DİNİN İRŞAD VE EĞİTİMİNDE
KEVNÎ AYETLERDEN NEDEN İSTİFADE EDİLMEZ?
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
DİB Başkan Yardımcısı
Kur’an’ın insanlığa getirdiği en temel inanç ilkelerinden biri tevhiddir. Hem tarihte hem de günümüz dünyasındaki dinî inançlar açısından baktığımızda, Kur’an’ın bu konuda getirdiği inanç sisteminin ne denli doğru, anlamlı ve değerli olduğu açıkça görülür. Yeryüzünde şu anda tevhid ilkesini, Kur’an kadar “efradını cami ağyarını mani” bir şekilde mükemmel, açık seçik ortaya koyan ne başka bir inanç sistemi ne de kutsal bir kitap vardır.
Kur’an, gerek Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği gerekse ölümden sonra diriliş konularında herkesin görüp anlayabileceği son derece ikna edici bir metot kullanır. O da bütün canlılar, cansızlar, yaratılış, evrenin işleyişi, kısaca kevnî ayetler dediğimiz olgular üzerinde insanı tefekküre davet etmesidir. Böylece insan, varlıktan Allah’a (c.c.) O’nun isim, sıfat ve fiillerinin âlemdeki tecellileri üzerinde düşünmeye davet edilir. Bu anlamda, işaret ve alamet kelimesiyle isimlendirilen âlemde, Allah’a (c.c.) götüren sayısız işaret ve deliller üzerinde insana düşünme emredilir.
Buradaki amaç, Mevla’nın eşsiz ilim, hikmet, irade, rahmet, kudreti vb. güzel isimleri hakkında insanın bir idrak derinliği kazanmasıdır. Müminin ibadet ve ahlak hayatının bununla doğrudan bir ilişkisi vardır. Tefekkürün hem kendisi bir ameldir hem de Allah rızasına yönelik amele teşvik eden temel Kur’ani bir düsturdur. Biz şu gerçeği iyi biliyoruz: İnsan ancak tanıdığını sever. Hatta tanıma devam ettiği müddetçe sevgi hayranlığa dönüşür. Sonuçta sevilen bu kimseye karşı insan takdir hisleriyle dolar, isteklerine muhalefet etmez. Aynı şekilde Allah’ın isim ve fiillerini tanımak bir hayat ilkesi hâline gelirse zamanla bu muhabbete ve ilahi buyruklara teslimiyete dönüşür.
Burada şunu da ifade edelim: Allah’ın (c.c.) isim ve fiillerinin tabiattaki tecellileri üzerinde tefekkürde bulunmak, ölümden sonra diriliş konusunda da insana sağlam, akli bir zemin oluşturur. Nitekim Kur’an, diriliş konusunda şüphesi olanlara, tabiatta sürekli tekrarlanan eşsiz yaratma fiillerine yine bir hücreden başlayan kendi muhteşem yaratılma serüvenlerine bakmalarını tavsiye eder. (Yasin, 36/78-79.) Çünkü yaratılıştaki mükemmel sanat, hayrete düşüren incelikler ve sayısız harika oluşumlar üzerinde yoğunlaşan bir zihin, ölüm sonrası yeni bir âlem ve diriliş konusunda oldukça önemli bir ikna imkânı elde eder. Öyle ya, hiçbir örnek ve model olmadan bütün varlıkları sınırsız bir ilim, eşsiz bir hikmet ve kudretle sıfırdan var eden Allah (c.c.) elbette ki yenilerini yapmaya kadirdir.
İnsanın gerek kendi biyolojik hayatında gerekse doğal çevresinde sayısız harika oluşumlar meydana gelir. İnsan açısından hayati önemi haiz bu kimyasal, biyolojik ve fiziksel olaylar dünya kuruldu kurulalı devam ediyor. Bunlar arasında akılları hayrete düşüren bir uyum ve ahenk vardır. Bu ekolojik dengenin bütün unsurlarıyla tek elden yaratıldıkları ve yönetildiklerini yani tevhidi gösterir. En temel unsurlar toprak, su, hava, güneş, bitkiler tam bir koordine içerisinde, dayanışma hâlindedir. Böylece canlıların ihtiyaç duyduğu besinleri hazırlamak ve hayatlarını devam ettirmeleri için âdeta hepsi seferber olmuşlardır.
