DİN HİZMETLİLERİNİN ASKERLİKLERİ

Dr. Mehmet BULUT
DİB Emekli Başkanlık Müşaviri

Günümüzdeki askerlik uygulamaları göz önünde tutulduğunda bu başlıkta bir yazı kaleme almanın fazla bir anlamı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Zira 21 Haziran 1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Mükellefiyeti Kanunu (1935’te bu ad “Askerlik Kanunu” şeklinde değiştirilmişti), bedenî ve zihnî bir engeli olmayan istisnasız her erkek Türk vatandaşını askerlik yapmakla yükümlü kılmıştır. İlgili mevzuatta Başkanlık personeli ve din hizmetlileri için farklı bir uygulama da söz konusu değildir. Öte yandan, genel orta ve yükseköğretim mezunlarına askerlik açısından sağlanan birtakım avantajlar, mesleki din öğretimi kurumlarından mezun olanlar için de geçerlidir. Ancak 1886 tarihli Asakir-i Nizamiye Kanunu (tam adı bu değil, ben kısaltarak yazdım) ve 1914 tarihli Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-i Muvakkati başta olmak üzere Osmanlı döneminde çıkartılan mevzuat, diğer bazı meslek erbabı yanında din hizmetinde bulunan bazı kişiler için istisnai hükümler içermekteydi. Bir cümle ile belirtelim ki Osmanlı dönemi mevzuatında askerlik açısından tanınan muafiyetler veya sağlanan kolaylıklar gerçekten geniş bir çerçeve oluşturmaktaydı. Sözü edilen iki kanunun ancak 1111 sayılı kanunla ilga edildiği göz önünde tutulduğunda muafiyet gibi istisnai uygulamaların 1927’ye kadar sürdüğü anlaşılır. Ayrıca sözü edilen kanunlarda tanınan muafiyetlerden müktesep hak elde etmiş bazı kişilerin 1950’li yıllara kadar Reislikte görev yaptığını da göz önünde tutmak icap eder. Bu son cümlemi anlaşılır hâle getirmek için Diyanet İşleri reislerimizden örnek vermek isterim. Şöyle ki:

Biz, ilk altı Diyanet İşleri reisinin (M. Rifat Börekçi, Ord. Prof. M. Şerefettin Yaltkaya, A. Hamdi Akseki, Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Hüsnü Erdem) biyografilerini yazarken dikkat edilirse onların askerlik hizmetinden söz etmeyiz. Bu hâl, onların askerliğe elverişsizliklerinden değil, Osmanlı dönemi mevzuatında kendilerine tanınmış haklar dolayısıyladır. 1916 yılında askerlik yapmış olan yedinci Diyanet İşleri Başkanı M. Tevfik Gerçeker’i bir kenara bırakacak olursak birtakım sıhhi problemlerine rağmen fiilî askerlik görevini yapmış ilk Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı’dır. Darülfünun İlahiyat Fakültesi mezunu olan Elmalı, 1111 sayılı Kanun çerçevesinde iki aşamalı bir askerlik hizmetinde bulunmuş; 1934’te bir yıl ve 1942’de astsubay olarak iki yıl askerlik yapmıştır. Buna göre Reislik personeli ve hayrat hademesinin askerliklerinden söz edeceksek Osmanlı’nın son dönemlerinde düzenlenmiş mevzuatta konuya ilişkin hükümlere de göz atmamız gerekecektir. Kısaca ifadece edecek olursak:

1846 tarihli Kura Kanunu’nda askerlikten muaf tutulanlar arasında müderris ve müftüler ile beratlı tekke sahibi tarikatların şeyhleri de bulunuyordu. Ayrıca bazı şartlar dâhlinde bir kısım cami görevlileri de askerlikten muaf tutulmuşlardı. 1870’te cami görevlileriyle ilgili muafiyetler sınırlandırılmıştı.

Bir kısım dinî hizmet erbabını da ilgilendiren askerlik mükellefiyetinden istisna konusu, 1886 tarihli askere alma kanununda detaylı yer almıştı. Bu kanunun daha ilk maddesinde, öteden beri olduğu gibi Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse (merkezi İstanbul ile Eyüp, Galata ve Üsküdar) halkının askerlikten muaf oldukları belirtilmişti. Kanunun 22. maddesiyle Harem-i Şerif’e beratla tayin edilmiş görevlilerle peygamber türbedarları askerlikten muaf tutulmuştu. 24. maddesinde ise sürekli ders vermekte olan dersiamlar, imtihanla İstanbul rüûsunu almış olanlar, bazı şartlar çerçevesinde imamet ve hitabet hizmetlerini bizzat yerine getirenler askerlik hizmetinden istisna edilmişlerdir. Ancak imam ve hatipler her sene muafiyet sebeplerinin devam edip etmediğinin tahkiki için asker alma meclisince soruşturulacaklardı. Eğer istisna sebebi ortadan kalkmışsa yaşlarına göre askere alınacaklardı. Tarikat şeyhleri de aynı soruşturmaya dâhildi. Kanunun 33-37. maddeleri ise askerlik tecillerine ilişkindir.

