DOĞA CEVAP BEKLİYOR:
HAY BİN YAKZAN MI OLACAKSIN, ROBİNSON MU?

Emin GÜRDAMUR

Modern insan, tabiatı tahrip ederek kendine varlık alanı açtı. Daha çok elde etmek için daha çok tahrip etti. Dürüst olmak gerekirse bugün hepimize sirayet eden tüketim odaklı bu yeni değerler hiyerarşisi, sömürgeci aklın tahripkâr kazanma hırsına çok şey borçludur. Siyasetten modaya, felsefeden gündelik alışkanlıklara değin içinde yüzdüğümüz çağ; eşyayla, doğayla, insanla kurulan bu muhteris ilişkinin sonucudur.

Doğayı sömürmekle insanı sömürmek arasında sonuçlar açısından farklar bulunsa da öznenin kendini konumlandırması bakımından fark yoktur. İnsanı öldüren, doğayı da katleder; doğaya hoyratça davranan, insana karşı da yıkıcı tavırlar sergiler. Bütün bunlar için ilk düğmenin yanlış iliklenmesi yetecektir: Kendini kâinatın yegâne sahibi görmek! Bir insan, bir ülke ya da bir uygarlık, kâinatın mutlak hükümdarı olduğu zehabına kapıldığı andan itibaren talan konusunda her türlü meşruiyeti peşinen elde etmiş demektir. Unutmamak gerekir, Aydınlanma’nın ve insan haklarının beşiği kabul edilen, modern erdemlerin kâşifi ülkeler, icat ettikleri bencil ahlaka yaslanarak ötekini sömürme hakkını kendilerinde bulabilmişlerdi. Jean-Paul Sartre, Batı’da sarayların, katedrallerin, sanayi merkezlerinin arkasında sömürge mezaliminin yattığını, bu cinayetlerde bütün Avrupa’nın suç ortağı olduğunu, çünkü bu talandan hepsinin nemalandığını söylemişti (Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, Çev. Şen Süer, İstanbul: Versus, 2020, s. 23, 30). Ötekini kıyasıya sömürmenin, ondan çaldıklarıyla şehirler inşa etmenin, pişkince dünyaya adalet dersi vermeye kalkmanın temelinde de bu benmerkezci anlayış yatar.

İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında doğaya bakış, kâinatı algılayış noktasında temel bir fark vardır. Bu farkın izlerini; biri on iki, diğeri on sekizinci yüzyılda kaleme alınan iki eserde sürmek mümkündür. Hay bin Yakzan, Doğu’nun ve İslam âleminin tabiata yaklaşımını; Robinson Crusoe ise Batılı aklın doğaya bakışını ihtiva eder.

İbn Tufeyl tarafından felsefi meselelerin izahı için yazılan Hay bin Yakzan, aslında bir roman değildir. Ama müellifin alegorik anlatımına Müslümanların doğayı ele alış biçimleri nüfuz etmiştir. Kaldı ki Ahmet Hamdi Tanpınar, Hay bin Yakzan için “Müslüman âleminin tek romanı” ifadesini kullanır. Öncesinde İbn Sina, sonrasında ise Şehabeddin Sühreverdi tarafından benzerleri yazılsa da İbn Tufeyl’in metni en şöhretli metin olagelmiştir. Bu küçük risale, on dördüncü asırdan itibaren Batılılar tarafından da ilgi görmeye, İbranice ve daha sonra Latince dillerine çevrilmeye başlanmıştır. En önemlisi de Hay bin Yakzan, kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkacak ada romanlarının da babası kabul edilmiştir.

İki Eser, İki Ayrı Medeniyet

İngiliz yazar Daniel Defoe’nun, 1719 yılında yayımladığı Robinson Crusoe romanı ile ondan beş yüzyıl önce Endülüslü İbn Tufeyl tarafından kaleme alınan Hay bin Yakzan arasında ıssız bir adaya düşmek, doğayla iç içe yaşamayı öğrenmek bakımından benzerlikler bulunmakla birlikte, kahramanların ahlaki tutumları yönünden en ufak bir alaka yoktur. Aksine bu iki eser, iki medeniyetin hayatı algılama sürecinde ortaya çıkan devasa farkları gözler önüne serer. Roger Garaudy, İslam’ın Vadettikleri eserinde Hay bin Yakzan ile Robinson romanını karşılaştırırken şu tespitte bulunur: “Bu ıssız ada meselinin, Robinson’un hikâyesiyle hiçbir alakası yoktur. Çünkü Robinson, bireyciliğini, silahını, toprağını işlediği tabiat ve boyun eğdirdiği Cuma üzerindeki egemenlik arzusunu da adaya getirmiştir.” (Roger Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, Çev. Cemal Aydın, İstanbul: Timaş, 2021, s. 147)

