DERİNLERDE BİR SES

Zeynep SATİ YALÇIN

Modern zamanların her şeye ve her yere yetişen ama kendine bir türlü zamanı kalmayan hem talihli hem talihsiz insanlarıyız. Sürekli meşguliyetlerle daha çok nesne üretme, daha çok para kazanma telaşı içindeyiz. Telaşımızın unutturduğu dostluk, vefa, aşk, merhamet, paylaşım, sevgi, saygı gibi değerler anlamını yitirmiş ve içi boşalmış önemsiz kavramlar olarak bir kenara bırakılmış. Bunların karşılığında kendimize ayırdığımız paysa başkalarına da gösterebileceğimiz çabucak üretilmiş, estetikten yoksun somut tüketim ürünleri olmuş.

Ürünlerin çabucak tüketilmesi için hazırlanan reklamlarla kendine yetebilen, güzel, şık, diplomalı, sertifikalı, kimseye ihtiyacı olmayan ve yalnızca görünüşüyle hayran olunası muhteşem insan tipi özendirilmiş; ideal olanın iyi bir karakter değil, suni de olsa iyi bir görünüm olduğu kabul ettirilmiş. Dünya pazarını elinde bulunduranlar, var olan her şeyin göstergeler boyutuyla ilgilenmemizin yeterli hatta zorunlu olduğunu, şerbetli sesiyle buyurmuş ve insan bu sese kulak kesilmiş. Sesle, evet sesin büyüsüne teslim olmakla gerçekleşmiş bütün bu değişiklikler.

Sesin büyüsünü bebekliğimizden itibaren ninnilerle tadarız. Annelerin, bebeklerini ninnilerle sakinleştirdikleri bilinen bir gerçektir. Sesin insan üzerindeki tesirinin sembolik dili olarak anlatılagelen kıssalar, masallar ve efsaneler vardır. Yüzyıllardır toplumsal belleğimizde seslerin gücünü temsilen yaşayıp dururlar. Kutsal kitaplarda Hz. Davut’un (a.s.) sesinin çok güzel olduğu ve Mezmur okurken bütün mevcudatın onun sesinin tesirinde kaldığı anlatılır. Yine Hz. Musa kıssasında anlatıldığına göre Hz. Musa (a.s.), on emri almak için Sina Dağı’na gider. Onun yokluğunda halkı saptırmak isteyen Samiri, altın bir buzağı yapar. Musa’nın kavmi böğürebilen bu buzağıyı tanrı olarak kabul eder ve ona tapınmaya başlar.

Yunan mitolojisinde bahsi geçen sirenler, karşı konulamaz güzellikteki sesleriyle şarkı söyleyerek denizcileri baştan çıkarır, gemilerini kayalıklara sürdürerek ölümlerine neden olurlardı. Sirenlerin seslerinin en haşin rüzgârları bile sakinleştirdiği anlatılır. Fareli Köyün Kavalcısı masalında fareleri kavalıyla köyden uzaklaştıran kavalcı, sesin etkisini bilen biridir muhakkak. Fareleri yok ettiği için vadedilen ücreti alamayan kavalcı, intikam için bu sefer köyün çocuklarına göz diker. Sesin büyüsüne kapılan çocuklar, kavalcının peşine düşer ve hep birlikte kaybolurlar, bir daha onlardan haber alınamaz.

İnsanın dıştan duyduğu veya maruz kaldığı sesler vardır, bilerek veya bilmeyerek kendini açtığı anlamlı anlamsız sayısız sesler… Günümüzün kalabalık ve hızlı yaşamında gözümüz ve kulağımız çoğunlukla dışa açık olduğu için içimizdeki sesi duymamız zor, bazen de imkânsızdır. İçinde bulunduğumuz çağa, yaşadığımız çevreye uymak ve kabul görmek için dış sese veya ona kapılan diğer dış ses sahiplerinin seslerine bırakırız kendimizi. Algılarımızı içimizdeki sese kapattıkça dıştan gelen seslere meyletmemiz o kadar kolaylaşır. Hele de sesin frekanslarını ve insan üzerindeki etkisini bilen günümüz pazar piyasası sahipleri için en etkili silahlardan biridir ses. İç sesi bastıran bir dış sesle insanları yönlendirmek, her türlü ürünü hatta düşünceyi ve eylemi tüketim nesnesi hâline getirip pazarlamak kolaylaşmıştır.