1914 tarihli Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-i Muvakkati ise önce genel bir hüküm olarak Osmanlı hanedanı hariç, Osmanlı tabiiyetini haiz her erkeğin askerlikle mükellef olduğunu amirdi. (“Osmanlı tabiiyetini haiz her ferd-i zükûr işbu kanun mucibince askerlikle mükelleftir, sülâle-i Âl-i Osman müstesnadır.”) Genel hüküm bu olmakla birlikte kanunda muafiyetler, kısa dönem askerlik ve tecil konularına genişçe yer verilmiş, birçok hizmet erbabı askerlik mükellefiyetinden istisna tutulmuştu. Kanunun 91. maddesinde, memuriyetlerinin devamı müddetince seferberlik, talim ve manevra için vuku bulacak içtimalarda silahaltına alınmaktan istisna tutulacaklar arasında fetva emini, Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iyye reisi, ders vekili, kadılar ve müftüler de sayılmıştı. Kanunun 92. maddesinde, sadece seferberlik için vuku bulacak içtimalarda silahaltına alınmaktan istisna edilenler arasında Evkaf Nezaretine bağlı ba-berat türbedarlardan yalnız biri, her camiden, elinde beratı bulunan yalnız bir imam, bir hatip, bir müezzin, bir kayyım ile beratı olmamakla birlikte bilfiil hizmet eden bir imam da bulunmaktadır. İstisnada en yaşlı olanlara öncelik verilmiştir. Bir ayrıntı olarak ifade edelim ki bu kanunun 23. maddesine göre askere alma meclislerini oluşturan kişilerden biri müftü veya duruma göre diğer ruhani reisleriydi. Bu meclislerin bir dua ile başlayıp ve yine bir dua ile kapanması da bu kanuna dercedilmişti.

İşte, isimlerini zikrettiğimiz Diyanet İşleri reisleri ve Reisliğin ilk yıllarında görev yapmış diğer bazı hizmet erbabı bu mevzuattaki muafiyet şartlarını bir şekilde taşıdıkları için askerlik yapmamışlardı.

İstiklal Savaşı’nın bütün hızıyla sürdüğü bir sırada, 3 Şubat 1921’de TBMM’ye verilen bir önergeyle, mevcut cami görevlilerinin çoğunun cephelere gitmiş olması sebebiyle Türkiye genelinde görevlisi bulunan çok az sayıda cami kaldığı gerekçe gösterilerek Osmanlı dönemi uygulamasına benzer şekilde, cami ve mescitlerden birer imam, hatip, müezzin ve kayyımın askerlikten müstesna tutulması istenmişse de ülkenin içinde bulunduğu nazik durum itibarıyla bu talep uygun görülmemiştir.

Din hizmetlilerine ilişkin bir Osmanlı mevzuatı olan 1913 tarihli ve 244 sayılı Tevcih-i Cihat Nizamnamesinin hükümleri 1928 yılına kadar, yani Reisliğin ilk yıllarında da geçerli olmuştu.

1928 ve 1935 yılında çıkartılan ve ikincisinin 1960’lı yıllara kadar uygulamada kaldığı hayrat hademesiyle ilgili müstakil nizamnamelerde, cami görevlilerinin askerlikleriyle ilgili hükümler de yer almıştı. Bu tüzüklerde tabii olarak bir muafiyet hükmü söz konusu değildir. Bunlar daha çok, göreve alımda askerlik şartı, tecil ve bilhassa askerde olan görevlinin vazifesinin yerine getirilme tarzına ilişkindi. Bu tüzüklerden 1928 tarihli olanı Diyanet İşleri Reisliği, 1935 tarihli olanı ise Evkaf Umum Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştı.

1928 tarihli Cami Hademesi Nizamnamesinde cami hizmetlerine görevli alımında aranan şartlardan biri, muvazzaf askerlik hizmetini ifa etmiş olmak veya tecil edilmiş bulunmak hükmü de bulunuyordu. Nizamnamenin 32. maddesinde ise şu kayıt yer almıştı: “Hizmet sahipleri muvazzaf hizmet-i askeriyesi haricinde silahaltına alındıkta hizmetleri vekil ile temin olunur.” Yarıda sözü edilen Tevcih-i Cihat Nizamnamesinin 47. maddesinde de benzer şekilde, cihet sahibinin askere alınması hâlinde yerine bir vekil atanacağı ve ücretin yarısının vekile verileceği hükmü bulunuyordu. 1928 tarihli nizamnamenin sözü edilen 32. maddesinin devamında, askerlikten terhis olduktan sonra belirlenen sürede görev için başvurmayan kişilerin hizmetlerinin encümen kararıyla iptal edileceği belirtilmiştir. Yine bu tüzüğe göre askere giden asil görevlinin maaşının yarısı bu vekile, diğer yarısı da kendisine veya yakınlarına ödenecektir.

