıkılan, can kayıplarıyla yürekleri dağlanan insanlar yine bu ecdat yadigârı kervansaraya sığınmışlardır. Şimdilerde kervansarayın kubbeli her odasını bir-iki aile paylaşıyor; avlusunda ise evsiz kalanlara ve kimselerini yitirenlere yemek dağıtılıyor.

Bunun dışında, denizde boğulanları gözetlemek, batmaya yüz tutmuş gemileri fark etmek için gözlem yapılan ve Sarayburnu’nun hemen yanında yer alan bölgede teknesi, gemisi zarar görmüş, kaza geçirip ölümle yüz yüze gelmiş insanlara yardım edecek bir vakıf kurulmuştur. Süleyman Subaşı b. Abdülmennan isimli kişi, 1576 yılında kurduğu vakfın vakfiyesinde de şöyle bir şart koşmuştur: “İstanbul’da denizde kaza yapan veya batan ve bu sebeple felakete uğrayanlara; malımı bağışladığım bu vakıf marifetiyle imdad oluna ve dahi karada felakete uğrayanlara da imdad oluna.” Bu vakfın kurulmasıyla birlikte cankurtaranların yer aldığı bu semt, “cankurtaranları olmasa da” bu güne dek aynı isimle varlığına devam etmiştir.

Osmanlı Dönemi’nde deprem, sel, yangın gibi felaketlerde halka maddi manevi yardım edenlerin, bu uğurda vakıf kuranların yanı sıra bir de bu gibi afetlerde kendi canlarını bir nevi vakfederek tehlike bölgesinden insanları kurtarmaya giden kişiler vardı ki “cankurtaran” diye müsemma edilen bu kişiler, nice insanın hayatta kalmasına vesile oluyorlardı. Devlet ise Sultan Abdülmecid döneminden itibaren depremden yangına, sel afetinden gemi kazalarına kadar uzanan tüm afetlerde kendi hayatlarını tehlikeye atarak insanların hayatlarını kurtaranlara altın ve gümüş olmak suretiyle bir madalya vermeye başladı. “Tahlisiye Madalyası”, “Cankurtaran Madalyası” veya “Tahlis-i Can Madalyası” diye isimlendirilen ve devletin bir nevi takdirini gösteren bu sivil madalyaların üzerinde; "Düşdükçe halka edenler imdâd. Olunur midhat u tahsîn ile yâd." yani; “İnsanlar tehlikeye düştüğü zaman yardım edenler, övgü ve takdirle anılırlar.” yazmaktaydı.

Tarihte bu ay neler oldu?

Sait Faik Abasıyanık vefat etti. (11 Mayıs 1954)

Soma’da maden faciası meydana geldi. (13 Mayıs 2014)

Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadele’yi başlattı. (19 Mayıs 1919)

Nene Hatun vefat etti. (22 Mayıs 1955)

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetti. (29 Mayıs 1453)