DİYANET HAC ORGANİZASYONUNUN TARİHÎ ARKA PLANI
1960’LI YILLAR
Dr. Mehmet BULUT
DİB Emekli Başkanlık Müşaviri

Hac, kadim bir ibadet. İfası yönüyle birtakım zorlukları barındırmakta. Diğer ibadetlerden farklı yönlerinden biri, yolculuğu gerektirmesi. Hacı adayının, hac ibadetini yapmak üzere Mekke’ye, Kâbe’ye varabilmesi için bir şekilde yola çıkması, yolcu olması icap etmekte. Bu yolculuk, sıradan bir ziyaret değil, ibadet amaçlı bir sefer. Ayrıca hac, belli zamanlarda, belli mekânlarda aynı amaçla bir araya gelmiş milyonlarca insanın iştirakiyle ifa edilmekte. Bu yolculuğun belli bir düzen ve emniyet içinde yapılabilmesi, hac öncesinde ve hac esnasında hacı adaylarının eğitimi, onlara birtakım becerilerin kazandırılması, farklı dil ve coğrafyadan insanlarla ilişkiler konusunda bilgilendirilmesi, hac menasikinin eksiksiz bir şekilde yapılmasının sağlanması ciddi bir rehberlik ve organizasyonu zorunlu kılmakta. İnsanların çoğunun hac imkânını ömründe ancak bir kez bulabildikleri göz önünde tutulduğunda mesele daha bir önem kazanmakta. Hac yolcularının önemli bir kısmını, bu yolculuğa kadar köyünden bile dışarı çıkmamış insanların teşkil ettiği yıllarda bu ihtiyaç daha bir zaruri idi. Bu sebepledir ki yüzyıllar boyu günün şart ve imkânları muvacehesinde hac ibadetini kolaylaştırıcı yollar aranmış, çareler düşünülmüştür.

Osmanlı idaresinin hac hizmetleri ve hac organizasyonları ayrı bir konudur ve hakkında önemli birçok çalışma yapılmıştır.

Hac güzergâhlarının kapanması ve yol emniyetinin ortadan kalkması dolayısıyla I. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’den hacca gidilemediği gibi Millî Mücadele yıllarında ve 1947 yılına kadar Cumhuriyet döneminde de ülkemizden resmî yollarla hacca gidilemedi. Bu yıllarda hacca izin verilmemesi, haccın yasaklanması anlamına gelmemektedir. Çünkü hac, kanuni olarak hiçbir dönem yasaklanmamıştır. Ancak çeşitli gerekçelerle hem bu yıllarda hem de haccın serbest bırakıldığı 1947’den sonra zaman zaman hacca gidiş engellenebildi. Savaş hâli yanında, haccı engellemeye gerekçe olarak daha çok kolera salgını ve döviz sıkıntısı gösterildi. Yakın yıllarda daha başka sebeplerle de hacca gidilemedi. Bunun son örneği, Covid-19 salgını dolayısıyla 2020 ve 2021 yıllarında diğer ülkelerden olduğu gibi Türkiye’den de hacca gidilememiş olmasıdır. 1947 öncesi haccın engellenmesi; hacca gitmek isteyenlere döviz tahsis edilmemesi ve pasaport verilmemesi şeklinde olmaktaydı. Ancak her dönemde gayriresmî yollardan, pasaportsuz veya ikinci bir ülke üzerinden ve birçok risk ve hayati tehlikeyi göze alarak hacca gidenler olabilmiştir.