1935 tarihli Cami Hademesi Nizamnamesinin 36. maddesinde ise askere giden görevlinin hizmetle ilişiği kesileceği, daha önce göreve müsabaka ile tayin edilmişse askerlik sonrasında açılacak yere imtihansız alınacağı hükmü yer almıştı.

Süreçte hayrat hademesinin askerliklerine ilişkin ortaya çıkan problemlerden bir kısmı Reisliğe intikal ettirilmiş ve Müşavere Heyeti bu konuda da mütalaalarda bulunmuştur. Mesela 1928 yılında İstanbul Müftülüğünden gelen ve Cami Hademesi Nizamnamesinin hayrat hademesinin askerlikleriyle ilgili hükümlerine ilişkin görüş bildirilmesi talep edilen yazıya Müşavere Heyeti, meselenin hukuki yönünü yorumlayarak cevap verdiği gibi aynı yılın Aralık ayında Başvekâletten konuya ilişkin gelen yazı üzerine Başvekâlete hitaben “Diyanet İşleri Reisi Rifat” imzasıyla kaleme alınan yazıyla, hayrat hademesinin askerlik yönüyle mağdur edilmemesi için âdeta bir hukuk savaşı vermiştir. Yazıda, ilgili kanun maddeleri gerekçe olarak sıralanmış ve sonuç itibarıyla hayrat hademesinin muvazzaf askerliklerinden terhisine kadar görevlerin vekâletle yürütülmesinin, yani terhis sonrası görevlerine dönmelerinin “ruh-i kanun, hikmet ve maslahata muvafık olacağı” bildirilmiştir.

Hayrat hademesinin idaresinin Vakıflar Umum Müdürlüğünde olduğu yıllarda bu genel müdürlük, cami görevlilerinin askerliklerine ilişkin zaman zaman genelge ve yazılar yayımlamıştı. Mesela Vakıflar Müdürlük ve memurluklarına gönderilen 16 Ocak 1940 tarihli bir genelgede, bütçeden aylık almakta iken fiilî hizmet haricinde talim ve manevra münasebetiyle silahaltına alınan hayrat hademesinin aylıklarının tam olarak; yani bilfiil vazife görmekte iken aldıkları miktar üzerinden tesviyesine devam edilmesi ve yerlerine tayin edilecek vekillere de 1108 sayılı Maaş Kanunu’nun 8. maddesinin (A) ve (C) fıkralarında yazılı ölçülere göre vekâlet aylığı verilmesi tamim edilmiştir. Aynı genelgede vaki şikâyetlere dikkat çekilerek askerde olan görevlilerin döndüklerinde uzun zaman münhal bulunmaması yüzünden açık hizmetlere tayin edilmeyerek mağdur edilmemeleri için her ne sebeple olursa olsun silahaltına alınacakların hizmetlerinin dönüşlerine kadar vekâletle idare ettirilmesi tebliğ edilmiştir.

Cami görevlilerinin askerlikleri çıkartılan tüzüklerle belirlenirken yukarıda sözünü ettiğimiz muafiyetlere ilişkin müktesep hak kazanmış olanlar dışında Reislik merkez teşkilatı personeliyle müftülerin ve memur kapsamındaki diğer görevlilerin askerlikleri ise 1927’den itibaren diğer devlet memurları çerçevesinde olmuştur.

Konuyla bağlantılı olarak burada süreçte din eğitimi müesseseleri olan medreselerin hoca ve talebesinin askerlikleri -ki bilhassa Millî Mücadele yıllarında üzerinde titizlikle durulmuştu- hakkında da bazı bilgiler verebilirdim ancak yerimiz kalmadı. Keza, orduda meslek olarak din hizmetinde bulunan müftüler, alay ve tabur imamlar da bu yazının kapsamı dışında kaldı.

Konuyu şöyle bağlamak istiyorum:

Osmanlı yıllarında ulema ve dinî tahsille meşgul olanlarla din hizmetinde bulunanlara askerlik yönünden bazı muafiyetler sağlanmasında Tevbe suresinin 122. ayetinin ve İslam tarihinde bu konudaki uygulamaların göz önünde tutulduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi bu ayette seferberlik hâllerinde (“nefîr-i âm”) yine de bütün müminlerin savaşa katılmaması, savaştan sağ olarak geri döneceklerin eğitilmesi ve yönetilmesi için bir grup âlimin geride bırakılarak savaştan muaf tutulması emredilmektedir.

Tahmin edileceği gibi askerlik konusu bizim ihtisas alanımız değildir; hâliyle yazımızda alana ilişkin literatürü yerli yerinde kullanamadıysak işin uzmanlarının bizi mazur göreceklerini umarız. “Diyanet Arşivi” köşesi olarak amacımız, geçmişte din hizmetlilerinin askerlik yükümlülüklerine ışık tutmaktı. Bir de bu mevzuda bazı çevrelerin ulemamıza, din hizmetlilerine yönelttikleri birtakım ithamların mesnetsiz ve haksız olduğuna dikkat çekmek...