DİN GÖREVLİSİ OLMAK

Meral GÜNEL


İnsanın Rabbiyle ve dolayısıyla âlemle ilişkisi üç kavram etrafında şekillenir: Sadakat, emanet ve temsil. Elest bezminde Allah’a verdiğimiz kulluk ahdine sadakatimiz dünya hayatımıza anlam katacak bir cevap mahiyetindedir. Bu söz veriş, hayatın hayhuyu içinde durmamız gereken yeri, almamız gereken pozisyonu bize hatırlatır. Ahde sadakatimiz ölçüsünde kaybolmayız. Sadakatimiz, sabitemiz olur.
Bütün varlık âlemiyle birlikte bize verilen her şeyin birer emanet olduğunu idrak edişimiz de bizde bir ahlak ve sorumluluk anlayışı doğurur. Bütün kâinata ve kendimiz dâhil bütün insanlara sorumluluğumuzu elden geldiğince yerine getirme çabamız, bu emanet anlayışımızdan kaynaklanır. Uhdemizde olan bilginin, maddiyatın, enerjinin, tecrübenin, yeteneğin… Bize lütufla ihsan edildiğini, bize emanet edildiğini, emanet sahibinin hakkının ise topluma hizmetle ödenebileceğini kavramak, emanet bilincini taşımak anlamına gelir.
Risalet inancı ve anlayışımız bize bu yolda rehbersiz yürünemeyeceğini öğretir. Doğru bir kılavuzla menzile daha zahmetsizce varılabileceği izahtan vareste. Peygamber vârisleri olan âlimlerin toplum karşısında en büyük misyonu budur: İnsanlara doğruyu öğretmek ve doğru nasıl yaşanır göstermek yani temsil.
Günümüzde artık bilgiye ulaşmak kolay. İnternetin hayatımıza girmesi, bilgiye ulaşma süreçlerini saniyelere indirgemiş durumda. Ancak insanın, ünsiyete yazgılı bir varlık olduğu için öğrendikleri bilgilerle neler yapabileceği konusunda yönlendirilme ihtiyacı devam ediyor. Toplumsal hayatın gelişmesiyle birlikte kurumsallaşmanın gereklilik hâlini alması, bu sorumluluğun sadece din âlimleri ve din görevlilerine ait mesleki bir durum gibi algılanmasına yol açıyor olabilir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin, en yakınlarından başlayarak dini, hakikati öğretme, anlatma ve bu konuda örnek insanlar olma yolundaki gayretleri, kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin izlemesi gereken zorunlu bir yol. Bundan kaçış yok!
Diyanet İşleri Başkanlığının yaygın din eğitimi ve cami dışı din hizmetleri çalışmalarıyla din görevlilerimiz toplumun her kesimiyle cami ve kurslar dışında da bir araya gelme imkânına kavuşmuş durumda. Bu durum, toplumu din hizmetleriyle buluşturma misyonunu yüklenenlere hem geniş imkânlar sunmakta hem de yeni ve farklı sorumluluklar yüklemekte. Hizmet alanlarının çeşitliliği aslında İslam’ın özünde olan bir husus. Hz. Peygamber’in hayatını yakından takip edenler onun hizmet sınırı olmadan insanların ne zaman neye ihtiyacı varsa, ne zaman hangi iş yapılması gerekiyorsa orada hazır olduğunu bilir. Mesela, Hendek Savaşı esnasında bir gece duyulan büyük bir sesin kontrolü için herkesten önce teftişe çıkması, gece namazlarından birinde ümmeti için gözyaşlarıyla dua etmesi bize bugünkü mesai kavramını sorgulatırken büyük küçük demeden hastaları ziyaret etmesi, getirdiği öğretinin güzel ahlaka nasıl dönüştürülebileceği, nelerin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlatabilir.
Günümüzde kurumsallaşmanın doğal sonucu olan memuriyet ve mesai uygulaması biçimsel hayatın düzeni için mutlaka gerekli. Din hizmetleri üst başlığından memuriyet alan kişilerin ihlas ve ihsan prensibini işinin amentüsü bellemesi ne güzel olur. İşgal ettikleri makama ne çok yaraşır. Malum benzetme ile söylersek atanmışlık nimetine adanmışlıkla mukabele etmek, en çok her kademeden din görevlisine yakışır. Adanmışlar, dert sahibidirler. Çözüm odaklıdırlar. İşlerine sadakatle bağlı, emanetine sahip çıkan, sorumluluktan payına düşeni üstlenmekten çekinmeyen kişilerdir.