Tabiatın hiçbir parçasında tesadüften söz edilemez, aksine her şey mükemmel bir düzen içerisinde ekosistemde yerini alır. Bütün varlığa sinmiş ölçü, miktar ve oran en temel matematiksel değerlerdir. (İnfitar, 82/6; Kamer, 54/49.) Toprak, su, hava, güneş unsurlarından biri eksik olduğunda, başka bir ifadeyle sistemdeki halkadan biri koptuğunda yeryüzünde canlı hayatının devamı mümkün olmaz. Bu anlamda insan, ancak Mevla’nın kendisine olan eşsiz rahmet ve şefkatinin bir tezahürü olarak ekosistemin diğer unsurlarıyla birlikte hayatını sürdürür.
Öte yandan insanın kendi bünyesinde, anne rahminden hatta daha öncesinden başlayan ve hayatı boyunca kesintisiz bir şekilde devam eden hayreti mucip sayısız kimyasal, fiziksel, biyolojik, zihinsel ve psikolojik süreçler işlemektedir. Bilim, bunların bir kısmını keşfetmiştir ama bütününü belki hiçbir zaman çözemeyecektir. Ancak çoğunlukla insan, kendi üzerinde ve çevresinde gerçekleşen ve gözü önünde cereyan eden bu muhteşem yaratılış olaylarını ciddiye almaz. Hayatını borçlu olduğu hayranlık uyandıran bu oluşumlara hikmet ve ibret nazarıyla bakmaz. Başka bir ifadeyle bakar ama görme noktasında bir gayreti olmaz. Çoğunlukla olguların arkasındaki anlamlara nüfuz etmeyen sığ bir tutum sergiler. “Allah yarattı.” der, geçer gider. Hâlbuki yaprağından çiçeğine, kelebeğinden kuşuna ve daha sayısız mahlûkatta nice incelikler ve hikmetler gizlidir. Allah’ın güzel isimlerinin yansımalarını, ilim ve takdirinin nerelere kadar uzandığını, ilahi sanatın yaratıklarda hangi çizgi ve desenler nakşettiğini dikkate almaz. Allah’ı tazime ve O’nun sevgisine giden yolun bu ayrıntılarda saklandığını düşünmez. Düşünse zihnine dank edecek, Mevla’yı tanıma noktasında önüne aydınlık bir yol açılacaktır. İşte Kur’an, insanın bu umursamaz tavrını eleştirir ve ifade yerinde ise onun ezberini bozmayı hedefler. Nitekim ilgili ayetlerden birinde şu uyarıyı yapar: “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yusuf, 12/105.)
İnsan içerisinde yaşadığı ilahi rahmet kuşağını çoğunlukla görmezden gelir. Ancak kendi vücut organlarından biri, bir zarar görür veya kulak, göz, ayak, kol gibi uzuvlardan birini kaybederse yıllarca kullandığı bunların kıymetini anlar. O zaman Mevla’nın kendisine ne büyük merhamet ve iyilikte bulunduğunu fark etmeye başlar. Yine insan doğal çevresinde ağaçlardan ırmaklara, kuşlardan balıklara estetik zevkini okşayan sayısız güzellikler içerisinde yaşar. Her mevsimde tabiat ifade yerinde ise farklı bir elbise giyer, renk renk güzelliğe bürünür. İlkbaharla her taraf yemyeşil olur, lale, sümbül ve menekşelerle doğa süslenir. Ancak insan etrafındaki bu ilahi sanatın tezahürlerini fark etse bile çoğunlukla buradan hareketle mutlak ilahi güzelliğe ve muhabbete bir geçiş yapamaz.
