DİN ÖZGÜRLÜĞE KARŞI MI?

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Hocam, dinin özgürlüğe karşı olduğuna dair bir kanaat dile getirilmekte son zamanlarda. Din gerçekten insanın özgürlüğünü elinden alıyor mu?

Önce özgürlüğün ne olduğundan başlamak lazım. Keşke bunu iddia edenlere sorabilsek. Özgürlükten ne anlıyorlar ki din ona karşı? Şu bir gerçek ki kişiden kişiye, hatta durumdan duruma değişkenlik gösteren özgürlük gibi kavramları tanımlamak çok kolay değildir. Netleştirmek için şu soruyu sormak lazım: Kime göre ve hangi duruma göre özgürlük?

İşi biraz zora mı sokuyoruz?

Hayır, tam tersine anlamaya çalışıyoruz. Söz gelimi öğrencinin özgürlüğüyle memurun, askerin, esnafın özgürlüğü birbirine kıyas edilebilir mi? Mesela askerin gerekli gördüğü yerde silah kullanma özgürlüğü vardır. Aynı şey diğerleri için söz konusu değildir. Özgürlüklerin kısıtlaması da aynı şekildedir. Öğrenci belli saatlerde sınıfta, memur bürosunda, esnaf dükkânında bulunmak zorundadır. Bunu özgürlüğün yok edilmesi olarak değerlendirebilir miyiz?

Doğru ama biz hayatın özgürlüğünü kastediyoruz. Yani özgürce yaşamak.

Özgürce yaşamak dediğinizde bu yaşantının birtakım kısıtlamaları ve engelleri olmayacak mı? Yaşamak her şeyden önce birtakım ihtiyaçların karşılanmasını gerekli kılar. İhtiyaçları karşılamak için de insanın mutlaka zaman ayırması, bir mekânda bulunması ve bir çaba harcaması gerekir. Her üçü de insanın zaman, mekân ve belli bir işi yapmak üzere kısıtlanması anlamına gelir. Yaşamak dediğimiz şey bütün ihtiyaçlardan arınarak tamamıyla serbest bir durumun adı değildir. Böyle bir yaşam hiçbir canlı için mümkün değildir. Bu kadar ihtiyacı olan bir varlığın tam bir özgürlüğünün olması imkânsızdır. İnsanın temel ihtiyacı olan ama neredeyse bütün bilişsel özelliklerini kullanamaz hâle getiren uykuya bakalım. Uyku, insanı hapseder ve özgürlüğünü elinden alır. Hiçbir canlı ona karşı direnemez. İnsanoğlu direndiği yerde gözü açık uyur kalır. Nitekim uyuyan şoförlerin yaptıkları kazalar ortada.

Hocam biz din dedik, özgürlük dedik, siz bizi nerelere götürdünüz.

Bütün yanılgımız işte bu dar bakış açısından kaynaklanmaktadır. Dinin getirdiği birtakım kuralları hedefe koyup işte din bizim hayatımızı daraltmakta, özgürlüğümüzü elimizden almaktadır yanlış imajı uyandırılmaktadır. Çok kere söylediğimiz gibi hayata baktığımızda iki tip davranış söz konusudur: Kaçma ve kovalama, ulaşma ve uzaklaşma, yakalama ve kaçırma. Biz zarar verecek olandan kaçmaya ve uzaklaşmaya, faydalı olana ulaşmaya ve onu yakalamaya çalışırız. Hangisini yaparsak yapalım kendimizi bir zamanda bir eylem durumuyla sınırlı buluruz. Çünkü aynı anda iki zıt hareketi yapma imkânımız yoktur. Bütün yapmak istediklerimizi de bir anın içine toplayamayız. Öyleyse sıraya koymamız, her birine zaman ayırmamız ve uygun bir davranış biçimi geliştirmemiz gerekir. Bunun anlamı hayatımızı belli kurallara göre tanzim etmemizdir. Konulan her kural da doğal olarak kısıtlayıcılık özelliği taşır. Bu kuralları ya tek insan ya uzlaşı yoluyla toplum ya da insanı yaratan Yüce Allah (c.c.) koyar ve peygamberler vasıtasıyla bildirir. Hangisi olursa olsun konulan kurallar bağlayıcı ve kısıtlayıcıdır. Bu durumda şunu mu diyelim: Hayat kısıtlayıcıdır.

O zaman suçlu hayat mı?

Hayır, hayat suçlu değil, hayat insana sunulmuş bir imkândır. Bu imkânı nasıl kullanırsak ona göre sonuç alırız. Hayatın kurallarına uyan rahat eder, aksine davranan, kuralları kısıtlama sayıp boş veren veya isyan eden her adımında bedel ödemek zorunda kalır. Sonuçta hayat onun için çekilmez hâle gelir.

İyi de istemediği hayatı yaşamak zorunda mıdır insan?

