DİRENİŞTEN DEVLETE
KUZEY KIBRIS
TÜRK CUMHURİYETİ’NİN İNŞASI
Koray ŞERBETÇİ
Kıbrıs, Akdeniz’in doğusunda coğrafi konumu ve stratejik önemi, toprak olarak kendi boyutlarını aşan bir toprak parçasıdır. Bu nedenle tarih boyunca herkesin dikkatini çeken bir belde olmuştur.
VIII. asırda, Hz.Osman devrinde Müslümanlar tarafından fethedilen Kıbrıs, zaman içinde pek çok kere el değiştirmişti.
Takvimler 1568 yılını gösterdiğinde ise Venediklilerin elindeki bu önemli belde Osmanlı Devleti için önem arz etmeye başlamıştı. Gerçi Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra Venedikliler ada için Memlûklülere ödedikleri vergiyi Osmanlı Devleti’ne ödemeye başlamışlardı fakat o günlerde Kıbrıs, Osmanlı için ciddi bir güvenlik meselesi haline geliyordu. Çünkü adada üslenen korsanlar Akdeniz’deki Türk gemilerini soyuyor, esir edilen Müslümanlar Venedik zindanlarına atılıyordu. Harekete geçen Osmanlı Devleti adayı bırakması için Venedik’e ültimatom verdi. Venedik Meclisinin bunu reddetmesi üzerine II. Selim 1568’de Kıbrıs’ın fethi için hazırlıklara başlanması emrini verdi.
Venedik, durumun ciddiyetini kavradı ve Avrupa’ya Haçlı birliği çağrısı yaptı. Çağrıya İspanya, Papalık, Malta şövalyeleri ile bazı İtalyan prensliklerinden destek gelse de Venedik’in karşısında devrin en büyük siyasi ve askerî gücü Osmanlı vardı.
Lala Mustafa Paşa’nın komutasında 1570 yılının baharında 300 civarında gemi ile 60 bin asker, Kıbrıs üzerine hareket etti. Şimdiye kadar Akdeniz böyle bir donanma görmemişti. Bu sırada devrin hükümdarı II.Selim donanmayı sefere uğurlamak için Yedikule’ye kadar gelmiş, Beşiktaş’ta kurbanlar kestirerek fakirleri doyurup dualarını almıştı. Bir yandan ahalinin dualarını alan Osmanlı devlet yetkililileri diğer yandan da savaş sanatının kurallarını takip ederek yerinde bir askerî hamle yapıp Haçlı donanmasının toparlanıp adaya destek vermek için gelmesine fırsat vermeden orduyu yıldırım gibi harekete geçirerek Kıbrıs’a çıkarmayı başlatmışlardı.
Osmanlı donanması, temmuz başında nihayet Kıbrıs’a ulaştı. İlk olarak Lefteri Kalesi, sonra kuzeydeki Girne Kalesi alındı. Ardından Lefkoşa, 50 gün süren kuşatmayla ele geçirildi. Sonra Limasol, Larnaka ve Baf Osmanlı hâkimiyetine girdi. Magosa kuşatması ise tam on bir ay sürdü. Limasol limanına asker çıkartmayla başlanan fetih hareketi, aylar sonra çok çetin bir kuşatma sonucu Magosa’nın düşmesiyle tamamlanmıştı. Kıbrıs seferi gerçekten büyük ve zorlu bir mücadelenin sonucunda tamamlandı. Yerli kaynaklar 40 bin olduğu bilgisini, araştırmacılar 50 bin şehidin daha gerçekçi olduğunu belirtir. İnebahtı Savaşı da eklenince toplamda 70 bin şehit verilmişti. Fakat iş burada bitmedi. Osmanlı devlet adamları yalnızca askerî güçle yetinmeyip adada kalıcı ve huzurlu bir düzen kurmaya önem verdiler. Anadolu’dan getirilen Türklerle bir Müslüman-Türk toplumu inşa edildi; bu nüfusun büyük kısmı Toros Türkmenlerindendi. Ancak adada Ortodoks Hristiyan nüfus da vardı.
Osmanlı, Katolik Venedik yönetiminde zulüm gören Rum halkının desteğini adaletli yönetimiyle kazandı. Başpiskoposun makamı korundu, yerel “demogerentos” (ihtiyarlar meclisi) oluşturularak cemaat işlerinde Osmanlıya ve başpiskoposa bağlılık sağlandı.
1571’de fethedilen ada üç asır Osmanlı eyaleti olarak kaldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Berlin Antlaşması’yla geçici olarak İngiltere’nin yönetimine bırakıldı. Resmî olarak Osmanlı egemenliği devam ederken, Müslüman hâkim ve müftüler İstanbul’dan atanacak, adanın gelir fazlası İstanbul’a gönderilecekti. İngilizce, Türkçe ve Rumca resmî diller olacaktı.