Kur’an, baştan sona insanı gerek kendi varlığında gerekse âlemdeki ayet dediği işaretleri çözmeye davet eder. Kendi varlığını borçlu olduğu nimetlerden birinin yokluğunda ne hâllere düşeceğini hatırlatır, böylece onu uyanmaya ve kendine gelmeye çağırır. (Enam, 6/46; Mülk, 67/30.) Tefekkür çağrısını, her insanın görüp anlayabileceği canlı ve cansız olgulara yönelik olarak yapar. Bu anlamda vahiy, bütün evreni ve varlıkları mutlaka anlaşılması gereken, kodlanmış bir program olarak insanın önüne koyar. Bazen bunu insanın anne rahmindeki yaratılış aşamaları gibi vahyin ilk muhataplarının bilgi sahibi olmadığı detay konulara götürerek yapar. (Müminun, 23/14.) Bu, aynı zamanda Kur’an’ın ilahi ve mucizevi oluşunun yönlerinden biridir.
Bilindiği üzere son asırlarda astronomi ve uzay bilimleri yine fizik, kimya, biyoloji bilimlerinde fevkalade gelişmeler olmuştur. Bu süreç hızlı bir şekilde devam etmektedir. Bugün literatürde insan biyolojisi ve anatomisiyle ilgili muazzam bir bilgi birikimi vardır. Yine uzay bilimleri uçsuz bucaksız evrende insanı hayrete düşüren sonuçlar elde etmeye devam ediyor. Galaksi ve yıldızların sayısı ile ilgili tahminler, rakamların sınırlarını zorlamaktadır. Bütün bu cisimler, uzay boşluğunda esrarengiz bir şekilde korkunç hızlarla hareket etmektedirler. Diğer taraftan dünyada kara hayvanlarından uçan kuşlara deniz hayvanlarından böceklere milyonlarca canlı türünden yine yüzbinlerce bitki çeşidinden söz edilmektedir. Bunların bir kısmı bilim tarafından tanımlanmış olsa da önemli bir kısmının hâlâ incelenmediği belirtilmektedir.
Bu noktada belirtmek gerekir ki müspet bilimler, pozitivist bir felsefeye dayanmaktadır. Yani bu bilimlerin dilinde yaratma ve yaratıcı kelimelerinin duyulması söz konusu değildir. Bir anlamda varlığın sahibi insanlardan gizlenmeye çalışılmıştır. Bu da Batı kaynaklı medeniyetin en temel paradigması olmuştur. Aslında fen bilimleri, araştırma ve laboratuvar çalışmalarında sebep sonuç analizini ihmal etmez. Ancak bütün evren ve içindekilerin meydana gelmesinin esas sebebi (sebebu’l-esbab) söz konusu olunca, orada susmayı tercih eder. Hatta dinin bu konudaki tekliflerini ileri sürmek dahi gerçekle ilgisi olmayan (irreel) bir tutum olarak değerlendirilir.
Bugün insanlığın elindeki mevcut bilimsel birikimi değerlendirirken İslam medeniyeti dâhil olmak üzere kadim medeniyetlerin mirasını göz ardı etmemiz haksızlık olur. Ancak geçmiş asırlara göre bugün varlıkla ilgili çok önemli bir bilgi birikimine ulaşıldığı da bir gerçektir. Neticede bir bütün olarak bu birikim insanlığın veya medeniyetlerin ortak malıdır. Diğer taraftan yaratılış ve tabiatla ilgili keşfedilen bilimsel veriler esas itibarıyla Allah’ın mahlûkat âlemine koyduğu yasalardan başka bir şey değildir. Ancak garip olan, insanın bu yasaları koyan ve insanın hizmetine sunan Yüce Yaradan’ı unutup bu yasaları keşfedenleri yüceltmesidir.
Gerek uzay bilimleri gerekse fizik, kimya, biyoloji alanlarında elde edilen ve kesinleşen bilimsel veriler, Kur’an’ın dilinde “ayet” olarak isimlendirilir. Kur’an’da aklını kullananlar için varlık âleminde nice ayetlerin sahnelendiği âdeta bir galeri gibi gezip görülmeye ve incelenmeye değer olduğu belirtilir. Görüp inceleyen kimse böylece bir farkındalıkla oradan ayrılır. Aynı şekilde evren galerisindeki ilahi eserlerin tanınması için ilgili bilimin rehberliğine müracaat etmek de fikrî bir derinliğe sebep olur.