Bununla doğumdan ölüme kadar olan süreyi kastediyorsak cevabımız evettir. Şayet bununla bir durumu, yeri veya eylemi kastediyorsak burada kişi özgürdür. Hayat içerisinde kendine farklı durumlar, mekânlar ve eylemler tercih edebilir. Ama hangisini tercih ederse etsin hepsinde bir kuralla karşılaşacaktır. Burada kişinin tercihi kendi gücüne, yapısına ve duygularına göre olursa seçtiği durumun, yerin ve eylemin kurallarına uyması daha kolay hatta bazen eğlenceli bile olabilir. Mesela öğrenciliği sıkıcı bulan bir kişi, gidip çıraklık yapabilir. Araba tamirciliği bazı insanlara eğlenceli gelirken nefes nefese koşmak, bir topun ardında ter dökmek bir başkasına eğlenceli gelebilir. Ama ihtiyaçlarımızı gidermek üzere uygun hiçbir pozisyon ve iş edinememişsek bulduğumuz işe katlanmak zorunda kalırız. Çünkü hayatı yaşamak için bir durum, bir yer ve bir eylem şarttır. Eğer başkalarına el açmayı kendimize yedirebiliyorsak bu da bir yoldur ama onurlu ve doğru bir yol değildir.

Özgürlükle kastedilen belki de arzu ve zevklerin sınırsız olmasıdır.

Burada büyük bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Sanki din bütün arzuları ve zevkleri yok sayıyormuş gibi bir hava oluşturulmaktadır. Din kişinin hayatını bütünüyle kısıtlayan bir yapı öngörmez. Hatta hayat tehlikesi bulunduğunda bazı yasakların geçici olarak kaldırılması bile söz konusudur. Din hayattaki ihtiyaçları üç kategoriye ayırır: Yeme içme, barınma ve giyinme gibi zorunlu ihtiyaçlar; hayatı kolaylaştıran ihtiyaçlar ve son olarak hayatı güzelleştiren ihtiyaçlar. Din bütün bu ihtiyaçların karşılanması için meşru bir zemin hazırlar ve buna göre kurallar koyar. Dinin koyduğu kurallar her üç ihtiyaç durumunun meşru çerçevede karşılanmasını sağlar.

Peki, kural konmasa daha iyi olmaz mı?

Tek başına yaşamış olsak olur. Ama bitki ve hayvanlardan oluşan bir çevrede yaşıyoruz yani aynı çevreyi paylaşıyoruz. Özgürlük adına bir kişi veya kesime yönelik kural konmaması diğer insanların, hatta bitki ve hayvanların mağdur edilmesi anlamına gelir. Öyleyse bir kişinin özgürlüğünün sınırı diğer kişinin özgürlük sınırına kadar olmalıdır. Hakça paylaşım ve adalet bunu gerektirir. Bugün insanlar arasındaki gelir dengesizliği ve çevre sorunları bunun olmamasından kaynaklanmaktadır. Nitekim hayvanlara ve çevreye yönelik bütün kuralları yok sayan modern insan tam bir çevre katliamına ve dengesizliğine yol açmıştır. Günümüzdeki insan hakları evrensel beyannamesi, çevre sözleşmeleri ve iklim anlaşmaları bu tür mağduriyetlerin giderilmesi için atılan adımlardır. Bu sözleşmelerin hepsi kurallar getirmektedir. Kurallar aslında bir yönüyle kısıtlama getirirken bir yönüyle insanı ve çevreyi koruyan, daha büyük ve kapsamlı kısıtlamaları engelleyen özelliktedir. Bir başka yönden ise kurallar hak ve görev dengesini kurar. İnsanların haklarını korurken görevlerini yapmaya yönlendirir. Şimdi bu sözleşmelerin getirdiği kurallara “özgürlüğü ortadan kaldırmaktadır” diyebilir miyiz?

Tabii ki diyemeyiz. Demek ki din de benzer kurallar getirmektedir.

Tam da öyle. Din insanı ve çevreyi içine alan bir kurallar bütünüdür. Dinin getirdiği bu kurallar insana birtakım haklar tanırken aynı zamanda görevler yüklemektedir. Bu görevleri yerine getiren hem iyi insan olur hem de Yaradan’ın hoşnutluğunu kazanır; hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında rahat eder ve ebedî hayatı kazanır. Zaten her yaptığımızın bu dünyada karşılığını göremeyebiliriz. Bir yaşlıya yer vermemizin, bir engelliyi yolun karşısına geçirmemizin veya düşen birini kaldırmamızın bu dünyada maddi karşılığı olmaz. Ama bunları yaptığımızda vicdanımız huzur bulur ve insanların takdirini kazanırız. Din ise bunların üstüne bir de öte dünyada kazanç ve ebedî hayat vadeder.

Peki, bu yapılanlar yeterli midir?

Din insandan üç hakkın yerine getirilmesini ister: Allah hakkı, kendisinin hakkı ve çevresinin hakkı. Allah hakkı ibadetleri yerine getirmek ve iyi kul olmaktır. Kendisinin hakkı temel ihtiyaçlarını meşru yollardan karşılamaktır. Çevrenin hakkı ise insanlar, hayvanlar ve bitkilerden oluşan çevreye karşı saygılı ve tutumlu olmaktır. Bütün bunları yerine getiren insan, bu dünyada huzurlu bir hayat yaşar, öte dünyada mutlu ve ebedî bir hayata kavuşur.