Türkiye’de dinî hayata getirilen kısmi yumuşamalar çerçevesinde 1947’de hacca gidiş de resmen serbest bırakıldı, hacca gitmek isteyenlere 2 bin liralık döviz tahsis edildi. İlginçtir ki hacca izin verildikten sonra pasaport çıkarmada, döviz temin etmede ve bilhassa karayoluyla hacdaki tarifi zor sıkıntılara rağmen birçok yıl, Hicaz’a en çok hacı gönderen ülke Türkiye olmuştu. 1960’lı yıllardan örnek verecek olursak mesela Mayıs 1963 tarihli bir gazete, o yıl 26 bin 531 hacı sayısıyla hacca gitme rekorunun Türklerde olduğunu yazmıştı. Yine bir gazete haberine göre 35 bin hacıyla 1964 yılında da hacca gitme rekoru Türklerdeydi. Mart 1969 tarihli bir gazetenin verdiği habere göre ise o yıl itibarıyla 51 bin 55 Türk hacı olmuştu ve en çok hacı adayı gönderen ülke yine Türkiye idi. Ama aynı haberde, “Hacısını tamamen kendi hâline terk eden, sahipsiz bırakan ve dertlerine ilgisiz kalan yegâne devlet ise maalesef biz olduk.” ifadesi de yer almıştı.

Haccın serbest bırakıldığı 1947’den 1979 yılına kadar, günümüzdeki anlamıyla ülkemizde bir hac organizasyonundan söz edilemez. Bu yıllarda hükûmetler yayınladıkları kararnameler ve bu kararnameler doğrultusunda oluşturulan hac komisyonlarıyla hac seyahatiyle ilgili bazı düzenlemeler yapmış, hacca gidecekler için yurt içinde yapılacak işlemlere ve hac seyahatinde hacılara verilecek sağlık hizmetlerine ilişkin bazı kurallar belirlemişti. Bu düzenlemelerin ötesinde bu süreçte hac olayına ciddi şekilde yaklaşıldığı söylenemez. 1974 yılına gelinceye kadar bu kararnamelerde Diyanet İşleri Başkanlığının adına bile yer verilmemişti. Sözü edilen hac komisyonlarında Diyanet İşleri Başkanlığı temsilcisinin de bulunması, ancak 1968 tarihli yönetmelikte 1974’te yapılan değişiklikle mümkün olmuştu. Bu süreçte gerek şirketlerin karayoluyla düzenledikleri hac seyahatlerinde ve gerekse deniz ve havayoluyla yapılan haclarda Diyanet İşleri Başkanlığına herhangi bir yetki ve sorumluluk yüklenmemiştir. Seyahat düzenleyen firmalar kafilelerde rehberlik yapmak üzere götürdükleri hocaları bile kendileri belirliyordu, bu seçimde de Başkanlığın bir tasarrufu bulunmuyordu. Karayoluyla hac seyahati düzenleyen her bir acente, sözü edilen hac kararnameleri ve daha çok kendi bildiği doğrultuda hareket ediyordu. Bir kısım acentenin sorumsuz davranması ve götürdüğü insanlara gerekli ilgiyi göstermemesi yüzünden bunca meşakkate katlanıp Hicaz’a ulaşan hacı adaylarından, hacı olamadan ülkesine dönenlerin sayısı az değildi.

Bilindiği gibi Bakanlar Kurulu’nun 26 Nisan 1979 tarih ve 7/17439 sayılı “Hac Seyahati ile İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine İlişkin Karar” ile hac seyahati düzenleme yetkisi Başkanlığa verildi. Bu kararname aynı zamanda haccın mali işlemlerinin Türkiye Diyanet Vakfı kanalıyla yapılmasını öngörüyordu. Buna göre, Türkiye’de hac seyahatinin bir organizasyon dâhilinde; planlı, programlı, kontrollü bir şekilde yapılmaya başlanmasının tarihi çok eski değildir.

Burada üzerinde duracağım 1963 ve 1967’deki iki teşebbüs, kanaatimce Başkanlığın hac organizesine giden yolda 1960’lı yıllardaki iki önemli gelişmedir. Bunlardan birincisi, hac hizmetleri için sivil bir oluşuma öncülük edilmesidir. Şöyle ki;