Buna ilave olarak şunu da söyleyelim: Kur’an’da tabiattaki ayetlerin anlaşılmasında “aklın iyi kullanılması”ndan bahsedilir. (Nahl, 16/12.) Bu da kevnî ayetlerdeki delillerin keşfedilmesinde ilgili tabiat bilgisinden istifadenin ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Yine Fussilet suresinin 53. ayetinde gelecek zaman kipiyle insanoğlunun hakikate ereceği, bunun da gerek dış dünyada gerekse kendi benliklerindeki delillerin onlara gösterilmesiyle olacağı belirtilmektedir. Bu ayet de tabiat bilgilerinin önyargısız bir bakış açısıyla okunması hâlinde insanın hakikatle yüzleşmesinde ne denli önemli olduğunu bizlere göstermektedir.
Ne var ki bugün, din eğitimi ve irşad faaliyetlerinde muazzam bilimsel bilgi birikiminden pek istifade etmediğimiz bir gerçektir. Oysa bu sayede insanlığın önüne, varlık âlemiyle ilgili gittikçe büyüyen bambaşka ufuklar açılmıştır. Bu birikim, Kur’an’ın temel ilkesi olan tefekkür ibadetinin yerine getirilmesinde bizlere çok önemli avantajlar sağlamaktadır. Bu bilgiler, dinî hayatın temelini oluşturan Allah’ı (c.c.) tanımak (marifetullah), O’nu sevmek (muhabbetullah) konularında tevhidî bir bakış açısıyla öğretildiğinde, insanda dinî bir derinlik kazandıracakları muhakkaktır. Dolayısıyla bunlar hamd, şükür, zikir ve neticede Mevla’nın emirlerine itaat konusunda önemli bir duyarlılığa sebep olmaktadır. İnsanlar orta öğretim, lise, üniversite yıllarında bu bilimlere dair birçok bilgi öğrenmektedirler. Mesela insan, hareket, sinir, solunum, dolaşım ve sindirim sistemleri ile ilahi lütfun kendisine olan sayısız nimetlerini bilfiil hayatında yaşar. Onun hayatı kabaca sıraladığımız bu sistemlerin işlemesine bağlıdır. Bunlar gibi yine duyu organları dediğimiz görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunma gibi her bir uzuv, Mevla’nın biz kullarına rahmetinin tecellileri olarak çeşit çeşit hikmetler içerir. Ayrıca yeme, içme, uyuma, düşünme, konuşma ya hayatımızın veya zihinsel sağlığımızın olmazsa olmaz şartları olarak işlev görür.
Maddenin en küçük yapıtaşı atomda, yine canlıların en küçük parçası hücrede insanı şaşırtan olaylar oluyor. Bunlar günden güne daha bir açıklığa kavuşmaktadır. Mesela iğne ucu kadar bile olmayan her bir insan hücresinin çekirdeğinde gizlenen DNA sarmalında insanın bütün özelliklerini içeren milyarlarca bilgi mevcuttur. Bütün canlılarda bu sistem vardır. Bu gizemli olayları, hikmetle dokunmuş bu süreçleri maddenin kendisine mi bağlayacağız? Akıl ve ilimden yoksun varlıklar mı ilimle donanmış bütün bu olağanüstü işleri beceriyor? Mesela bir fotosentez olayını ve oradan canlılara uzanan eşsiz merhamet ve şefkat elini görmemek mümkün mü? Klorofil, güneş, su, karbondioksit arasında kurulan ve sonuçta besin ve oksijen üreten bu mükemmel işleyiş, Allah’ın insana olan eşsiz iyiliğinin bir kanıtı değil de nedir? Demek ki canlılarda ve tabiatta insan aklının ve bilgisinin ulaştığı her bir unsurda tevhidin damgası açıkça görülmektedir. Ancak daha önce ifade ettiğimiz gibi metafiziği kabul etmeyen varlık anlayışı bu gerçekler karşısında kör ve sağır kesilmektedir. Böylece tabiatın kendisi âdeta yaratıcı ve fail konumuna yükseltilmektedir.