İnsanın inancı, hayata bakışı, kim olduğuna/olacağına dair fikri, içinde doğup büyüdüğü çevrenin değerleriyle şekillenir. Geçmişimizden tevarüs ettiğimiz mizaç özelliklerimizi bir yana koyarsak doğru nedir, yanlış nedir, kararlarımızda öncelik vermemiz gerekenler nelerdir, insanla ve toplumla ilgili meselelerde kimleri ya da hangi yaklaşımı kendimize rol almalıyız gibi sorular çocuk yaşlarımızda istemsizce hayatımıza girer ve biz o yaşlarda farkında olmadan çevremizi gözlemler ve bu konularda bir tutum geliştirmeye başlarız. Yaşımız ilerledikçe bu tutum ve davranışlar bizim tercihimiz, irade ve azmimiz ölçüsünde karakterimiz ve kimliğimiz hâlini alır. İnancımız ölçüsünde Kur’an ve sünnetin önerdiği “kâmil Müslüman” formu bizim için en büyük motivasyon unsuru hâline gelir. Daha sonra üzerimize giydiğimiz farklı rol elbiselerinin kalıbını hep bu motivasyona göre test ederiz. Anne baba, evlat, işveren, işçi, öğretmen, öğrenci, vaiz, hoca gibi… Giydiğimiz her rol elbisesinin kriter ölçüsü önce kâmil Müslüman sonra da iyi bir hoca, insan, ebeveyn olmak zorundadır. Bizi ideal Müslüman olmaktan uzaklaştırma tehlikesi barındıran her elbiseyi bir kenara koymamız gerekir. Bu anlayışı kimlik ve kişiliğimizin parçası hâline getirebilmektir asıl mesele.
Din hizmeti ifa edilirken din adına konuşur, yazar, bir eylemde bulunurken bunun farkında ve sorumluluğunda olmak bizi her an diri tutacak bir yakıta dönüşebilir, dönüşmelidir. Bizden talep edilenlere, bize teklif edilenlere cevap vermeden önce kendimize soracağımız “Niye?” sorusuna vereceğimiz cevap en çok kendimiz hakkında bize fikir verecektir.
İnsanın beklenti sahibi olması doğal. Nihayetinde hepimiz Allah’ın bizden razı olmasını bekleriz yaptığımız işlerde. Dünyada işlerimizi yürütürken taltif ve takdir beklemek de bir dereceye kadar anlaşılabilir. Üst makamlara düşen bu konuda adilane bir tavırla gerekeni yapmaktır, doğru, peki sahada çalışırken bütün motivasyonumuzu bu takdir, terfi, taltiflere bağlamak Allah’a sadakatimize halel getirmez mi? Bazen sadece gerçekleşen bir duanın vesilesi olduğunu hissetmeniz hangi takdir belgesiyle karşılaştırılabilir? Yıllar önce çocuk evlerinde görev yapan hocalarımıza hizmet içi eğitim semineri babında düzenlediğim bir eğitim programında ders veren hocalarımızdan biri, ders sonunda bana yaptığımız işin ne kadar güzel ve önemli olduğunu söylemiş ve şöyle demişti: “Belki de bu çalışmalarla siz bu kurumlara çocuğunu istemeden bırakan bir annenin kabul edilmiş duasısınızdır.” Kim bilir belki de din görevlisi olan hocalarımız bir mazlumun, bir muhtacın arşa çıkan duasına karşılık yeryüzünde görevlendirilmişlerdir?
Büyük ya da küçük, insana dair yapılan çalışmalarda bir aksaklık genellikle yaşanır. Bazen teoride öğrenilenlerin sahada karşılığı bulunmayabilir. İmkânlar yetersizdir, tıkanmalar olur, seçenekler azalır, erk sahipleri ile yöntem ve fikir konusunda ayrışmalar meydana gelir vs. Böyle zamanlarda sürekli yakınmak, kusurlara, aksaklıklara odaklanmak insanı şükür ve ümit duygularından uzaklaştırır. Şeytanın ekmeğine yağ sürer, yapabileceklerimize odaklanmayı unutur ya da ihmal ederiz. Söylenme ve şikâyetlenme, olumsuzluklardan hep başkalarını sorumlu tutma da aslında nefsimizin bir oyunu olabilir. Kendimizi temize çıkarma oyunu. Oysa elinden geleni yapabilmek, kurtarabileceğimiz bir deniz yıldızına odaklanmak rahmani bir ahlakın işaretidir. Birilerinin görevini ihmal ve istismar etmesi nedeniyle elini taşın altından çekmek şeytanın iğvasıdır, kanmamalı. Kavlî ve fiilî dualarla topluma her alanda hizmetin Allah’ın dinine hizmet olduğunu, bunun da en çok din görevlilerine yakıştığını unutmamalı.
Günümüzde genç yaşlı, kadın erkek, her kesimden insanın maddi ve manevi destek ihtiyacı bu kadar had safhadayken kendi küçük dünyalarımızda kişisel dertlerimizin bizi soğurmasına izin verme lüksümüz yok; hele toplumda kendimizi “hoca” olarak tanıtıyorsak hiç yok! Derlenip toparlanıp hayatımızı sadece kendimiz merkezli olmaktan kurtarmalıyız. Evet, kurtarmak. Zira biz inanıyoruz ki bu dünyada dertlerine derman olmaya çalıştığımız insanlar vesilesiyle Allah bizi şahsi sıkıntılarımızdan kurtaracak. Toplumda inanç, ibadet ve ahlak alanında gidişat gittikçe kötüleşirken yapacak bir hizmet alanı bulamamak, elimden bir şey gelmez demek, tembellik ve sorumsuzluğumuza kılıf uydurmak olmaz mı?