20.Yüzyılda Kıbrıs Mücadelesi
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ve İngiltere’nin düşman kamplarda yer alması adanın geleceğini etkiledi. Savaş başladığı yıl İngiltere Kıbrıs’ı ilhak etti. Savaş ve ardından gelen Milli Mücadele Dönemi’nde Kıbrıs, Türkiye’nin öncelikleri arasında geri planda kaldı. Sonunda Lozan Antlaşması’yla Türkiye, Kıbrıs’ın hukuken İngiltere’ye ait olmasını kabul etti. II. Dünya Savaşı sonuna kadar adada İngiliz hâkimiyeti durağan bir şekilde sürdü.
Ancak savaş sonrasında Yunanistan’da Enosis düşüncesi güç kazandı. 28 Şubat 1947’de Yunan Parlamentosu Kıbrıs’ın ilhakını onayladı. Yunan hükümeti, ABD ve İngiltere’ye askerî üs sağlama karşılığında adanın kendilerine verilmesini teklif etti. Rum toplumu ise 1949’da BM’ye birleşme talebini iletti.
Yunanistan’ın BM’ye başvurusu adadaki gerginliği artırdı. BM Genel Kurulu konuyu görüşmeyi kabul etse de Türkiye sert tepki göstererek Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilemeyeceğini açıkladı. İngiltere ise durumun ciddiyetini görerek 1955’te “Doğu Akdeniz’in Güvenliği ve Kıbrıs” konulu Londra Konferansı’nı topladı.
1955-1960 arasında Yunanistan “self-determinasyon”u savunurken Türkiye coğrafi yakınlık, Kıbrıslı Türklerin varlığı ve adanın stratejik önemini vurguladı. Türkiye, dost müttefik olsa bile Kıbrıs üzerinden kendi güvenliğini başka devlete bırakamayacağını belirtti ve “statükonun korunmasını” veya bir değişiklik olacaksa “adanın Türkiye’ye geri verilmesini” savundu.
Enosis Yayılmacılığına Karşı Kıbrıs Cumhuriyeti
Soğuk savaş yıllarında Türkiye ve Yunanistan gibi iki Kuzey Atlantik Paktı üyesi arasındaki gerginlik ABD’yi de rahatsız etmişti. Uzun görüşmeler sonucu ABD’nin ara bulucu rolüyle 1960’ta iki toplumu temsil eden bağımsız bir Kıbrıs devleti kuruldu. Londra ve Zürih Antlaşmaları, Enosis ve Taksim tezlerini reddederek iki toplumun ortaklığını ve Türkiye-Yunanistan iş birliğini esas alan bir yapı ortaya çıkardı.
1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, eşit siyasi haklara dayanan bir anayasa ve uluslararası antlaşmalarla korunuyordu. Ancak bu umutlu başlangıç kısa sürede yerini güvensizliğe ve çatışmaya bıraktı. Rum milliyetçilerinin baskısı 1960’ların ortalarından itibaren Türk ve Rum toplumları arasındaki ilişkileri bozdu. Rum tarafının cumhuriyetin varlığına saygı göstermemesi gerilimi tırmandırdı.
Rum liderliği Kıbrıslı Türkleri devlet kurumlarından dışlayarak enosis hedefi doğrultusunda ayrımcı politikalar uygulamaya başladı. EOKA gibi terör örgütleri aktif hâle geldi ve buna karşılık Türkler de Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurarak savunmaya geçti. Bu karşılıklı gerilim, politik istikrarı ciddi biçimde sarstı.
Her ne kadar İngiltere, Yunanistan ve Türkiye garantör olsalar da sahadaki gelişmeler farklıydı. Rum milliyetçi örgütlerin saldırıları ve Yunanistan’ın “Akritas Planı” gibi etnik temizlik stratejileri barış görüşmelerini sonuçsuz bıraktı. 1963’te Rumların anayasayı feshetmesiyle Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen sona erdi. Türkiye ve Kıbrıs Türkleri bu durumu asla kabul etmedi ve 1970’lerin başına gelindiğinde ada tam anlamıyla çatışma ortamına sürüklendi. Bu süreç, 1974’teki Barış Harekâtı’na giden yolu açmış oldu.
Kıbrıs Barış Harekâtı ve Akdeniz’de Yeni Devlete Doğru
Artık Ada’daki Türkler ve Rumlar fiilen birbirlerinden kopmuşlardı. Kıbrıs’taki Türk toplumu zaten gelişmelerin seyrini anlayarak 1967’de Dr. Fazıl Küçük önderliğinde Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi’ni kurmuşlardı. Daha sonra1971’de geçici ifadesi kaldırılarak oluşum Kıbrıs Türk Yönetimi’ne dönüştü.
Gelişmeler hız kesmeden ilerliyordu. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Yunanistan’a bağlı subaylar askerî bir darbe yaparak cumhurbaşkanı Makarios’u devirdiler. Yerine EOKA’ya bağlı Nikos Samson’u geçirdiler ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Kıbrıs Anayasası’na aykırı olarak yapılan ve Ada’yı Yunanistan’a bağlamak demek olan harekete Türkiye sert tepki gösterdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta barışı ve anayasal düzeni yeniden sağlamak için Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdi. Barış Harekâtı, planlara tam uygun bir şekilde gerçekleştirilerek belirlenen hedeflere ulaşıldı. Durumun Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaşa dönüşmesi tehlikesi karşısında Birleşmiş Milletler taraflara ateşkes çağrısında bulundu. 25 Temmuz 1974’te taraflar Cenevre Konferansı’nda toplandı. Konferansın sonuçsuz kalması üzerine Türkiye 14 Ağustos 1974’te İkinci Barış Harekâtı’na başladı.