Ocak 1963’te genel merkezi Ankara’da olmak üzere, “Türkiye Hacılarının Hac İşlerini Düzenleme Derneği” adıyla bir dernek kurulmuş, derneğin fahri başkanlığına da dönemin Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem getirilmişti. Dernek hakkında hazırlanan 9 maddelik bir yazı, Başkan Erdem imzasıyla 10 Ocak 1963’te müftülüklere de gönderildi. Yazıda derneğin kuruluş amacı şöyle belirtilmişti: “Müslümanların dinî vecibelerinden biri olan hac farizasını yapmak için mukaddes yerlerin ziyareti sırasında dinimizin emrettiği ve Müslüman Türk’ün şerefine yakışır bir şekilde bulunmalarını sağlamak, lazım gelen sağlık, kolaylık, emniyet ve huzur içerisinde bu vecibenin yaptırılması için gerekli bütün resmî ve hususi işleri tam ve mükemmel olarak ifa etmek.” Bu amaç da hac seyahati düzenleyen acentelerle temas kurularak gerçekleşecekti. Yazıda, diğer birçok Müslüman ülkede çoktan beri bu tür derneklerin kurulduğuna ve bu dernekler vasıtasıyla hac işlerine çekidüzen verildiğine dikkat çekilmişti. Yazının sonunda müftülüklerden bu oluşum hakkında vaiz ve imam hatipler aracılığıyla camilerde vatandaşlara bilgi verilip tanıtılması isteniyordu.

Bir gazete haberinde derneğin 53 kurucusu olduğu, Diyanet İşleri Başkanı ve Ankara Müftüsü yanında çok farklı mesleklerden kişinin derneğe üye kaydedildiği yazılmıştı. Habere göre dernek yetkilileri, Suudi Arabistan’a nasıl gideceklerini bilmeyen hacı adaylarının pasaport çıkarmak, bilet temin etmek için uğraşırken dolandırıldıklarını, dövizlerini kaybettiklerini, bu olumsuzlukların artık yaşanmaması için böyle bir dernek kurduklarını, hacı adaylarının işlerine bu dernek aracılığıyla yardımcı olmak istediklerini ifade etmişlerdi. Tasarıya göre, Türkiye yanında derneğin Mekke ve Medine’de de büroları açılacak, bu bürolar aracılığıyla hacı adayları yalnız bırakılmayacak; konaklama, ulaşım, iaşe ve Türkiye’ye dönüşlerde onlara destek olunacaktı. Görüldüğü gibi Diyanet üst düzey yetkililerinin de müzahir olduğu böyle bir sivil inisiyatifle ülkemizde bir hac organizasyonu fikri ortaya çıkmıştı. Ancak ilerleyen yıllarda söz konusu dernek ve çalışmalarıyla ilgili fazla bir gelişme olmayacaktır. Sonuçsuz kalsa da kanaatimce bu teşebbüs, Diyanetin hac organizasyonunun tarihî arka planında 1960’lı yıllarda atılmış ilk önemli girişimidir.

Diyanet hac organizasyonunun tarihî arka planında 1960’lı yıllardaki ikinci önemli bir gelişme 1967 yılı haccında yaşandı. O yıl Başkanlık, Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinden Dr. Ali Arslan Aydın’ın başkanlığında Ankara Müftüsü Ragıp İmamoğlu ve Bolu Müftüsü (bu görev onayı çıktıktan sonra Başkanlık Müfettişliğine tayin edilmiş) Hüseyin Varol’dan oluşan bir heyeti, ülkemiz hacılarına dinî konularda yardımcı olmak yanında haccın ifasında ve hac menasikinin edasında karşılaşılan zorlukları yerinde tespit edip haccın kolaylaştırılması için neler yapılması gerektiği hakkında çözüm önerilerinde bulunmak üzere Suudi Arabistan’a gönderdi. Bu görevlendirme, Diyanetten sorumlu Devlet Bakanlığının 9 Mart 1967 tarihli resmî onayı ile yapılmıştı. Böyle bir girişim, Diyanet tarihinde ilk defa olmaktaydı. Hac konusunda henüz bir yetkisi olmaması hasebiyle Başkanlık, gönderdiği bu ekibi “Dinî Heyet” olarak adlandırmıştı. Heyet, hac dönüşü ilgili mercilere sunulmak üzere bu konulara ilişkin rapor da hazırlayacaktı. Oradaki yetkili makam ve İslami teşekküllerle temaslarda bulunmak da heyetten istenen görevler arasındaydı. 20 gün süren (16 Mart-4 Nisan 1967) seyahat sonrasında heyet, ilgili onay gereği müşahede ve tespitlerini içeren, burada tamamına yer veremeyeceğim ayrıntılı bir rapor hazırladı. 20 maddeyi ihtiva eden raporun tanzim tarihi ise 26 Nisan 1967’dir.