Suç ve Ceza’yı okurken Dostoyevski’nin bu romanı nasıl yazdığını ve temel izleğinin ne olduğunu düşünmüşüzdür. Psikoloji biliminin gelişimine katkı sunduğu bilinen Suç ve Ceza’nın insan psikolojisini nasıl yansıttığı hakkında onlarca makale yazılmıştır. Romanın içeriğini hatırlarsak Raskolnikov’un cinayet işlemesine neden olan da aslında bir dış sestir. Farkında olmadan onun güdümünde hareket ederek, üstelik iyi bir iş yaptığını düşünerek tefeci kadını ve onun kız kardeşini öldürür. Onun vicdanının harekete geçip pişman olması ancak iç sesini duymasıyla mümkün olmuştur.

İç ses, vicdanın sesi, sağduyu, sezgi, içe doğuş gibi adlarla da ifade ediliyor. İyi, güzel, doğru olan her yönelim iç sesin eseridir. Allah’ın (c.c.) kendi ruhundan Hz. Âdem’e (a.s.) üflediği berrak ruhun sesidir aslında iç ses. İlahi bir nefha taşıdığı için temizdir, güzeldir ve ancak temizi, doğruyu, güzel olanı söyler insana. Duyuramadıkça kendini, hatırlatamadıkça varlığını, küser çekilir geriye. Bir sis perdesinin gerisinde kalır öylece. Kötü olan her yönelimse tamamen dıştan alınan sesleri içselleştirip ona tabi olmaktan kaynaklanır.

Teknolojik gelişmelerin ihtiyaç adı altında her şeyi telefonlara yüklemesiyle sürekli ekran karşısında olmamız bir nevi zorunluluk gibi görünüyor. Akıllı telefonlar bir uzvumuz hâline geldi, onun yokluğu kendi varlığımızı eksik ve anlamsız kılıyor neredeyse. Kimse, bilmediği bir şehirde, bilmediği bir sokakta kaybolmuyor artık. Kimse kimseden yol tarifi, yemek tarifi, iş ilanı sormuyor. Yeni kitapları, dergileri değiş tokuş ederek okuma keyfi yok. İstediğimiz her şey, ödemeyi yaptıktan hemen sonra anında kapımıza geliyor. Bütün bilgileri anında görme, anında duyma şansına sahip olmak muhteşem bir kolaylık sağlıyor. Fakat bu kolaylıklar sanıldığı gibi olağanüstü bir yaşam konforu sunmuyor. Sürekli dışa odaklanmak, dıştan yönlendirilmek, ne yazık ki kimliğimizi kaybetmemize neden oluyor.

Dayatılan düşünme biçimi, doğru ya da yanlış fark etmeksizin hazza hitap ederek hazırlanmışsa veya karşıtlarını rencide edici bir şekilde sunulmuşsa iç sesine kapalı olanlarda hazır düşünce kalıbı olarak yer buluyor. Düşünüp analiz edecek birikimi ve duyduklarını iç muhasebeden geçirecek zamanı olmayan insanlarda anında kabul görüyor. Zamanı ve birikimi olsa bile bazen de çoğunluk tarafından kabul görmek ve çevresi tarafından dışlanmamak için bu hazır düşünceyi kendisininmiş gibi içselleştiriyor.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), “Sen yine de kalbine danış.” sözüyle iç sesin önemine dikkat çekmiştir. Belli bir noktada bunun farkına varan insan, kararlı bir şekilde derinlerde örtük kalmış o iç sesine açarsa kendini, toparlanma fırsatı oluyor. Bu fark ediş, büyük bir aydınlanmadır aslında. Yanlış giden bir şeylerin farkına varmıştır insan, ama nasıl toparlayacağını bilememişse ya da dış seslerden yeterince uzaklaşma iradesini gösterememişse iç sesinin yerini alabileceğine inandığı insanlar, yaşam koçları, danışmanlar aramakta. Ne zaman ne yapacağına onun yerine karar verecek, nasıl düşündüğünü anlayıp nasıl davranması gerektiğine dair yol haritası çizecek bir dış ses elzem olarak görülmekte. Aile koçu, moda koçu, güzellik koçu, borsa koçu, uyku koçu, sınav koçu… Sınırsız sayıda koçlar var artık. Bu yolla da insanın iç sesini duymak için belli bir mesafe katetmesi mümkün elbette. Kişiye özel bu tarz dış sesler, zamanla bağımlılık hâline de gelebilir. Hayatının dümenini kendi eline almakta yeterince cesur davranamayan insan için koçuna danışmadan adım atmak bile zor gelebilir. Kendine güvenemez, doğru karar alıp almadığından emin olamaz, bütün bunları yapacak biri varken zaten buna gerek de duymaz. Tereddütlerini atması zaman alır veya hiç atamayabilir de. Oysa tereddütle geçirecek bir zamanı da yoktur.