Robinson Crusoe, sömürgeciliğin yaygınlık kazandığı bir dönemin ürünüdür. Bu bakımdan Batılı okuru uzaklardaki dünyanın fantastik atmosferine çağırır. Nitekim romanın başlangıcında Robinson, emperyalist bir kişilik olarak Afrika’dan köle getirip Güney Amerika’daki limanlarda satmak üzere yola çıkmıştır. Adada kaldığı yirmi sekiz yıl boyunca doğayla yaşadığı deneyimler, onun kendini sorgulamasına, ahlaki açıdan öz eleştiri yapmasına olanak sağlamaz. Bu açıdan Robinson sömürgeciliğin, Hay ise saflığın hikâyesidir.

Hay’ı ise adada kaldığı yarım asır boyunca orayla özdeşleşmiş buluruz. Onun gözünde tabiatın dünyevi amaçlara dönük işlevselliği ikinci plandadır. Tıpkı Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in (a.s.) Allah’ı (c.c.) arayış serüveninde olduğu gibi kâinatı, varoluşsal sorulara cevap aramak üzere kullanır. Hay, Robinson’un adaya düşer düşmez bütün canlılara hükmetme arzusunu hiçbir zaman taşımaz. O, adadaki bütün canlılarla insani ilişkiler kurar, eşitlikçi hatta duygusal bir bağ geliştirir. Öyle ki anne sevgisini bir ceylandan öğrenir.

Sömürünün Adı: Cumalaştırma

Hay, tabiata daima mucize gözüyle bakar, hayret ve haşyetini hiç yitirmez. Robinson ise ilk andan itibaren kendini adanın sahibi görür, adayla tüketime dönük bir ilişki kurar. Adaya düşen bir insanın, karşısına çıkan birini köleleştirmesi, pek çoğumuzun çocukluk dönemine damgasını vuran Robinson romanında o yıllarda pek dikkatimizi çekmemiş olabilir. Ama bu, gerçekten korkunç bir mantalitenin ürünüdür. Yamyamlardan kurtardığı yerliyi, kullanışlı bir köleye dönüştüren Robinson, önce ona bir isim takar: Cuma. Kendisine de Efendi diye hitap etmesini öğretir. Bu, düpedüz sömürgeci faaliyetidir. Devamında çağdaşı olduğu sömürgeciler gibi misyonerlik faaliyetine girişecek, Cuma’yı Protestanlaştıracaktır.

Hay’ın adadaki gözlemleri hikmet esaslıdır. Karşılaştığı ilk insana kendi üstünlüğünü dayatmak, aklının ucundan geçmez. Çünkü Hay, adanın sakini, doğal bir parçasıdır. Kendisini asla efendi gibi görmez. Dünyayı kendine borçlu görmek; doğayı, hayvanları, kaynakları alabildiğine tüketmek; sonuna kadar onlardan kâr elde etmek ve kâm almak, elbette bir Müslüman davranışı değildir. Bu, olsa olsa bütün değerlerin üzerine kazanç olgusunu yerleştiren, bu amaçla kendi kıtasının dışına taşan, Afrika’dan Hindistan içlerine kadar sömürgeler keşfeden bir aklın, muhteris Batı aklının ürünüdür.

Robinson adaya alıştıktan sonra kendini adanın hâkimi olarak görecektir. O, “Krallığım” dediği adada silahla dolaşırken Hay kendi adasında ibret nazarıyla gezinir. Doğa onun için bir öğretmendir. İbn Tufeyl’in eserinde tabiat, aşkın ve yüce anlamların cümle kapısı mesabesindedir. Tabiatın cevapları ile Hay’ın ontolojik soruları kesişir. Bu, doğaya verilebilecek en yüce payedir; İslam medeniyetinin eşyayla, doğayla, tabiatla, kâinatla ördüğü ahlaki ilişkinin, olgun alışverişin tezahürüdür. Örneğin adada yarım asır münzevi yaşam süren Hay, bu sürecin sonunda Absal adlı bir dervişle karşılaştığında ondan konuşmayı öğrenir. Karşılıklı bilgilerini, tecrübelerini, maceralarını paylaşırlar. Bu eşitlikçi tavır, Robinson ile Cuma arasındaki hiyerarşiden fersah fersah uzaktır.