Raporda önce hac ibadetinin dindeki yeri hatırlatılmış, kanuni hakkını kullanarak hacca giden vatandaşların sayısının her yıl biraz daha arttığına dikkat çekilmiş, zor bir ibadet olması dolayısıyla hac seyahatinin yurtiçinde ve yurtdışında iyi bir organizeyi gerektirdiği vurgulanmıştı. Heyetin tespitine göre, hac menasikinin eksiksiz yapabilmesi açısından hacı adaylarının ciddi bir irşat ve eğitimi zorunluluk arz etmektedir. Bizim dışımızda, halkı Müslüman birçok ülke bu gerçeği yıllar önce kavramış, oluşturdukları resmî ve sivil birçok teşekkülle bu alanda ciddi çalışmalar yapmışlardır.

Raporda, son yıllarda bir hac yönetmeliğinin hazırlandığı, bu yönetmeliğin bir gereği olarak her yıl ilgili bakanlık temsilcilerinin bir toplantı yaptıkları, ancak bu toplantılarda hacla ilgili daha çok yurt içindeki meselelerin ele alındığı hatırlatılarak hac işlerinde Diyanet İşleri Başkanlığının sorumluluk almasının gerektiği üzerinde durulmuştu. Ayrıca ilk defa böyle bir “dinî heyet”in Suudi Arabistan’a gönderilmesinin önemli olduğu ve bu heyetin hac sırasında önemli çalışmalar yaptığı, ancak böyle tek bir heyetin yeterli olmadığı, dinî yetkinliğe sahip daha fazla heyetlerle hacı adaylarımızın dinî irşadının kapsamlı hâle getirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. O yıllarda, karayolu yanında hava ve deniz yoluyla da hac seferlerinin düzenlendiği dikkate alınarak bunların her biri için ayrı ayrı heyetlerin oluşturulması gerektiği ifade edilmiştir.

Tespitlere nazaran, karayoluyla hacca giden vatandaşlarımız yolculuklarında ve sınır kapılarında büyük zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Vizeler her ülkenin sınır kapısında yapılmakta ve bu hâl uzun süre beklemelere sebep olmaktadır. Bunun önüne geçmek için vizeler Türkiye’de yapılmalıdır. Delillerin Türk hacılarını misafir ettikleri evler bakımsızdır ve yeterli hizmet verilmemektedir. Suudi Arabistan’da hacılardan istenen ayakbastı parası ile delil ücretlerinin de Türkiye’de ödenmesi yerinde olacaktır. Bu, hacılarla delil ve mutavvıflar arasında yaşanan tartışmaları önleyecektir. Hava ve deniz yoluyla yapılan hac seyahatleri daha rahat ve külfetsizdir, dolayısıyla uçak ve gemi sefer sayıları artırılmalıdır. Karayoluyla hac seyahatlerinde konvoylar beş otobüsten fazla olmamalıdır. Her konvoyda doktor ve hastabakıcılardan başka tercüman ve din görevlisi de bulundurulmalıdır. Öneriler arasında, hac boyunca yakalarına iliştirilmek üzere hacı adayları için birer kimlik kartı düzenlenmesi de vardı. Kaybolan hacılar bu kartlarla kolayca bulunabilecekti.

Raporda, yukarıda sözünü ettiğim Türkiye Hacılarının Hac İşlerini Düzenleme Derneği’ne de atıf yapılmış ve bu dernek aracılığıyla Mekke, Medine ve Cidde’de hac bürolarının açılmasının ve bu bürolarda Arapça bilen elemanların görevlendirilmesinin faydalı olacağı belirtilmiştir. Raporda üzerinde durulan bir konu da Başkanlığın detaylı yeni bir hac kılavuzu hazırlaması önerisidir. (Başkanlık 1964’te 48 sayfalık bir Hac Kılavuzu yayımlamıştı.)