Bugün Müslüman toplumlarda dahi tabiatla ilgili ders kitaplarının pozitivist bir anlayışla ele alındığını söyleyebiliriz. Canlılarla ilgili belgesellerde de bunun dışında bir şey görmek mümkün değildir. Haşa sümme haşa, yaratanı, yaşatanı, düzenleyeni, kurgulayanı, tasvir edeni olmayan bir varlık anlayışı burada söz konusudur. Aslında bu, modernitenin insanlığa hediye ettiği bir tür cehaletten başka bir şey değildir. Bize düşen, kendi anlam ve değerler şemamız çerçevesinde varlık âlemini okumak ve anlamaktır. Başka bir ifadeyle tevhidî bir bakış açısıyla tabiatla ilgili bilgilerin yorumlanmasıdır.
İnsanların tahsilleri dolayısıyla tabiat bilgileri konusunda şu veya bu ölçüde bir bilgiye sahip olmaları da bir avantajdır. Böylece Allah’ın (c.c.) ilim, irade, kudret, rahmet sıfatlarını, varlık âlemindeki tecellilerinden hareketle insanlara anlatmak mümkün olacaktır. Hele günümüzde inanç karşıtı akımları ve insanların bu bağlamda karşı karşıya bulundukları meydan okumaları düşündüğümüzde, konunun önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Diğer taraftan bugün dijital âlemde bu konuda çok sayıda görsel materyalin bulunması da bir diğer imkâna işaret etmektedir. Mesela insanın Mevla’yı hakkıyla takdir etmesi ve hakikatle yüzleşmesinde oldukça ibretli bir süreç olan anne rahmindeki ceninin tekâmül safhaları ile ilgili sayısız yazı, görsel malzeme ve videoya rahatlıkla ulaşabiliyoruz.
Burada belirtilmelidir ki bahsedilen metot, çağımızda yaygın olduğu şekliyle ilahi kelamın ilmî mucizesini göstermek gayesiyle bazı ayetlerle bilimsel gerçeklerin eşleştirilmesini hedeflemez. Burada, Yüce Yaradan’ın varlık âlemindeki mucizevi yaratma örneklerini tefekkürün konusu hâline getirmek hedeflenmektedir. Aslında bu konuya dinî hassasiyeti olan bazı çevreler yabancı değildir. Bilhassa metafizik konularda bahsettiğimiz metodun, aşırıya kaçmadan yeri geldiğinde basit örneklerle etkili bir şekilde kullanılmasının, muhataplarda bir şuur derinliğine sebep olacağı açıktır. Çünkü insanlara, “Allah Teâlâ sizlere sayısız nimet verdi.” demekle bu nimetlerden bir ikisini herkesin öğüt alabileceği tarzda kesinleşmiş bilimsel verilerden de istifade ile anlatmak şüphesiz ki daha tesirli olacaktır. Böylece tekdüze bir anlatım yerine ilgi ve dikkat çekici bir irşad ve eğitim dili de yakalanmış olacaktır. Ancak tevhidî okumanın irşad ve eğitim faaliyetlerinde verimli ve etkin bir şekilde yapılabilmesi için öncelikle bunun hangi ilke ve metotlarla yapılacağına dair çalıştay ve seminerlerin yapılmasına ihtiyaç vardır. Çünkü bu bir birikim ve formasyon meselesidir.
Sonuç; tarih boyunca Allah’ın (c.c.) kavlî ayetlerinin hangi usul ve yöntemlerle yorumlanacağına dair zengin bir literatür oluşturulmuştur. Benzer şekilde akademik seviyede, “Kevnî ayetlerin okunmasında yöntem ne olabilir, nelere dikkat etmek gerekir?” soruları çerçevesinde çalışmaların başlatılmasına da ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.