DİVAN ŞİİRİNDE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ
MÜRÜVVET


Dr. Halil İbrahim HAKSEVER
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Sana kaldı mürüvvet senden özge hiç kimsem yok
Gözüm cânım efendim sevdiğim devletlü sultânım
Fuzuli


İslam edebiyatı ve ahlak literatüründe anlamı çok geniş olan kavramlardan biri de mürüvvettir. Cahiliye devri Arap edebiyatında kişinin bedenî üstünlüklerini ifade eden kelime, İslami dönemde “ahlaki ve manevi meziyetler” anlamı kazanmış; âlimler tarafından Kur’an-ı Kerim’deki, “kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillerden yüz çevir” (Araf, 7/199.) ayetiyle de ilişkilendirilerek pek çok davranış güzelliği ve ahlaki erdemleri kapsayacak şekilde anlaşılmıştır. (M. Çağrıcı, Mürüvvet, DİA, C. 32, s.61-62.) Affetme, kötülüğe iyilikle karşılık verme, insanlara yumuşak davranıp güzel söz söyleme, günahlardan kaçınma, cahillerden ve aşağılık kimselerden yüz çevirme, harcamada ölçülü olma, akrabalık bağlarını koruma gibi çeşitli anlam katmanlarını ifade edecek şekilde yorumlanan kelime, Resulüllah’ın bir hadisinde, “Kişinin onurlu oluşu dinini, mürüvvetli oluşu aklını, soylu oluşu ahlakını yansıtır.” şeklinde konu edilmiştir. (Müsned, II, 365.) Cömertlik, misafirperverlik, sevgi, yardımlaşma, sözünde durma, hayâ, dilini kötü sözlerden sakınma gibi farklı konularda serdedilmiş pek çok hadisin de mürüvvetle ilgili olduğu söylenmiştir. Kelimenin mertlik, yiğitlik, insanlık manaları yanında günümüzde daha çok anne ve babanın, çocuklarının doğum, evlilik, başarı gibi sevindirici hâllerinden duydukları mutluluk anlamlarında kullanıldığı bilinmektedir.
Din ve ahlak kitaplarında geniş anlam yelpazesiyle yer alan terim, tabii olarak edebî metinlerde de kendine yer bulmuş, şairlerin güzel huy ve ahlakı tarif ve tasvir etmede tercihlerinden biri olmuştur.
Mürüvvetli metinler
Hayatı bütünüyle yansıtmayı, “iyi ve güzel” olanları özellikle nazara vermeyi meslek edinen divan şairleri, bazen hasretle bazen de teşvikkâr üsluplarla kalemlerini bu güzelliklerle bezemişler; “maruf” olan davranışları tavsiye etmişlerdir. Adları çeşitlenip değişse de erdemli her söz ve davranış, şiirlerinin konusu olmuştur. Modern zamanlarda nicedir unuttuğumuz ve kullanımdan neredeyse düşen “mürüvvet” kelimesi kadim dönemlerde usta şairlerin kaleminde hayat buluyor, edebî metinlerle zihin ve gönüllere nakşoluyordu hâlbuki. İnsanın içinde bir yerlere dokunan bu nahif kelimemizin klasik metinlerden yansıyan manalarına bakmakta fayda var.
Osmanlı şiirinde kavram yaygın olarak iyilik, ihsan manalarıyla anlaşılmış olup şairler hep “çaresiz/muhtaç” vasfıyla nitelendirildikleri için aşk duygusuyla uyumlu şekilde beyitlerde daha çok bu yönde bir kullanış söz konusu olmuştur. Kendi aczini dile getiren şair, yazdığı şiirinde, Peygamberimizden tam da bunu istemiş; ahlakı Rabbimiz tarafından övülen o yüce zatın şerefli vasıflarının birkaçını sıralayarak merhamet dilenmiştir:
Fakîrem bî-kesem bî-çâreyem muhtâc-ı ihsânam
Benim gibi garîbe merhamet hakkâ mürüvvetdir
O mahmûdü’l-hisâlin her nefesde gerçi kim şânı
Fütüvvetdir mürüvvetdir sehâvetdir semâhatdir (Vahyî)
Şairliğin ayrılmaz parçası olan gam ve hüznün kendisine en çok yakıştığı şairlerin başında gelen Fuzuli de kelimeyi bu manada kullanmış; çektiği dertlerden dolayı rahatının kaçtığını, artık dayanacak gücünün kalmayıp tahammülün sınırına geldiğini, artık iyilik görme zamanı geldiğini ve gönlünün (veya devletin) sultanından merhamet beklediğini bütün içtenliğiyle ifade etmiştir:
Devr cevrinden ten ü cânımda râhat kalmadı
Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâğat kalmadı
Mihnet ü gam çekmeğe min-ba‘d tâkat kalmadı
Rahm kıl devletlü sultânım mürüvvet çağıdır (Fuzuli)
Mürüvvetin mertlik, insanlık manalarını vurgulayan diğer şair, bu güzel vasfın ancak kalbe hükmeden sevgiliye verildiğini; kahpeliğin de mert olmayan alçaklarda bulunduğunu açıkça belirtmiştir. Böyle söyleyen şair aynı zamanda iyilik duygusunun kime yakıştığına, kimde olması gerektiğine de işaret ederek kişilere uygun huy ve ahlakı bir nevi tarif etmiştir:
Mürüvvet âdemîlik merdlik dildâra gelmişdir
Muhanneslik denîlik kahpelik ağyâra gelmişdir (Süheylî)
Tabii bütün güzellikler karşılıklı ve temelde iyi niyete bağlı olduğundan, mürüvvet duygusunun düşmanlık besleyenlere yöneltilemeyeceğini yine bir şairimiz söyler. Zalimin mazluma acımayacağının, mürüvvet sahibinin de düşmanlara şefkat göstermeyeceğinin/göstermemesi gerektiğinin ifade edilmesi dikkat çekicidir:
Sefehkârân-ı zulmün kalbi mazlûma rakîk olmaz
Belî merd-i mürüvvet düşmen insâna şefîk olmaz (Lebîb)
Karşıdan iyilik beklentisine giren dertli insanlar, gördüğü ihsanın içten ve samimi olmasını arzular. İyilik yapılırken öyle başa kakar gibi değil, muhtaç olana sanki gönlünü sunuyormuş gibi bir yaklaşımı hepimiz bekleriz. Dertli şair, hastalığına(!) ilaç uygulayacak mürüvvetsiz (sevgisiz) hekimden yakın bir ilgi göremediğinden, soğuk ve kuru bir davranışla vereceği ilacın şifasına pek inanmamış görünmektedir:
Minnet-i huşk ey tabîb-i bî-mürüvvet tâ-be-key
Merhemin yâ derdime dermân ola yâ olmaya (Agâh)
(Hâmiş: Tabib-hasta ilişkisiyle alakalı insanlık tarihinde ne ibretlik hikâyeler yaşanmıştır kimbilir... Hekimlerden mürüvvet de bekleyen dert küpü eski şairlere rahmet, hastasına sunduğu ilacına merhametini de ekleyen hekimlere selam olsun!)
Mürüvvette sıcak bir şefkat tasavvur eden divan şairi, kelimeye cömertlik anlamını da katar. Bu vasfı taşıyanın şecaatli olmasını öngören bir mesnevi şairi, özellikle didaktik metinlerde kavram tarifine de girerek manayı genişletir. Mürüvvet ehlini cömert kişiyle ikiz gibi görür, bunların, insanı fayda ve hayra gark edeceğini düşünür:
Tev’em olup ehl-i mürüvvetle cûd
Sanasın elbetde ider gark-ı sûd (Hakanî)
Mürüvvet sahibinin, dostların ihtiyaçlarını gidermesi gerektiğini söyleyen diğer şair de bu kavramda iyilik ve cömertlik anlamını tahayyül etmiştir:
Dostlar hâcetin revâ itmek
Olur ehl-i mürüvvet olana farz (Filibeli Vecdi)
İnsanoğlu sahip olduğu ahlaki erdemlerle Hak ve halk katında kıymet kazanır. Bu değerlerin yokluğu şairlerin dikkatini çeker. Onun için gerekli gördükleri yerlerde uyarıcı ve yol gösterici üslupla yazarlar. Kâmil insan, kötülüğe aynıyla karşılık ver(e)mez, anlayışsız kaba insanların kötü sözlerine muhatap olduklarında bunu “selam” ile karşılar. (Furkan, 25/63.) Şairimiz de böyle güzel bir davranışı tavsiye etmiş; iyilikle kötülüğün farkını bilen akıllı kişinin kötülük edene iyilik etmemesini hata olarak görmüştür:
Yamanlık yahşılık keyfiyyetin ma‘lûm iden âkıl
Yamanlık idene yahşılık itmezse yaman eyler (Fuzuli)
Hacı Bektaş Veli’nin “incinsen de incitme” öğüdüne benzer bir uyarıyı hikmet şairimiz şöyle belirtir:
Cevr ile kimseyi bîzâr etme
Sana cevr etse de âzâr etme (Nabi)
Bu yüce gönüllülük, ürüvvetin en üst mertebesi olsa gerek.