İnsan beden ve ruhtan oluşan bir bütündür, bedeni gibi ruhu da hastalanır ve elbette zaman zaman yardıma ihtiyaç duyar. Psikiyatra, psikoloğa, çeşitli felsefelere binaen kurulmuş şifa merkezlerine gidebilir. Bir arayış veya kendini bulma çabasıdır, olmalıdır da. Günümüzde eğitim ve yaşam koçlarının, danışmanların artması bu ihtiyaç üzerine yaygınlık göstermiş olabilir. Arz-talep veya talep-arz... Ama bunun da bir moda gibi yayılması, danışmanlık almayanların alanlarca sorunlu, hasta vb. muamele görmesi, koçu olmayanların doğru kararlar veremeyeceği gibi bir inancın yüksek sesle tekrarı, alana ilgiyi artırırken birkaç haftalık teorik derse sıkıştırılmış sertifikalarla bu işe girişenlerce de koçluk, istismara açık bir alan hâlini aldı. Belki bu türden dış sesler dışında ya da onlarla birlikte biraz da yavaşlamaya ihtiyacımız var. Yavaşlamaya, zaman zaman durmaya, kalbimizin sesini de tanımaya, bize ne dediğine kulak vermeye…

Tefekkür ve tahayyüle zaman ayırmak, hayatın daha anlamlı ve daha estetik olmasını sağlar. “İnsan sükûnet (ruhe) sahibi olmayınca sükûnetli olan şeyi de göremez.” der Byung Chul Han ve devam eder, “Dostanelik ve nezaket dolambaçlı ve dolaylı unsurları temel alır. Buna karşın şiddet dolaysızlığa meyleder.” Üzerinde düşünmeden, muhasebe etmeden eyleme geçmenin zararlarını zamansızlıkla izah etmenin sakıncalarına değinir. Çalışmanın hareketlerinin bir melodisi olduğunu ve bu melodinin hız nedeniyle kaybedilmesinin yozlaşmaya neden olduğunu söyler. Çabucak bulmak, çabucak olmak, hemen sonuca ulaşmak, çabucak ürün elde etmek düşüncesi katı bir beklentinin içine çeker ve şiddeti doğurur. “Güzün ektiğimi ancak yazın biçebilirim.” inancı dönüşmüş ve “Bugün ekeyim, yarın biçeyim hatta sabah ekmişsem akşam biçmeliyim!” beklentisine evirilmiştir artık. Hız tutkusu, süreç dediğimiz olguyu ve süreç içine yayılması gereken sabrı, beklemenin güzelliğini, beklerken düşünen insanın insani özüne kattığı değerleri yok eder. Sürekli hız duygusu pompalayan dışımızdaki ses, hayat ritmini bozar, ani kararlar aldırır. Çalışmanın ritmi bozulunca melodisi karmakarışık olur ve insan tabiri caizse bir “Amok koşucusu” hâline gelir.

Yüzyılın kalabalıklar içindeki yapayalnız insanından her birinin, bir diğeri tarafından güdümlü hâlde olması, dış seslerin çokluğu ve sürekliliği ile doğru orantılıdır. Oysa gerçek bilgi bizim içimizdeki seste, ancak sükûnet hâlindeyken duyabileceğimiz ezelden tanıdık o sestedir. O dost sesi dinlemek ve söylediklerini doğru anlamak gerekiyor ki gerçek anlamda özgür kalıp kendimiz olabilelim. Ruhun kendini iyi, temiz ve yeterli hissetmesi yanında, hataların fark edilmesi ve yaralı ruhun yeniden şifalanması da içimizdeki sesin kendini duyurmasına izin vermemizle mümkün olacaktır.