İkinci Barış Harekâtı ile Lefke-Lefkoşa-Magusa hattı çizildi ve adanın üçte biri Türk kontrolüne geçince harekât sona erdi. Türk Barış Harekatı, adadaki dengeleri değiştirmekle kalmamış aynı zamanda Yunanistan’daki Cunta yönetiminin sonunu getirmiş ve demokrasi rüzgârlarını ülkeye yeniden kazandırmıştır.
Harekâtın başlattığı süreçte, yeni devlete doğru giden yolda 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Deklarasyonu önemli bir belgeydi. Zira bu deklarasyon Kıbrıs’ta mevcut olan iki ayrı ve otonom yönetimin fiilen var olduğunu duyurmaktaydı. Bu önemli belge, sadece Kıbrıs Türk toplumunun bağımsızlık kazanma arzusunu pekiştirmekle kalmıyor aynı zamanda Kıbrıs’ın çok etnisiteli yapısına bir yasallık kazandırma çabası içinde olduğunu da gösteriyordu. Henüz Kıbrıs’ın geleceği hakkında belirsizlikler hâkimken bu aşama, müzakerelerin yeniden doğuşunu işaret ediyordu. Ayrıca bu belge ile birlikte uluslararası toplumun Kıbrıs’taki durum hakkında daha fazla düşünmesini ve müdahalesini gerektiren dinamik bir süreç başlatılmış oldu.
Pan-Helenizme Karşı Bir Kale: KKTC
1974 Barış Harekatı sonrası adanın kuzeyinde Türkler, güneyinde Rumlar toplanarak fiilen iki ayrı yönetim oluştu. Ateşkes sonrası garantör devletler yeni bir barış konferansı yapamadı, Türk ve Rum toplumları arasında başlayan ikili görüşmelerde bazı güncel konular çözüldü ancak genel bir uzlaşı sağlanamadı.
Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi. Böylece Türkler yeni bir statü kazanarak fiilî durumu resmileştirdi. Ancak bu “federe devlet” gerçekte ayrı bir devletleşme sürecinin adımıydı.
Federe Devlet’in ilanından sonra uluslararası müzakereler devam etti. Konu BM ve Avrupa Konseyi’nde gündeme geldi, Türkiye ve Yunanistan ile iki toplum liderleri arasında ikili görüşmeler yapıldı. 1977’de Denktaş ve Makarios Lefkoşa’da bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu bir Kıbrıs hedefinde uzlaştılar. Ancak Rumların adanın yüzde yirmisini Türklere bırakmayı önermesi gibi talepler yüzünden süreç tıkandı.
1978’de BM Genel Kurulu Türkler aleyhine kararlar aldı. 1979’daki görüşme girişimleri de sonuç vermedi. Aynı yıl BM Genel Kurulu, Kıbrıs Türk Federe Devleti temsilcisinin dinlenmeyeceğini ve sadece Rum tarafına söz hakkı tanınacağını ilan etti. Denktaş’ın Rum tarafına yaptığı anlaşma önerileri de karşılıksız kaldı.
1983’te Rumlar, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası alanda tanınması için BM’ye başvurdu ve Genel Kurul Türk tarafını tanımayan bir tasarıyı kabul etti. Buna rağmen 15 Ağustos 1983’te Denktaş, Rumlara federasyon çağrısı yaptı ancak bu davet cevapsız kaldı.
Sonunda 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu oy birliğiyle onayladı. KKTC’yi ilk tanıyan ülke Türkiye oldu. Bangladeş de bu süreçte Türkiye’ye destek verdi. Ancak Yunanistan, Rum yönetimi ve ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği de karşı çıktı. İngiltere, BM Güvenlik Konseyine bağımsızlık bildirisini kınayan ve geri alınmasını isteyen bir tasarı sundu ve 18 Kasım 1983’te bu tasarı kabul edildi.
KKTC’nin kuruluşu, Mora İsyanı’ndan beri süregelen Pan-Hellenik yayılmaya bir set çekerek Kıbrıs Türklerini soykırımdan korudu. Türkler adada eşitliğe dayalı bir federasyon hedeflerken Rumların azınlıklaştırma stratejileri çözümü engelledi. Bağımsızlık ilanı yalnızlaştırmaya ve ekonomik kısıtlamalara yol açsa da Türkiye ile ilişkiler Kuzey Kıbrıs için önemli bir umut kaynağı oldu.
Tarihte bu ay neler oldu?
II. Dünya Savaşı başladı.
(1 Eylül 1939)
Prof. Dr. Şerif Mardin vefat etti.
(6 Eylül 2017)
Büyük İstanbul Depremi meydana geldi.
(10 Eylül 1509)
Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı.
(13 Eylül 1921)
İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu.
(25 Eylül 1969)