Heyetimize göre, alınacak tedbirler ve iyileştirmeler sadece hacılarımızın işlerini kolaylaştırmakla kalmayacak, milletimizin ve devletimizin itibarını da artıracaktır. Bu itibarla büyükelçiliğimiz de birtakım çalışmalar yapmalıdır.

1968 haccına gelindiğinde Başkanlık, müftülüklere 12 Ocak tarihini taşıyan bir genelge göndererek hacca gidecek vatandaşlarımızı hac öncesinde bilgilendirmekte müftü ve vaizlere büyük görev düştüğünü hatırlatmıştı. (Başkanlık 1967 yılında da müftülüklere benzer bir genelge göndermişti.) Ayrıca bu amaçla Başkanlıkça hazırlanan Kılavuz Elkitabı’nın hacı adaylarına dağıtılmak üzere müftülüklere gönderileceğini duyurmuştu. Genelgede yer verilen başka bir husus, o yıllarda şirketlerin kafilelerde din görevlisi götürme olayının mahiyetini ortaya koymaktadır ve günümüze bakan yönüyle de önemlidir. Yazıda, hac seyahati tertip eden bazı şirketlerin, müftü veya vaizlerin isim ve manevi nüfuzlarını kendi ticari arzularına vesile ettikleri, sayıları az da olsa bazı müftü ve vaizlerin şirketlerin bu emellerine alet oldukları, hatta isim ve fotoğraflarının afişlere intikal ettiğinin esefle müşahede edildiği belirtilerek “Böyle bir durum, onların makamları ve mukaddes görevleriyle kabili telif olmadığından müftü ve vaizlerimizin bu gibi şirketlerin ticari gayelerine vasıta olmaktan hassasiyetle kaçınmaları zaruri görülmektedir.” denmişti.

1969 haccında da yine üç kişilik bir heyet Suudi Arabistan’a gönderilmişti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkan Vekili Lütfi Doğan Hocamız da hacca gitmişti fakat yukarıdan beri yazılanlardan da anlaşılacağı gibi Hocamızın bu seyahati Türk hac kafilelerini organize etmek gibi bir görevle değil şahsi haccını yerine getirmeye matuftu. Nitekim Diyanet Dergisi’nin Şubat 1969 sayısında bu yolculuk, “Bu yıl hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye giden Müslüman Türk hacı adaylarımız arasında Başkanımız da bulunuyorlar.” şeklinde haberleştirilmişti. Kısa açıklamasında Hocamız ise Mekke’de vakit ve imkân nispetinde hacılarımızın durumlarını inceleyeceğini ifade etmişti.

Konuyu şöyle bitireyim: Yetkili olsaydı 1960’lı yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı hac organizasyonu yapabilir miydi? Bu ayrı bir konu. Ancak Başkanlık, bu yıllarda bilhassa karayoluyla yapılan hac yolculuğunda insanımızın yaşadığı meşakkatin, mukaddes beldelerdeki sahipsizliğinin, içler acısı perişanlığının elbette farkındaydı ve bundan ülkemiz ve milletimiz adına büyük bir mahcubiyet duyuyordu. Bütün yetkisizliğine rağmen yine de bir çözüm arayışındaydı. İşte, yukarıdan beri sözünü ettiğim 1960’lı yıllardaki girişimler, Başkanlığın hac seyahatlerinde yaşanan sıkıntı ve problemleri kendine dert edindiğini ortaya koyduğu gibi kanaatimce bu çabalar aynı zamanda Diyanetin resmi hac organizasyonuna giden yolda önemli adım ve gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

1979’da hac düzenleme yetkisinin Başkanlığa verilmesiyle kuşkusuz bütün problemler hemen çözülmedi; eksikliklerin tespit ve giderilmesi için yılların geçmesi gerekti. 1990’lı yıllardan günümüze bu faaliyetlerde Diyanet, önemli tecrübeler kazandı. Nitekim günümüzde hac ve umre organizasyonları, Başkanlığın önemli hizmet alanlarından birini teşkil etmektedir.