Hayatlarında kalleşliğe prim vermeyen yiğitler, mücadeleyi/savaşı galip bitirip sulha varınca zayıf anlarında artık rakiplerine bir müdahalenin yapılmayacağını bilirler. İşte burada mürüvvet duygusu devreye girer, “düşene vurulmaz” düsturunca zaferin sevincini de sınırlı tutarlar. Hikemi şiirin bir başka üstadı da bu uyarıyı yapmış; zaferi kazananın intikam duygusuna girmemesini, mürüvvetli insanın (zaten yenilmiş olan) düşmanın hezimetinden gereksiz bir sevince kapılmaması gerektiğini hatırlatmıştır:
Muzaffer vakt-i fırsatda adûdan intikâm almaz
Mürüvvet-mend olan nâ-kâmi-i düşmenle kâm almaz (Ragıp Paşa)
Alicenaplık dediğimiz bu hasletin uygulandığını da çiğnendiğini de tarih sayfaları bize göstermektedir. Yine biliriz ki mürüvvetli kişi aynı zamanda merhamet sahibidir, felek intikam almaya fırsat verse dahi hasmını affedebilendir:
Kerîm odur ki mücâzât-ı af ide hasma
Felek müsâ‘ade-i intikâm verdikçe (Nahifi)
Dünyanın hilelerine aldanmamamızı salık veren diğer şair, insana cefa çektiren şu cihanda az bulunan ahlaki değerleri sıralar:
Cihânın mekrine aldanma ey dil pür-cefâdır bu
Hakîkatsiz mürüvvetsiz keremsiz bî-vefâdır bu (Ravzi)
Şair beytinde dünyanın aldatıcılığına işaret ettiği gibi mürsel mecaz sanatıyla insanların hâllerindeki olumsuzluklara da dikkat çekmektedir.
Teşbihli konuşmak insanın fıtratında vardır. Bu tabii meyli sanata dönüştüren şairler yerdiklerini de övdüklerini de hep benzetmelerle tanıtırlar. Asrının meşhur şairi de böyle yapmış; kasidesini sunduğu zatı ulu bir ağaca, kalbini ilim merkezine, mürüvvetli huyunu da ağacın meyvesine benzeterek belki de nasibine düşecek ikramın hayalini kurmuştur:
Bir levhadır ki kalbi ulûm anda mündemic
Bir devhadır ki zâtı mürüvvet ana simâr (Zatî)
İnsanların ahvalini gözlemleyen şairler söylediklerinde ne kadar mübalağa yapmışlar bilemeyiz ama kendi tespitlerine göre beğenilmeyecek bazı durumlar da görmüş olmalıdır. Metinlerinde maruf olana teşvik olduğu gibi münkerden de şikâyetleri vardır. Yaşanan durum ve dönemlere göre değişse de olumsuzluğu genellemelerini artık şairliklerine vermek gerekir.
Mantık’ut-Tayr tercümesinde, saf bir mürüvvete sahip olunmadan fütüvvet yolunun bilinemeyeceğini belirten şair, birbirini tamamlayan iki erdeme dikkat çeker:
Çün arıtmadın mürüvvet gölünü
Sen ne bilesin fütüvvet yolunu (Gülşehrî)
Eski şairlerimizin, meslekleri gereği biraz şikâyetçi (!) olduklarını biliriz. Belki de sözlerinin etkisini artırmak için gördükleri yanlışlıkları dile getirirken gerçeğin dışına taştıkları rivayet edilir. İşte, hakikat-perest şairlerimizden biri yaşadığı dönemde âlemden mürüvvet duygusunun kalktığını, fütüvvetin de ancak adının kaldığını söylerken acaba mübalağa mı yapmıştır? Karar veremesek de bize ideal olanın gösterildiğine eminiz:
Mürüvvetden bu âlem hâlî oldı
Fütüvvet ehlinin pes adı kaldı (İbrahim b. Bâli)
Bazen yokluğundan dem vurulsa da bir zamanlar mürüvvetin hayatta bütün boyutlarıyla yaşanılır olduğunu tahmin ediyoruz. Kelimeler zihnimizden silinince taşıdıkları manalar başka söz kalıplarına intikal eder belki ama aynı canlılığını koruyamazlar. Fakat bu kadim kelimelerimiz, ustasının kalemine düşünce mısralardaki yerini buluyor yine de. Son örneğimiz asrımızdan olsun. Çağdaş şiirimizin destansı sesi, tarihî devirlerdeki yiğitleri tahassürle anarken mürüvvet kavramını da oralarla irtibatlar:
Karıştılar üçler ile yedilere kırklara
Ağıtlarda destanlarda romanlarda kaldılar
...
Ruhumuza mâverâdan gizli sesler getiren
Fırtınalar gönül denen ummanlarda kaldılar
Mürüvvetli zamanlardan gelmişlerdi bugüne
Yadırganıp yine aynı zamanlarda kaldılar (N.Y.Gençosmanoğlu)
Ne diyelim, mürüvvetimiz bol olsun inşallah!