Robinson, adasına Avrupa’dan insanlar getirir ve adayı onlar arasında paylaştırır. Sömürgecilik, ete kemiğe bürünmüştür. Adayı iskân edip paylaştırdığında da tapusunu elinde tutar. Hay ise adanın sahibi olmayı aklının ucundan bile geçirmez. O tabiatla iç içe mutludur, Absal’ın adasına gidip onunla tanıştıktan sonra da doğayı terk etmek istemez. Hay akıllı, Robinson hesapçıdır. Hay, kendini yalnız biri olarak görmemiştir, çünkü çevreyle uyum içindedir. Hatta bir adım ileri giderek kendi benliğini tanımak için doğayla, tabiatla el ele verir. En temel insani vasfı utanma duygusunu hayvanlardan öğrenir. Hay bin Yakzan’ın doğayla barışık dünya görüşünü; yüzünü yağmura tutup, “Onun Rabbiyle ahdi benden daha tazedir.” diyen; “Muhakkak ki Uhud bir dağdır. Biz onu severiz o da bizi sever.” buyuran Allah Resulü yoğurmuştur (Buhari, Meğazi, 27; Müslim, Hac, 503-504).

Natüralist Eğitimin Erken Örneği

Hay bin Yakzan kaleme alındığında doğa ile insan arasındaki ilişkiyi uyum içinde kurgulayan natüralist eğitim akımının başlamasına henüz yüzyıllar vardır. Hatırlanacağı üzere bu eğitimde insan, eylemlerini doğayı bozmamak üzere şekillendirir. Doğası bozulmamış insan ile doğayı bozulmamak üzere uzlaştıran bu düşüncenin ünlü temsilcisi J. J. Rousseau, tıpkı Hay’da olduğu şekilde tabiatı eğitici olarak görür ve modern insanı eleştirirken âdeta Robinson’un hayaletini tasvir eder: “Yaratanın elinden çıktığı sırada her şey iyidir: Her şey insanların elinde bozulur. İnsan bir toprağı başka bir toprağın ürünlerini beslemeye zorlar; bir ağacı başka bir ağacın meyvelerini taşımaya zorlar. İklimleri, ürünleri, mevsimleri birleştirir ve karıştırır. Köpeğini, atını, kölesini satar. Her şeyi altüst eder, her şeyi değiştirir: biçimsizliği, ucubeleri sever.” (J. J. Rousseau, Emile ya da Eğitim Üzerine, Çev. İsmail Yerguz, İstanbul: Say, 2009, s.107)

İslam’ın doğaya bakışının özünde hikmet odaklı bir anlayış vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; güneş, yıldızlar, yağmur, toprak, deniz, ağaç gibi varlıklar insanı tefekküre sürüklemesi için sıklıkla zikredilir; yerler ve gökler Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilir. İnsanoğlunun en temel ihtiyacı olan “anlam” arayışında ona yol gösterici işaretler olarak yardım eden tabiattan yine ahlaklı bir şekilde istifade etmek daima mümkündür. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yattığı sert hasırın, vücudunda izler bıraktığını görüp kendisine yatak yapmayı teklif eden sahabilere, “Benim dünya rahatlığı ile işim yok. Ben dünyada, bir ağacın altında bir süre gölgelenen ve sonra oradan ayrılarak yoluna devam eden bir yolcu gibiyim.” buyurmuştur (Tirmizi, Zühd, 44). Dikkat edilirse Allah Resulü, hem dünyanın geçiciliğine vurgu yapmış hem onu gölge bahşeden bir ağaca benzetmiştir. Hiç kimse dünyada kalıcı değildir. Hâliyle, kalıcı olmadığımız bir dünyanın maliki olduğumuzu iddia etmek de gülünçtür. Daha fazlasını elde etmek için ötekini nesneleştirmek anlamına gelen sömürgecilik, gölgelenmek için altında durulan ağaca balta vurmak, onu kesmek, biçmek, satmak anlamına gelir. Tam bu noktada Cahit Zarifoğlu’nun, “Burası dünya / Ne çok kıymetlendirdik / Oysa sadece tarla idi / Ekip biçip gidecektik” dediği o ince Müslüman duyarlılığını hatırlamadan edemeyiz.

Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor: Hay bin Yakzan olmak da Robinson olmak da elimizdedir. İnsan olmak, çevreye emanet gözüyle bakmayı; doğal kaynaklara, bitkilere, hayvanlara insaflı yaklaşmayı gerektirir. Berrak bir gökyüzüne, altında gölgelendiğimiz ağaca, suyundan içtiğimiz ırmağa, sabahları bizi mütebessim selamlayan begonyaya borcumuz vardır. Bir yağmur damlasına bile ihtimamımızı, dikkatimizi, hayret ve haşyetimizi muhafaza edebildiğimiz sürece modern dünyanın, insanları bir örnek robotlara dönüştürmeye azmetmiş aklına karşı kendimizi koruyabileceğiz. Aksi hâlde önce çevremizi, sonra duygularımızı kendi ellerimizle sıradanlaştıracak; kendimizi kaçınılması imkânsız bir anlam bunalımına saplanmış bulacağız.

Doğa, her insana yeniden aynı soruyu sormaya devam edecektir: Hay mı olacaksın, Robinson mu?